"
sinema adamı fobik yapar "

05 11 2009

Dread / Korku : Bedenime Sahip Olabilirsin Ama Fobime Asla

*****


Fobiler, belli nesneler ve durumlarla karşılaşıldığında bu etkenlerden kaçınmayla tanımlanabilen; oluşan bu olumsuz ortam içinde, şiddetli endişe, korku hatta dehşetle kendini gösteren, olağan dışı bir ruh halidir..

Özellikle çocuklukta, hayatımızın gidişatını değiştirecek denli önem ihtiva edenlerin yanı sıra, o anda ya da sonradan gayet önemsiz görülebilecek türde bir sürü olay yaşanır..
Ehemmiyetiyle doğru orantılı bi şekilde olsa da, olmasa da, insan ruhunda travma yaratabilen bu olayların bazıları, eski-yeni tüm psikolojik ve sosyolojik yaşantıyı derinden etkileyebilen bir takım fobilerin kaynağını oluşturur..

'Normal' korkunun, kontrolden çıktığının resmi olan ve dışardan bakıldığında anlamsız ya da saçma gelen; özellikle çekingen, içe kapanık kişilerde barizleşerek, sosyal fobiyi de oluşturan bu korkuların yaygınlığı sanıldığından da fazladır..

Evrim boyunca insan genomunda zaten kendine yer edinmiş korkuların özellikle dışarıya fazla belirti vermeyen büyük bir kısmının, kişilerin huyu veya karakteri olarak görülerek, önemsenmediğini de bilmekteyiz..
Oysaki daha çok sosyal fobide görüldüğü üzre, karşılaşmaktan kaçınılan şey veya durum, kişinin günlük rutinini yerine getirememekten başlayarak, tüm hayatını olumsuz bi şekilde etkilemeye kadar varabilmektedir..
Aslında korku, canlıların varlıklarını koruma ve sürdürmeyi amaçlayarak oluşturdukları bir reaksiyondur; ancak bu tepki anormalleşerek, bu kez aynı canlının yaşantısını zora sokan, hastalıklı bir dönüşüme uğramış olur..




Üzerinize afiyet- kendimden biliyorum ki fobilerin tedavisinde ilaç ya da psikoterapi, kesinlikle yararsız araçlardır..
Buna karşılık, kişinin fobileriyle yüzleşmesini, yani korkularının üstüne gitmesini sağlamak, bu hususta en pratik tedavi yöntemidir.. Tabii her şey de olduğu gibi burada da olaya suhuletle yaklaşmak, aşırıya kaçmamak gereklidir..
Çıkılan yol doğru ama yaklaşım yanlış hatta manyakça olduğunda, bu haftaki konumuz olan filmdeki gelişmelere ibretle şahit olmaktan başka elden pek bi şey gelmeyecektir..

Yapmış olduğum bu girizgahla, tek eksiğim olan amatörce psikologluğun altından da böylece kalktığımı varsaydıktan sonra, sıra, bu 'ibretlik' filmin konusunu 'kısaca' bi hatırlamaya gelmiş bulunmaktadır sevgili okuyucu..


Sayko Kilır Kesköse


Hemen her insan gibi, içinde yarattığı ve yine orada besleyip büyüttüğü irili ufaklı korkularıyla yaşayan bir grup gencin hikayesidir bu..
Üniversite öğrencilerinden oluşan bu üç kişilik grup, 'insanlar ve korkuları' üzerine bir öğrenci araştırması yapmak üzere bir araya gelmişlerdir..



Gönüllülere, kamera önünde korkularıyla yüzleşme ortamı sağlayan ve bir nevi terapi etkisi de yapabilecek video kayıtlarıyla bu soruşturmayı gerçekleştirenler: Stephen, onun sınıf arkadaşı ve sevdiceği Cheryl ile bu 'organik' gruba bi şekilde kendini dahil eden, her haliyle esrarengiz Quaid'dir..

Stephen (Jackson Rathbone), küçüklüğünde, sevgili ağbisini aşırı hız nedeniyle trafik kazasında kaybettiğinden beri, bu konu çerçevesinde oluşmuş bir hassasiyet içinde huzursuz bir ruhtur..
Cheryl (Hanne Steen), üzerinde buram buram et kokusuyla eve gelen kasap babasıyla pek de hoş olmayan çocukluk hatıralarına sahip olduğundan, et ve et mamullerinden iğrenen bir vejetaryendir..
Her ikisinden de daha 'kanlı' bir geçmişe sahip Quaid (Shaun Evans) ise, anne ve babası o daha çok küçükken, hem de gözleri önünde sapık bir katil tarafından balta darbeleriyle öldürülmüş; bunun sonucunda kendini psikopata bağlamış genç bir adamdır..
Onun uzun yıllar boyunca, kabuslar şeklinde yaşamaya devam ettiği bu korkunç travma - korkarım ki- onu kurban ya da kurbanın oğlu olma aşamasından 'psycho killer' olmaya doğru evirecektir..



