" bir nevi ninja "


24 11 2009

Ters Ninja yazarlarına sorduk: 2012'yi nasıl bilirdiniz?


(Bu yazı Tersninja.com admini tarafından yayına hazırlanmıştır.. Kendisine teşekkür ediyor, hemen kenara çekilmesini rica ediyoruz)


“2012 filmini madem hep birlikte izledik, o zaman hep birlikte filmin bir üstünden geçelim” dediler. Peki, kimler? Tabii ki Numan Serteli, Deniz Akhan ve Landlord…

* Filmi nasıl buldunuz?






D.A: Vasat bir film. Sırtını tamamen görsel efektlere, yani bütçesine dayamış. Zaten o devasa bütçesi yüzünden vasatın altına düşmüyor. Görsel efektlerini alın, geriye pek bir şey kalmıyor.



N.S: Ben onu değil film beni buldu. Şaka bi yana dostum.. Film, bir süre sonra “Bitse de gitsek” dedirten, boğazına kadar klişeye batmış, sıkıcı bir görsel şölendi..
1996 yılında falan Çemberlitaş Şafak Sineması’nda Independence Day’i izledikten sonra ben kararımı vermiştim aslında: Bundan böyle Roland Emmerich filmleri seyredilmeye.. Unutmuşum işte..




Landlord: Sinemada fazla patlamış mısır ve kola tüketmelerinden dolayı zekaları güdük kalmış Amerikan haftasonu izleyicisine özel olarak hazırlanmış çok bilindik bir tarif. Tüm dünya da onlar ne yapsa aynısını yaptığı için de işe yarayan bir tarif ama…






* Filmin kötü tarafları nelerdi?



D.A: Senaryo. Düşünün, dünya yok oluyor. Bu bütün ideolojik ve ahlaki temelleri sarsan, psikolojik ve toplumsal durumu altüst eden bir olay. Peki, bu ortamda yönetmen ve senarist ne koyuyor önümüze? Bir ailenin (mantık sınırlarından taşan bir biçimde) bu felaketten nasıl kurtulduğu. Tamam, ticari bir film, amacı belli. Buna rağmen seyirci zekasına biraz saygı göstermesini isterdim.

N.S: ‘En’ kötü tarafını söyleyeyim: İki buçuk saati aşan süresiydi..

Landlord: Zekamızı ve kültürümüzü hafife alarak bizi aşağılaması


* Filmin iyi tarafları nelerdi?



D.A: Sadece görsel efektleri.

N.S: Şimdiye kadar çok gördük belki ama kentlerin, mentlerin falan hak ile yeksan olup okyanuslara karışıyor olması yine ayrı bir zevk verdi tabii..

Landlord: Görsel efektler çok başarılıydı elbette. Ne yazık ki Halley kuyruklu yıldızı bile sıkı görsel efektlerle zekanın buluştuğu bir filmden daha sık görülüyor.


* Filmin en saçma bulduğunuz noktaları?



D.A: Film zaten bir saçmalıklar silsilesi. Süper volkan patlamasının yarattığı yüksek sıcaklıktaki zehirli gaz bulutunun içinden çıkan uçak mı dersiniz, yoksa depremle yıkılan bir şehirden sıradan bir araba kovalamacasındaymış gibi kurtulmaları mı dersiniz ya da arka kapağı kapanmadığı için motorları çalışmayan gemi mi?… İstediğinizi seçin.

N.S: Müsaadenizle buradan yönetmen efendiye: “Kardeşim bu yaptıkların beni hiç etkilemiyor biliyon mu? Boşuna kıçını yırtıyorsun.. Ben adım kadar eminim ki o kahramanların hangi belaya bulaşırsa bulaşsınlar -istisnasız son anda- kurtulacaklar.. Niye gerileyim öyleyse kardeşim.. Salağa benzer bi halim mi var? Hem onlar öyle kan ter içinde koştururlarken ben kahkahayla gülüyorum evladım” demek istiyorum eğer bi faydası olacaksa..
Rengi iyice karartılmış ABD başkanının kıyamet koparken ‘gemisini terk etmeyen kaptan’ imajıyla halkın arasına karışarak kendisini ülkesi için feda etmesi, son ana kadar onlara moral vermesi falan da tam bir bok yemenin amerikancasıydı..