Aralarında, yüzü dahil vücudunun büyük bir kısmını kaplayan kopkoyu renkli doğum lekesiyle derdi olan Abby (Laura Donnelly)'nin de bulunduğu bir çok gençle projelerini sürdüren grup üyeleri, Quaid'in 'bilinçli' yönlendirmesiyle kamera önüne geçtiklerinde, hem kendi, hem de bazı 'denek' öğrencilerin kabuslarında saklı korkularının, adeta ete kemiğe büründüğüne şahit oluruz..


Allah Kimseyi Konak Filmiyle Terbiye Etmesin


Zaten korkularının varlığıyla bizatihi dehşetlerden dehşetlere sürüklenen bir insan evladının (Ki o anı yaşamak yerine ölmek, cennetten de evladır) fobisini azdırarak, ekstra olumsuz koşullarla birlikte, yaşayacağı süreci çok ağır bir işkenceye çevirirsek acep ne olur?
Filmin bizzat kendisi olmasa bile kahramanlarından birinin yanıt aradığı soru budur..



Şok edici büyük travmalara maruz kalanlarda neyse de, karşısındakine saçma dahi gelebilecek hemen her tür fobi sahibi, aslında kendi zihninde ve büyük oranda da kendi yarattığı bir korku filmini, sayısız kez seyrederek malum korkularını büyütmektedir..
Neticede, 'hayali' filmde gördüklerini gerçek hayatta yaşayacak olma ihtimali bile onları dehşete düşürmeye yetmektedir..

Buna bağlı olarak, korku edebiyatı ya da filmlerinin kaynağında büyük oranda fobilerin yattığını da bu vesileyle söylemek gayet mümkün..

Seyrederken, bi ara Alejandro Amenabar'ın Tesis adlı filmini de akla getiren Dread'i, İngiliz yazar Clive Barker'ın bir öyküsünden yararlanarak senaryolaştıran, Anthony DiBlasi yönetmiş..



Korku, Shaun Evans başta olmak üzre genç oyuncu kadrosunun 'gerçeği hissettiren' performansları; insanın üzerine adeta çöken ağırlıkta ve karanlık ve de tüyler ürpertici atmosferiyle çok etkileyici, kışkırtıcı, psikoloji ağırlıklı bir korku gerilim filmi..
Tam olarak emin değilim ama bu kadar beğenmemin sebebi, aynı gün bir-iki saat önce gördüğüm Konak adlı Türk korku filminin yerlerde sürünen kalite düzeyi de olabilir..
Bu vesileyle “Allah kimseyi Konak filmiyle terbiye etmesin” der ve “amin” deyu da eklerim..

İlk kez yönetmenliği deneyen DiBlasi bence müthiş bir iş çıkarmış.. Öyle ki, bu senaryoyu sadece, benzeri mevzuların en yoğun ve derin ustası David Cronenberg daha iyi çekebilirdi deyu da düşünüyorum..
Anlayamadığım bir nedenle dünyada gösterim şansı bulamamış bu filmin -bazı festivaller hariç- ilk kez Türkiye'de gösteriliyor olması da ayrıca çok ilginç..
'Korku gerilim severler' başta olmak üzre -kan ve iğrenç manzaralar görmeye dayanıklı- tüm sinemaseverlere hararetle öneririm..




Bir Film Bir Konuk: Sinan Çetin


Filmdeki bir kız oyuncunun evin içine güneş gözlüğüyle dalan oğlana: "O gözlüğü çıkarsan iyi olacak canım.. Uyuşturucu satıcılarıyla, kifayetsiz muhterisler kapalı yerlerde böyle kara gözlüklerle dolaşır" mealinde söylenince, aklıma kim geldi dersiniz?
Bu filmi izlediğim gün, sinema salonunun bulunduğu kapalı mekanda kapkara kıyafetler ve kara gözlüklerle dolaşırken: "Ben çocukken buralar kompile bizimdi ve dutluktu.. Rahmetli babacığımın ağaca kurduğu salıncağa kolan vurarak öyle havalanırdım ki şu kıçım zaman zaman taa Kız Kulesi’ni bile görürdü valla" şeklinde böbürlenerek gerdan kıvıran Sinan Çetin tabii..
Filmin ortasında gülmemek için kendimi zor tuttum valla..
Bu da böyle bir anımdır işte..



(Küçük bir bölüm hariç- İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

30 10 2009

Jennifer's Body / Kana Susadım : Dün Akşam Adam Yedim Saçlarım İpek Cildim Bebek Gibi

*****


Bildiğin gibi değil, bugün çok heyecanlıyım sevgili okur.. Zira, Tersninja Yüksek Editörler Kurulu (ki kendileri bana göre bu ülkenin en değerli kuruludur), hem kendi akıl sağlıkları açısından, hem de siz değerli okurların sabırlarını daha fazla zorlamamak adına, bendenizden, yazılarımı kısa tutmamı istirham ettiler..
Valla.. Neonları kırarım da, ne onları kırarım, ne de kendimi.. ya da Candy'mi.. (Bu küçük bölüm, 'Landlord esprileri' kontenjanından kullanılmıştır.. Tekerrür etmeyecektir.. Lütfen endişe buyurmayınız!)

Bakalım deneyeceğim.. Şimdiye dek bir türlü beceremediğim bu 'kısa kesme' işini bu sefer kıvırabilecek miyim? Hep beraber göreceğiz..


Jennifer’ın Vücudu Megan Vücudu


Film, bir akıl hastanesine kapatılmış bulunan, kafası kızdığında önüne çıkana tekme atmasıyla meşhur bir kız olan Needy'nin tanıtımıyla başlar; aslında bir süre önce gayet aklı başında, hanım hanımcık bir yaşantısı olan bu kızın kötü kaderinin sürüklediği korkunç olaylar sonrası nasıl bu hale geldiğinin anlatımıyla da devam eder..

Biz en iyisi, şu sıralar semalarında kara bulutların üşüşmeye başladığı mahalden ve meşum hadiselerin başlangıcından işlerin sarpa sardığı ana kadar anlatmaya başlayalım..

Yakınlarında, Devil's Kettle (Şeytanın Çaydanlığı) denilen enteresan bir şelalenin de bulunduğu, Minnesota'ya bağlı küçücük bir kasabadayız..
(Hımm..Şeytan Sofrası ya da Şeytan'ın Ayak İzi'nde olduğu gibi, birazcık farklı görünen bir tabiat hadisesini şeytana bağlamak sadece bize özgü değilmiş demek)



Kasabada güzelliği dillere destan olduğundan 'otomatikman' liseli ponpon kızların da lideri sayılan ve doğal olarak da kendine güvenen erkeklerin gözdesi Jennifer (Megan Fox) adlı doğa harikası bir kız yaşamaktadır..
Kendisi, kasabanın lisesinde eğitim-öğretim görmekten ziyade, göz süzüp -çok afedersiniz- kalça kıvırmakta, üstelik bi de edepsizce dudaklarını falan yalamaktadır..

Onun okuldaki en yakın arkadaşı olan Needy (Amanda Seyfried), güzellik hususunda hiç de kankasından aşağı kalır yeri olmayan; ancak, kendisine gözlük takılmak suretiyle hem entelleşme, hem de çirkinleşme operasyonunu başarıyla geçirmiş, durumu itibarıyla da romantik ve utangaç bir sarışın bombadır..
(Bu gözlükleme operasyonu, 'film icabı' da denilen beynelmilel sinema kabullenmelerinden bir acayipliktir.. Sinemacılar bu yaptıkları salaklığın sonucuna iman ettikleri gibi, bunu biz seyircilere yutturduklarından da pek emindirler)




Şeytanın Çaydanlığı’ndaki Şeytan Duhulü


Küçük bir yerleşim yeri olma hasebiyle, sessiz ve sakin bi şekilde sürmekte olan bu kasabanın sıradan yaşantısında önemli sayılabilecek bir gelişme olur: Gözleri sürmeli elemanlara sahip, büyük şehirli ve yeterince de ünlü bir Rock grubu olan Low Shoulder, kasabaya konser vermeye gelir..
Hem sürmeli, hem de yakışıklı elemanların kokusunu alan ‘çapkın’ Jennifer, süslenip püslenip, Needy'yi de yanına alarak, grubun sahne alacağı, kasabanın biricik tavernasına varırlar..

Jennifer'ın güzelliğinden çok etkilenen solist oğlan, yanık yanık türküsünü çığırır, bir yandan da kızla kesişirken yangın çıkmaz mı?
Çıkar elbet.. Hem de ne yangın.. Bir anda tavernanın tamamı, içindekilerin de bir kısmı alevler içinde kalır..
Bu arada yangından sağ salim kurtulmuş grup, Jennifer'ı da minibüslerine atarak, ortada kalakalmış Needy’nin şaşkın bakışları altında hızla ortamdan uzaklaşır..