Landlord: Volkan patlaması sonrası olanlar tam bir zırvalıktı. Sanırım Discovery’yi bir tek biz seyrediyoruz. Söz konusu büyüklükteki bir yanardağa patlamasından kurtulmak, yanıbaşınızda patlayan Atom Bombası’ndan kurtulmak gibi bir şeydir…


* Filmin en eğlenceli/heyecanlı bulduğunuz yerleri?




D.A: Felaket görüntüleri elbette. İnsanları filme götüren asıl motivasyon da bu zaten. Mahşer gününü görmek…

N.S: Yukarda söylediğim gibi.. Beni heyecanlandırmaya çalışırlarken yaptıkları ’sürekli’ saçmalıklar beni çok eğlendirdi.. Sürekliye vurgu yaptım, zira macera filmlerinin çoğunda bu klişelerin kullanılması bi yerde gereklidir; ancak -bu filmin aksine- hem tadında bırakıldığında, hem de genel olarak filmin her açıdan kalitesi yüksek tutulduğunda bunların hiçbiri göze çarpmaz ve amaçlanan etki de sağlanmış olur..

Landlord: Ne yalan söyleyeyim uçak sahneleri ve uçaktan görünen manzaralar müthişti.


* Oyunculuklar nasıldı?




D.A: Filmin vasatlığı oranındaydı. Karakterlerin ruhsal durumları film için bir angaryaydı, derdi bu değildi. Bu nedenle oyunculuğa fazla bir yük bindirmiyordu.

N.S: Eğer bir film kötüyse iyi oyunculuklar da gözden kaçar.. Zaten yüksek bir oyunculuk performansı gerektirmeyen bu film de tek akılda kalan oyuncu, Yellowstone Milli Parkı’ndaki balatayı sıyırmış radyocu rolünde Woody Harrelson idi..

Landlord: Oyuncuları zorlayacak roller değildi hiçbiri. Akılda kalıcı performans, arık biraz klişe bir tipleme sayılsa da, bir tek Woody Harrelson’dan geldi. George Segal‘i görmek de hoştu filmde.


* Size dünya 1 yıl sonra sona erecek deseler ne yapardınız? Neleri yetiştirir, neleri yapmayı bırakırdınız?

D.A: Bir söz vardır: Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlarız. Ölüm kaçınılmaz bir gerçek olmasına rağmen sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız. Ama böylesine kesin bir tarihle yüz yüze kalsam bir yandan değmeyecek şeyler için üzdüğüm insanlar, tükettiğim zaman, harcadığım emek için hayıflanır; diğer yandan sevdiklerimle olabildiğince yaşamaya çalışırım. Ha, bir de dünyanın sonunu görebilecek kadar şanslı olduğuma sevinirim.

N.S: Tabii ki önce bilginin doğruluğunu çek eder, daha sonra da sayın Landlord’un şu andaki tekniğini uygular yani, yok şişmanlıkmış, yok kolesterolmüş düşünmeden sadece yiyip, içip yatardım.. Farklı olarak da sigara başta olmak üzre, her türlü kötü alışkanlıkları edinmek için de elimden gelen her türlü gayreti gösterirdim..

Landlord: Dennys Arcand‘ın Barbarların İstilası’ndakine benzer “keyifli” bir son seçebilirim. Hala okuyamadığım bazı kitaplar için kesin acı çekerim. Ama oturup da okumaya kalkmam sanırım. Sanırım küçük bir köye gidip son günlerimi orada geçirmek de güzel olurdu. Yanıma birkaç çizgi roman alırdım sadece…


* Peki size kurtulma şansı verseler. Yanınızda götüreceğiniz 3 şey ne olurdu?

D.A: Tek başıma mı kurtulacağım? İnsanoğlunun soyunu devam ettirme gibi bir misyonum var mı?

N.S: Üç Silahşörler’i götürecek halim yok herhalde.. Kompile, Çarlinin Melekleri’ni..

Landlord: Madem Çarli’nin Melekleri kapılmış, o zaman Hollanda Bayan Milli Voleybol Takımı, kütüphanem ve bir uçak.


* Götürmeyeceğiniz 3 şey ne olurdu?

D.A: Madem ki dünya yok oluyor, böyle bir şeyi dert etmem herhalde.

N.S: Üç Silahşörler’i dedik ya! Sen beni dinlemiyor musun? Ha adamım!?

Landlord: Kifayetsiz-torpilli gazeteciler, politikacılar, kapitalizm


* Kıyamet filmi deyince… En iyi beş kıyamet filmi hangileridir size göre?