Grup elemanları, kendi çapında bir şöhret sahibi olsalar da, ‘indie’ listelerini dolduran yüzlerce benzerlerinden farklı bir yerlere gelmenin, büyük olmanın, kısaca yırtabilmenin hırsıyla gözleri dönmüş olarak, şeytana bakire kız sunma, yani kurban etme ayini gerçekleştirmeye karar vermişlerdir..
Hıristiyanlığın pek bi faydasını göremedik, bari Satanist olalım da köşeyi dönelim düşüncesindeki elemanlar, Şeytan efendinin, kendisine böyle tapınanları boş çevirmeyeceğinden, dileklerini tez zamanda yerine getireceğinden emindirler..

Kızı götürdükleri Devil's Kettle Falls’da adak yerine getirilir..
Gelgelelim, Jennifer'ın konser öncesi ettiği "Ben bakireyim" sözüne inanan elemanlar, nasıl bir yanlış yaptıklarının farkında değildirler.. Çünkü, fettan kızımız o önemsiz ayrıntıdan uzun yıllar önce kurtulmuştur..
Hal böyle olunca, gözü dönmüş solist tarafından kızın yüreğine saplanan bıçak, öldürücü olmaktan çıkmış; üstelik, açılan yarıktan içeriye Şeytan duhul etmiştir ki amman diyim!

Bundan böyle bir nevi zombi olarak, içindeki şeytanla yaşamını sürdürecek olan Jennifer’ı durdurmak mümkün değildir..



Dilini çakmakla yakmak, bedenini bıçakla kesmek numaralarını hiçbir zarar görmeden yapabilen dişi şeytan, çorba niyetine kan içmediği, ana yemek olarak insan eti (Erkek eti tercih sebebidir) yemediği zamanlar saçları dökülmekte, bebek gibi cildi matlaşmaktadır..
Yani kendisi, bir Megan Fox artık ne kadar çirkin olabilirse o kadar çirkinleşmekte bir beis görmemektedir..
Çevresindeki gözüne kestirdiği erkekleri cazibesiyle kandırıp, sonra da onlarla kendine ziyafet çektiğinde ise, ahenkle dans eden saçlarını savura savura yürüyen şahane güzellikte bir kız haline yeniden gelmektedir..



Normal şartlar altında, bir vesileyle eline geçirdiği adamın başının etini yiyen bir kadının, içine bi şekilde şeytan girdiğinde o herifi tümden yiyivermesi beni hiç şaşırtmadı doğrusu..
Hele içinde şeytan taşıyan hatunun Megan Fox gibi bir fıstık olduğunu çakozlayan erkek milletinin o şahane dudakların süslediği ağza 'kompile' girivermek için kızın kapısında kuyruk yapmalarını dahi anlayabilirdim..
Hatta kızcağızın mideciğine oturmamak için ellerinde birer Kızılay Maden Sodası ile sıranın bir an önce kendilerini gelmesini beklemelerini de gayet makul karşılardım..
(Eyvah ki ne eyvah! Yine kaptırdım gidiyorum.. Kısa kesmelisin Numan! Kısa!)

Erkeklerin birer birer eksildiğini gören, okulun kütüphanesindeki bir kitaptan aldığı, hızlı bir Satanizm eğitimi sonucunda yakın arkadaşı Jennifer'daki bariz değişikliği nihayet fark edebilen Needy, onu durdurmanın yollarını aramaktadır..
Ki kendisine kolay gelsin diyor, hemen yazının son bölümüne geçiyorum..




Kestim Biçtim Elimden Geleni Yaptım


(Yok.. Bu ara başlıktaki lafı Jennifer değil ben diyorum, naçizane.. Kestim, biçtim, elimden geleni yaptım ama maalesef pek kısa olmadı galiba bu yazı da..
Nihai değerlendirme, Tersninja Yüksek Editörler Kurulu’nun diyor ve müstakbel yazılarımı kısa tutabilmek için daha fazla çalışacağıma huzurlarınızda ant içiyorum)

Yönetmenliğini Karyn Kusama’nın yaptığı Jennifer's Body, bir takım korku klişelerini bazen abartarak, bazen de komikleştirerek tarz yaratmaya çalışan yetersiz bir çalışma..

Tıpkı bu filmde olduğu gibi, ellerindeki mevcut malzemeyle kaliteli bir korku-gerilim filmi kotaramayacağını anlayan sinemacıların öteden beri yapmaya çalıştıkları kaçak güreşmenin adıdır korku-komedi..
Ne doğru dürüst korkutabilir, ne de güldürebilirler..
Üstelik bi de utanmadan ve riyakar bi şekilde -sanki mevcutmuş gibi- söyleyecek mühim şeylerini bu yolla söylemeyi tercih ettiklerinin ukalalığı içinde ıkınır dururlar..

Filmin önce adına, sonra afişine, en sonunda da bizzat kendisine baktığımızda benim hayalimde canlanan 'yapımcı monologu' şöyle bi şey oluyor:
"(Bayan yönetmene hitaben) Karynciğim, bi film çekelim diyorum ne dersin? Ben adını buldum bile: 'Cenifırın Vücudu'..
Diablo Cody denen senariste, elimde az kullanılmış, pırıl pırıl, fıkır fıkır bir adet Megan Fox var.. İçine bi şekilde şeytan meytan girsin, sen ayarlayıver bi şeyler dedim..
Şeytan'ın hem girerken, hem de çıkarken ortaya çıkaracağı güzellikler gözünün önüne geliyordur sanırım.. Ha Karinim? (Gördüğünüz üzre bayağı bi samimiler)
Zaten şimdiye kadar çekilmiş binlerce örnek film hatunun önünde, konusu için düşünmesine bile gerek yok.. O sadece duhulün ne vesileyle olacağına karar versin yeter, ‘exorcism’ için allah kerim..
Hem bi düşünsene Megan Fox diyorum, şeytan diyorum, girecek çıkacak, tekrar girecek diyorum.. Kızım, sadece erkek milleti gitse bile gişede uçarız valla..
Bu arada Megan'ın yanına bir de sarışın ayarladık mıydı, içine de hafiften lezzo tadı kattık mıydı.. Tutmasınlar bizi gari!"

Yok, senaryoyu Oscar ödüllü Diablo Cody yazmış da, yok, feminist gözlüğü takınaraktan erkek milletinin falına bakıp, biçare hallerini irdeliyormuş da falan filan..
Yok arkadaşlar, kimse kusura bakmasın.. Benim bu palavralara karnım tok!
Karşımızda -daha bismillah- adından başlayarak pazarlama stratejisi oluşturulmuş bir film var.. Eğer illaki saygı duyulacaksa, sırf bu açık sözlülüğünden dem vurulabilir belki..


(Küçük bir bölüm hariç- İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


26 10 2009

Taking Woodstock (Özgür Woodstock) : Barış ve Müziğin En Güzel Üç Günü İçin

*****


Önce Amerika'yı, oradan da dünyayı salladığı günlerde, bıyıklarımın yeni yeni terlediği çağlarımda olsam da Woodstock Festivali'nden haberdar olduğumu pek hatırlamıyorum doğrusu..
Hiç şaşırmayın.. O yılların gerçeği buydu evlatlarım..
Hem içine, hem de dışına kapalı bir ülkenin pek fukara halkının, hepten kavruk kalmış çocuklarından biriydim ben de..
Dünyadan tamamen habersiz, ancak bir Türk'ün tüm dünyaya bedel olduğuna samimiyetle inanmakta hiçbir tereddüt göstermeyen, fakir ama mutlu bir çocuk..

O günkü 'mutluluğu' bugünkü şartlarla anlamaya kalkışmayın, anlayamazsınız.. Sadece, kendinizi boşa yıpratmış olursunuz..
Şu kadarını söyleyeyim: Bilmemenin ve görmemenin, otomatikman devreye soktuğu gerzekçe bir mutluluktu bu.. (Farkındayım, biraz ağır kaçtı ama söylemeliydim.. Biz değil, bizi bu hale düşürenler utansın!)

O günlerdeki, teknoloji, haberleşme ve bilgilenmede yerlerde sürünen düzeyimize hiç girmeden söyleyecek olursam: Benim için en basitinden mutluluk, anamın elime tutuşturduğu ekmek arası peynir-domatesten her ısırık alış sonrası, Teksas veya Tommiks maceralarına dalıp gitmekti..

Laz bakkalın vitrinine dizilmiş -büyük ihtimal İncirlik gibi Amerikan üslerinin çöplüğünden toplanmış- içi boş kola kutularının kumbara olarak halka satıldığı bir dönemden bahsediyorum.. Ki şişeli haliyle daha yeni tanıştığımız bu asitli içeceğin böylesi rengarenk kutuların içinde de satıldığını, çok uzun yıllar sonra ancak öğrenebildik.. Öğrendiğimizde, başımızın göğe erdiğini de hemen ekleyeyim..

Analarımızın bilgilenme düzeyi de biz çocuklardan farklı değildi elbet..
Geleneksel kadınlar arası kabul günlerinde biricik dış kaynaklı mevzu, çocuk doğuramadığı için İran Şahı Rıza Pehlevi’den ayrılmak zorunda bırakılan Mahsun Prenses Süreyya'nın yürekler dağlayan hikayesiydi..