D.A: Liste yapmadan önce “kıyamet filmi” nedir, diye epey konuşmak gerekiyor sanırım. Ben insanların olabildiğince topyekûn imhasını ya da buna çok yaklaşan olayları anlatan filmlerden seçim yapmaya çalıştım, büyük felaketleri dışarıda bıraktım.

1. Planet of The Apes (İnsanlar yaşamaya devam ediyorlar, ama hayvandan pek farklı değiller. Devam filminde dünyanın tamamı yok olur)
2. Dr. Strangelove or: How I Learned To Stop Worrying and Love The Bomb (Filmin sonunda atılan bomba nükleer savaşı ve muhtemel kıyameti başlatır)
3. The Happening (Doğanın intikamı sonunda insanlar yaşamaya devam edecek mi, belirsizdir)
4. Knowing (Yakın tarihli bir film, “spoiler” vermeyeyim)
5. Children of Men (İnsanoğlunun kısır olduğu bir çağı anlatır, yani yokoluşun saati çalışıyordur)
6. Dogma (Sadece dünyayı ve insanlığı değil, bütün varoluşu yok etmeye yaklaşır)


Numan Serteli’nin 5 En İyi Kıyamet Filmi:

1. Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemi) (1968) – Franklin J. Schaffner
2. The Terminator (Yokedici) (1984) – James Cameron
3. V for Vendetta (2005) – James McTeigue
4. 28 Weeks Later (28 Hafta Sonra) (2007) – Juan Carlos Fresnadillo
5. Wall- E (VOL. İ) (2008) – Andrew Stanton


EN İYİ 5 KIYAMET FİLMİ (Landlord)

SON SAVAŞ (1983)
Le Dernier Combat
Luc Besson

DÜNYALAR SAVAŞI (1953)
The War of the Worlds
Byron Haskin

CESET YİYENLERİN İSTİLASI (1978)
Invasion of the Body Snatchers
Philip Kaufman

TEK ADAM (1971)
The Omega Man
Boris Sagal

28 HAFTA SONRA (2007)
28 Weeks Later
Juan Carlos Fresnadillo


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

22 11 2009

Bornova Bornova : Bir Hikaye İşittim Kaderim Değişti


****
*


Bir mahallenin olsa olsa en fazla iki bakkalı olur ve bu bakkallardan mutabık kalanının önünde toplanırdı gençler.. Bundan tam kırk yıl önce..

Günün okul, iş çıkışı gibi belli saatlerinde ya da tatil günlerinde nüfus artışı gözlenebilen bu güruhun bir de devam konusunda süreklilik gösteren elemanları göze çarpardı..

Gizli ya da açık işsiz güçsüzlükleriyle maruf, genelde de psikopatlıkla taltif edilmiş -nispeten yaşlı- bu tipler, bakkal önüne takılarak -çok lazımmış gibi- racon kesmenin püf noktalarını hevesle öğrenmeye çalışan bıyığı yeni yeni terlemişlere, kendi zavallı hallerine bakmadan öğütler verirlerdi..

Bu hıyarlar, bir yandan 'memeleri yeni tomurcuklanan' kızlar da dahil, mahallenin henüz evlenmemiş dişi nüfusuna 'sahip çıkma' ayağına musallat olurlarken; diğer yandan, avucuna aldığı genç erkeklere, oradan tesadüfen geçmekte olan ya da kızları takip ederek mahalle sınırına tecavüz eylemiş 'yabancı' delikanlıları hedef gösterirlerdi..
Üstelik bir de bu tipleri, mahalle namusuna halel gelmesini önleyici birer milli kıymet olarak görme yönünde, öteden beri süren bir şartlandırılmaya uğramışızdır ki bu kadar olur yani..

Pek sanmıyorum ama- belki de çok eski devirlerin mahallelerinden ve insanlarından kaynaklanan bir yanılsamadır günümüze dek gelen bu yanlış algılama..

Dikkat buyurunuz.. Kırk yıl önceden bahsediyorum..
Yazılı belge varsa eğer tartışırız, o ayrı da; "Car car ötüyorsun ama yüz yıl önce durum çok farklıydı.. Sen bu işlerden ne anlarsın düdük?" diyecek birilerini de ciddiye alacak halim yok.. Binaenaleyh, bu böyledir diyorsam böyledir..