Ayağına giyecek doğru dürüst tek bir pabuç alabilmek için bile kocalarıyla sürekli kavgaya tutuşan bu kadınların, kendi o zavallı hallerine bakacaklarına, şahsız kalmış fakat Paris'te prenses hayatı yaşayan bir kadın için dertlenmeleri, hiç kimselere tuhaf gelmezdi..

Şöyle böyle bir on yıl, bu kadının gördüğü ilgi yoğunluğunun hiç değişmediğini ben şahsen tespit etmiştim..
Şu an bile -bulabilirseniz eğer- o analarımıza Süreyya'yı sorun, hemen akabinde: "Vah canııım.. vah benim hüzünlü prensesim vah!" deyu yazıklanmazlarsa, ben de hiç bi şey bilmiyorum..

Konumuza dönecek olursak..
Bir kaç yıl sonra, ana-babalarımızın 'bitli' ya da 'saçlı' dediği hippileri, Katmandu'ya falan giderken uğradıkları Sultanahmet civarında, kafaları dumanlı olarak yerlere yayılmış vaziyetteki
halleriyle görüp tanıdık..

Adeta tek bir organizma gibi ağır ağır devinen kızlı, erkekli ve çok renkli birlikteliklerini, 'dünya yıkılsa umurumuzda değil' tavırlarını falan çok sevdim ben..

Bu dönemde ayrıca, önce Rock müziğiyle tanışmış; sonra da, bu müziğin tarihindeki en büyük buluşma olan Woodstock olayının -bir kaç yıl gecikmeyle de olsa- farkına varmıştım..
Daha sonra ise çok uzun yıllar boyunca, beni 1969 yılının o kutlu ağustos günlerindeki Woodstock'a alıp götürüverecek bir zaman makinesini bekledim, durdum umarsızca..


Woodstock Olmadı White Lake Olsun


Yıl 1969.. Hafta sonları falan, New York'ta iç mimarlık da yapan Elliot Tiber, kentin dışında bir sayfiye yeri olan Catskills‘te El Monaco adlı bir moteli işleten babası Jake ve annesi Sonia'yla birlikte yaşamaktadır..

Bu Yahudi Tiber ailesinin en başat ve en 'sinir küpü' elemanı, anne Sonia (Imelda Staunton)'dır.. Baba Jake (Henry Goodman), karısının aksiliği az çok kendisine bulaşmış da olsa, yıllarca bu çekilmez kadını çekmeyi başarabilmiş, oldukça sessiz sayılacak bir adamdır..



Biraz da sahiplerinin bu aksilikleri nedeniyle azalan müşteri sayısı ve artan borçlar nedeniyle zor duruma düşen, köhne kulübelerden ibaret motele, en sonunda banka da haciz koymuştur..
Eliot (Demetri Martin), bir yandan haciz işlemini ertelemeye çalışmakta, bir yandan da motelin koşullarını imkan dahilinde iyileştirerek, müşteri sayısını çoğaltmayı amaçlamaktadır..

İşte tam da bu olumsuz şartlarla cebelleşirken, komşu kasaba Woodstock'ta yapılması planlanan devasa bir konser için verilen iznin belediye tarafından iptal edildiği haberini alan Elliot, hem kendisinin ve ailesinin, hem de komşularının kaderini tamamen değiştirecek bir girişimde bulunur..

Festival yapımcısı Michael Lang’i arayarak, bu organizasyon için, kendi motelini ve arsasını kullanabilecekleri teklifinde bulunur..
Elliot'un elini güçlendiren önemli bir husus da, şahsen burada her yıl küçük çapta bir müzik festivali düzenlemiş olduğundan, hazır alınmış bir izne sahip olmasıdır..
Ayrıca motelin, buranın ahırını kendilerine mesken edinmiş, icabında çırılçıplak vaziyette oynama cesareti de gösterebilen, 'alternatif' diyebileceğimiz bir tiyatro kumpanyasına ev sahipliği yaptığını da belirteyim..




Tamam.. Jimi Hendrix, Janis Joplin ve The Who gibi hayranı olduğu devasa isimlerin konser verecek olması Elliot'u çok heyecanlandırmıştır belki ama onun asıl amacı, şu köhne motellerine biraz para kazandırmak, somurtuk ebeveyninin yüzünü birazcık olsun güldürebilmektir..
Aslında Eliot, yaptığı teklifin önemiyle ve ortaya çıkacak sonucun büyüklüğüyle ilgili, neredeyse anası, babası kadar bile öngörü sahibi değildir..
Tabii.. Daha da aslına bakarsanız.. O kadar tecrübe sahibi Woodstock Festival'i yapımcılarının, nasıl bir devi uyandıracaklarından habersiz olduğunu da pekala söyleyebiliriz..

Ve bir helikopter, özenle hazırlandığı dikkatli gözlerden kaçmayan hippi kıyafetli ve afro saçlı sarışın bir oğlan olan yapımcı Michael Lang (Jonathan Groff) ve de arkadaşlarını; ayrıca, diğer resmi işlerde görevli, siyah takım elbiseli bir takım adamları motele getirir..
Ancak motel ve alanın, düzenlenecek festival için oldukça mütevazı kalması, çevrede daha geniş bir yerin aranmasını gerektirir..
Elliot'un tavsiyesi üzerine, motelin biraz ilerisindeki White Lake'de bulunan, New York'un en büyük süt üreticisi Max Yasgur'un geniş çiftlik arazisi bu iş için kiralanır..



Kira bedeli olarak alacağı beş bin dolar karşısında başlangıçta göbek attığını gördüğümüz Yasgur (Eugene Levy)'un, daha sonra konserin büyüklüğünü öğrenmesiyle, fiyatı yetmiş beş bin dolara çıkarması enteresandır tabii..
Bu 'küçük' ayrıntı da bir problem olmaz ve kısa bir süre içinde, tüm festival sürecini yönetecek Woodstock personeli, Elliot'un El Monaco'suna yerleşir; Yasgur'un arazisi de büyük buluşma için hazırlanır..


Müzikal Bir Fenomen


İptal edilen Woodstock için önceden biletini almışlar başta olmak üzere yığınla genç, ilan edilen yeni festival alanına gelmeye başlamıştır..
El Monaco'nun odaları dolmuş, yaşlı Tiberlerin asla gülmeyen yüzleri -neredeyse- gülmeye başlamıştır..
Hatta 'uyanık' bayan Tiber, her odayı perdelerle bölerek üç ayrı oda haline getirmiş; bu hususta ne denli ustalaştığına daha sonra şahit olacağımız üzre, dolarları istiflemeye başlamıştır..

Konserin tanıtımı için yapılan basın toplantılarından birinde, konuşmayı -ev sahibi olarak- Elliot Tiber yapacaktır..
Hafiften 'kafası iyi' vaziyette basın toplantısına katılan oğlan, biraz, bu yüzden dili sürçtüğünden, biraz da İngilizce'de hem özgür, hem de beleş anlamlarına gelen 'free'nin azizliğine uğramasıyla, yanlış anlaşılır..
Olayı basından takip etmekte olan ülkedeki yüz binlerce genç, bu hem şahane, hem de 'bedava' konsere katılmak üzere yola düşerler..

İki-üç hafta içinde, yarım milyon insan, çiftçi Yasgur'un uçsuz bucaksız çayırını doldurmuş; bir o kadar genç de tamamen tıkanmış otobandan buraya ulaşmak için çabalamaktadır..
Çok açıktır ki o yanlış anlaşılma olmasa, bu organizasyonun bu denli devasa hale gelmesi pek mümkün olmayacaktır..

Tiberlerin işlerinin açılmasıyla adeta yağan dolarların kokusu, her yerde olduğu gibi burada da bazı asalaklar tarafından alınmakta gecikilmez..



Haraç almaya gelen mafya bozuntularını bi şekilde püskürten aile, yine de, kadın kıyafetleri giydiği halde, 'bodyci' erkeksi özellikleri daha bi belirgin olan, travesti Vilma (Liev Schreiber)'yı güvenlik görevlisi olarak tutarlar..
Bu her haliyle ilginç insan, işine sadakatinin yanı sıra sevecenliğiyle de, ailenin dostu olmasını bilir..

Festivale olan bu olağanüstü ilgi, sadece Tiberlere ya da Yasgur'a yaramaz tabi..
Olayın başında, "Arlanmaz, utanmaz bir sürü pis hippi başımıza bela olacak" diyerek bu girişime karşı çıkan kasaba esnafı, artık, bir anda başlarına konan bu talih kuşundan yararlanmanın peşindedir..
Şöyle söyleyeyim: Bir şişe suyun değeri en son bir dolara kadar çıkar!

Daha sonra fiyatlar ne kadar uçtu bilemiyorum.. Zira bendeniz bir süreliğine, Grace Slick'in rüya gözlerine dalmış, Janis Joplin'in rüzgar saçlarına karışmış gitmiştim..
Hayalimde tabii.. Başka nerede olacaktı?
Ne, zamanında şu gözlerle görmüşlüğüm vardı onları, ne de bu filmde gösterdi onlar, o güzelim suretlerini..