Hiçbir zaman o 'ağır' ağbilerden olamayan ve henüz çömez iken, SSK'dan önce 'mahalle kurumundan' direkt emekliye ayrılmış biri olarak, şimdi bizim oralarda durum nedir bilemiyorum ama.. Benzer koşullardaki yerlerde kırk yıl sonra da pek bi şeyin değişmediğini, Bornova Bornova filmiyle ve de ibretle görmüş olduk..

Belki de tek fark, değişen hayat şartları neticesinde oluşan ortamın, o ağbilerin, gerçek yüzlerini gizlemelerine artık pek ihtiyaç bırakmamış olmasındadır..


Bir Hikaye Uydurdum Dünyan Değişti


Salih ve Hakan, tam da benim yukarıda tarif etmeye çalıştığım 'ağbi-çömez' ikilisine karşılık gelen 'geleneksel' mahalle tiplerimizdendir..

Salih (Kadir Çermik), okumuş yazmış kaliteli bir aileden gelmesine rağmen işi serseriliğe vurmuş, davranışlarıyla da çevresindekilere korku salmış biridir..




Canı sıkıldıkça motor tamiri işlerine bakan; fakat, çoğunlukla köşedeki bakkalın önüne rastlayan alçak duvarın orada çiğdem çitleyerek takılan, kah genç oğlanlara akıl veren, kah oradan geçen kızlara laf atan bu herifin asıl geçim kaynağı, öğrenciler başta olmak üzere mahallenin müptelalarına uyuşturucu tedarik etmektir..

Hakan (Öner Erkan), futbolculuk sevdasına bir lise diploması edinememiş, üstelik ağır bi sakatlık geçirerek belki de bir ihtimal hayatını kurtarabilecek futbolculuk kariyerini de daha başlamadan noktalamak zorunda kalmış, temiz kalpli -aptal demek ağır kaçabilir belki ama- kafasının biraz yavaş çalıştığını sandığımız genç bir oğlandır..

Askerlik vazifesinin ardından, Salih ağbisinin yanında 'bakkal önü' nöbetine takılan, hiçbir mesleği olmadığından kelli taksi şoförlüğünü dahi hayalindeki bir iş olarak görebilen Hakan, öte yandan da mahallenin güzel liselisi Özlem'e aşıktır..




Hakan’ın kendi deyimiyle 'hasta olduğu', bir defa göz göze geldiğini cümle aleme duyurmasına karşın onunla tek kelime konuşmaya dahi cesaret edemediği Özlem (Damla Sönmez), bir süre önce başından geçen ve bu filmin de ağırlık merkezini oluşturan iğrenç bir saldırının travmasıyla olsa gerek, cigaralık tüttürerek ve haplanarak 'kafa iyi' dolaşan 'isyankar' bir kızdır..

Orta halli bir ailenin kızı olarak 'normal' lisede okuyan Özlem'in, halihazırda Anadolu lisesinden vaziyeti iyi bir sevgilisi olduğundan; şu bizim işsiz-güçsüz ayrıca da 'medeni' cesaretsiz

Hakan’a, bu kızı tavlama hususunda pek bi şans veremiyoruz maalesef..

Yine de: "Zaman neler gösterir belli olmaz sevgili Hakan" demek de boynumuzun borcudur tabii..




Filmin size tanıtmak istediğim son kişisi: Felsefe okuduğu halde (Ya da okuması yüzünden) bir iş bulamamış, hayallerinde ise çekmedik belgesel film bırakmamış olan Murat'tır..

Filmin en tembel-entel, en keş-perişan görünümlü ve tuhaf bi şekilde de en aklı başında kahramanı olan Murat (Erkan Bektaş), porno dergilere fantezi hikayeler yazarak geçimini zar-zor sağlayan evli bir adamdır..

Lümpenliğin mahalli temsilcisi olan serseri Salih'le beş yaşından beri gelen arkadaşlığını uzun bir süredir 'bakkal önü' seviyesinde sürdüren Murat, hikayelerini yazarken en önemli ilham perisi olarak yine de bu arkadaşının fantezilerini kullanmaktadır..

Hem de mahallede vuku bulmuş 'cinsellik' kaynaklı bir olayın yarı gerçek, yarı palavra hikayesini bu yolla duyan Hakan'ın kaderi nasıl şerit değiştirdiyse; yine bu minval üzre uydurulmuş bir hikayeyle de Salih'in dünyası tamamen değişecektir..




Deli Mi Sikti Oğlum Seni?


Altın Portakal'dan 'En İyi Film' ödüllü Bornova Bornova'nın senarist ve yönetmeni olan İnan Temelkuran'ın, gençliğinin yanı sıra, bir Bornova Anadolu Lisesi mezunu olarak da anlattığı konuya hakimiyeti tartışılmaz..

Film, genç olmanın zaten kendiliğinden üzerine yıktığı bireysel problemlerle cebelleşen genç insanların, bir de içinde bulundukları ilgisizliğin, işsizliğin ve geleceksizliğin iyice kararttığı bir ortamda baş gösteren toplumsal sorunlarla bunalmışlığını da gayet yetkin bir dille anlatıyor..

Başlangıçta nispeten belli bir iyimserlik ve yumuşaklıkta ilerleyen filmin, Hakan'ın zaman ilerledikçe değişim gösteren (Su yüzüne çıkan da denebilir) karakteriyle koşut olarak sertleşmesi gayet ustaca başarılmış..




Filmde lafı edilen, "Deli mi sikti oğlum seni" sorusuna cevap gibi duran 'sürekli değişen ruh hallerini' inanılmaz bi şekilde yansıtan Öner Erkan'ın -zaten ödüllendirilmiş- oyunculuğuna şapka çıkarırken; hemen hemen tüm oyuncuların performanslarını sürekli zirvede tutma başarısı gösteren oyuncu yönetimi için de Temelkuran'ı ne kadar övsek yeridir..

Bunun gibi 'bol konuşmalı' filmlerin aksine, demek istediklerini laftan ziyade görüntülerle anlatmasını bilenleri tercih etmişimdir hep.. Buna rağmen bu filmin, özümde bir sıkıntı veya rahatsızlık yarattığını söylemem mümkün değil..

Nerede olursa olsun, birbirini bulan kahramanlar arasında coşan, bazen monoloğa bile evrilen sohbetler, aynı anda ortaya konan güçlü ama doğal oyunculuk gösterisiyle ve etkileyici, yenilikçi ‘flashback’ yöntemleriyle süslenerek öylesine ilginç bir hale geliyor ki, 'konuşma bolluğu' işte bu yüzden bir problem yaratmıyor..




Şimdiki zaman görüntüleriyle oluşan kadrajın ortasında bir yerde açılan küçük pencerelerde önceden yaşanmış olayların bir kolaj gibi gösterilmesi çok da yeni bir şey değil belki ama; eskiden olup bitmiş dehşet dolu bir olayı o günkü haliyle 'resmen' yeniden yaşayan kahramanın, olanları -hem geçmişte hem de günümüzde- aynı anda yaşıyorcasına yansıtması oldukça özgündü..

Bi nevi 'yabancılaştırma efekti' etkisi de yaratan bu kurgusal teknikler, filmi, yapısı itibarıyla içine düşmesi muhtemel durağanlıktan da uzak tutuyor..

Ayrıca, bu numaraları birden fazla kez tekrarlamayarak, işin bokunu çıkarma sıkıcılığına düşmemesi de Bornova Bornova'nın başka bir artısı..

Bir sokak köşesini ana plato olarak kullanan; burayı çevreleyen sıradan bir mahallenin belli mekanlarını dolaşarak ve burada yaşayan bir grup insanın arasında gidip gelerek olanları kaydeden aktüel bir kamera -istenildiği gibi- 'gerçekçi' bir hava yaratmakta gayet başarılı..

Son jeneriği de içine alan finaldeki sabit kameralı, uzun süreli sahne ise Haneke'nin Caché filminin finalini hatırlatmasıyla da ayrıca dikkat çekiyor..



(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

18 11 2009

Bienalin Ardından - II : Oturma Odası Takımı Olmayan Bienale Ben Kızımı Vermem


(İş bu yazı hiç bi şekilde Landlord ihtiva etmez.. Afiyetle okuyunuz..)


Geçen yazıda ancak kapısından girip de sınıflarını dolaşmaya başladığım Feriköy Rum Okulu’ndaki sergiye devam ediyorum sevgili okur..

Müteveffa Alman dostumuz KP Brehmer’in, borsa alım, satım vaziyetleri ve çinko ya da patatesin fiyat endeks hareketlerinin -bilmiyorum belki size çok şey ifade ediyordur ama beni zerre ilgilendirmeyen, ilgilenmemek için de elimden geleni yapmaya şu an yeniden yemin ettiğim-grafiklerinin üzerine çektiği ‘özgün’ çizgilere şöyle bi baktığımda, handiyse kapitalist mantığın ve globalizmin sorgulamasını yapıyordum ki gözüm bir odadaki iki adet LCD ekrana takılmaz mı?.