Sonunda festival başlamıştır..
Doğrusu, festival tanımını da aşan bir öneme haiz, dünyanın ilk kez karşılaştığı, müzikal bir fenomendir bu başlayan..
Bu sırada, bizzat müthiş bir deneyimden geçecek olan Elliot için de, ailesi için de ve bi şekilde bu olayın etkisinde kalacak milyonlarca genç için de bir dönüm noktası olacaktır bu başlayan.. Toplumsallığı inkar edilemese de, bireysel yanı da oldukça güçlü bir 'muhalif gençlik' hareketidir burada yaşananlar..


Cümleten Kafayı Bulma Partisi


En son 2007 yılı yapımı, tutkunun zirve yaptığı filmi 'Lust, Caution' ile kendisine olan hayranlığımı perçinleyen Tayvanlı yönetmen Ang Lee, Elliot Tiber ve Tom Monte'nin kendi anılarından yola çıkarak yazdıkları otobiyografik roman 'Taking Woodstock: A True Story of a Riot, a Concert, and a Life' tan uyarlanan bir senaryoyu kullanarak, -tek bir konser görüntüsü dahi vermeden- Woodstock ruhunu ve de enerjisini tam anlamıyla hissettiren bir film yapmayı başarmış..




Özgür Woodstock, beklentilerimin aksine, kamerasını hiç bir zaman ana sahneye yöneltmeyen, o anda yüz binlerce kişinin izlediği dev sahneden yankılanan müziği -zaman zaman- derinden gelen bir fon sesi olarak duyuran, müzik ile ilgili ama müzikal olmayan bir film..
Hatta öyle ki, konserlerin verildiği alana, ancak festival bittiğinde, kahramanımız Elliot ile birlikte girmemiz mümkün olabiliyor.. Bunun dışında film, ya motel sahasını ya da gençlerin konakladığı, devasa bir panayır yerini andıran, festival alanı çevresindeki bölgeyi plato olarak kullanıyor..

Anne babasının biricik oğlu olan Elliot'un, aynı zamanda bir eşcinsel olduğunu da göz önüne alarak- Brokeback Mountain ile 'geylik' hususunda 'sabıkalı' hale gelmiş yönetmen Ang Lee, belki de 'yoğurdu üfleyerek yeme' tercihiyle, hassas olduğu kadar tahripkar ya da 'tahrikkar', sakıncalı olduğu kadar da ilgi çekici bu mevzuya, fazla rahatsız edici olmayacak bir biçimde değiniyor..
Filmin bu hususta çok da bariz deliller sunmamasını, oğlanın cinsel tercihini ulu orta yaşamaktan pek hoşlanmamasına ve durumunu ailesinden gizli tutmaya çalışmasına da yorabiliriz..

Bir başka açıdan, 'tarihin en büyük cümleten kafayı bulma partisi' olarak da nitelendirilebilecek Woodstock'un bu özelliğini mükemmel bi şekilde ortaya koyan sahneler de oldukça çarpıcıydı..
Hele, konseri izlemek yerine, uyuşturucuların da yardımıyla minibüsleri içinde yarattıkları, 'psychedelic' ve 'kaleidoscopic' evrenlerine Elliot'u da katan bir çiftin yer aldığı sekansın muhteşemliğine ise ancak şapka çıkarılabilir..




Konserler dahil bütün olan bitenleriyle Woodstock 69'u anlatan, Oscar ödülü de kazanmış, 1970 yılı yapımı bir belgesel filmin varlığını biliyoruz..

Bir kurgusal film olarak Taking Woodstock ise, Vietnam Savaşı'nın elan sürdüğü, ancak buna karşı aktif ya da pasif her türlü direnişin ve "barış" seslerinin alabildiğine yükseldiği bir dönemde yaşanan bu tarihi gerçeğe, başından sonuna kadar koruduğu mizahi bakış açısını hiç yitirmeden ve 'tarafsızca' bakıyor..
Film bunu yaparken, çevre ve karakter düzenlemeleriyle, dönemin havasını öylesine kusursuz bi şekilde ortaya koyuyor ki, tüm kurgusallığına rağmen, bir belgesel gerçekliği de her karesinde hissedilebiliyor..
Ang Lee'nin 'tarafsızlığını' ortaya koyan en önemli detayın, konunun elverişliliğine karşın, romantizme hiç yaslanmaması gösterilebilir.. (Örneğin, bu filmi ben çekecek olsaydım eğer, siz görürdünüz o zaman duygusal coşkunun nasıl alabildiğine patladığını!)
Dışardan bakıldığında- kendiliğinden gelişen saf bir gençlik hareketi gibi duran (Elbette olayın bu yönünün de var olduğu yadsınamaz) bu tarihi olayın arkasında -daha doğrusu- temelinde istiflenmiş duran 'sermayeye' film içinde dikkat çekilmesine, yine bu açıdan bakılabilir..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)