Siz de benzerlerini yaşamışınızdır mutlaka.. Yaşantımın tam da ‘evdeki koca götlü yani tüplü televizyonu değiştirmeyi kafaya koymaktan ötürü, görüş alanıma giren her yerdeki tüm LCD ve plazmalara bakmadan geçemediğim’ tuhaf bir evresindeydim..
O heyecanla girdiğim odanın ortasında yer alan ve karşılıklı olarak tavandan sarkıtılmış iki ekranı inceledim.. Bu ebatta işimi görürdü belki ama biraz daha büyük olsa hiç de fena olmazdı yani..

O dalgınlıkla, odanın köşesinde bir sandalyeye oturmuş kitap okumakta olan görevli kıza –inanmayacaksınız ama- ekranın boyutunu soruverdim: “Kaç ekran bu?”
Kız sorumu duymuştu, lakin -doğal olarak- anlamamış gibi yapmayı tercih etti: “Efendim?”
Yüzüme çekinerek baktığı belliydi ama ben ondan daha zor durumdaydım..
Anında aymış, ağzımdan çıkan lafı hedefe varmadan havada yakalamayı umar gibi de elimi öne doğru uzatmıştım..
Bir an için havalanan elim yanıma düşerken: “Şey” dedim.. “Video kaç dakika?”
Bu kıvırmamla tehlikesiz olduğumu anlayan kız belli ki rahatlamıştı ama yine de bana yanıtı gayet sert oldu: “Bilgim yok!”
Ağzımdan gayriihtiyari çıkan: “E.. gayet iyiymiş” yanıtı, kızın kitabını sandalyeye bıraktığı gibi dışarıya çıkmasına neden olmuştu..

Amaan.. Cehennemin dibine kadar yolu var..
LCD'lerde oynayan videolara bir süre takıldığımda -şu an ne olduklarına ya da neyle ilgili olduklarına dair kafamda hiçbir iz yoksa da- yine o klasik ‘boktan’ işlerden biri olduğunu anlamakta gecikmedim..
Klasikliği de, boktanlığı da, benzerleriyle sürekli karşılaşmışlığımdan ileri geliyor.. Şöyle ki: ‘Tek başlarına hiçbir şey anlatmayan, anlatamayan iki videoyu, karşılıklı olarak yan yana getirelim; malum insanların hayal gücü zengindir, belli mi olur bakarsın birbirlerine çarparlar, bölerler sonunda da illaki bir halta benzetirler de bir eser sahibi daha oluruz şu fani dünyada’ cin fikirliğinin nadide bir örneği daha..
Düşünüyorum da bu tip ikili videolardan -projeksiyon olanlar da dahil- aklımda iyi olarak kalmış tek bir örnek yok.. Yani tez zamanda bitmesi, herkesin hayrına olacak bir modadan bahsediyorum..


Şu Soğuk Havalarda Salep İkram Edin Ki Yazarınızın İçi Üşümesin


Videodan, filmlerden bahsetmişken, bunların sergilenmesindeki ezelden beri süregelen bir acayiplikten de bahsedeyim de içim biraz daha ferahlasın..
Herhangi bir duvarına yerleştirilmiş bir ekrandan başka ne oturacak, ne de kıçını dayayacak tek bir eşya bulunmayan odalarda en azı yarım saat, ortalaması iki-üç saat süren videoları gösteriyor olmanın mantığını bir Allah'ın kulu bana açıklayabilir mi acaba?



Bunun açıklaması olsa olsa: “Neden kabul etmişler ki bu kötü filmi? Hem de süresi bir saat.. Valla şuraya ceylan derisi koltuk koysak, beş dakikasını izleyecek adam bulamayız.. En iyisi oturacak yer yapmayalım da şöyle bi bakıp çıkıversinler..” olabilir..

Bunları yazdıktan sonra aynı şeylerden daha önce de bahsetmiş olabileceğim aklıma geliverdi birden.. Galiba iyice tekrara düşmeye başladım..
Kırk yıldır kuruldukları gazete köşelerinde, durmadan, usanmadan ve utanmadan hep aynı şeyleri yazanlara benzettim kendimi.. İçim üşüdü..
Böyle bir hissi, böyle bir durumda yaşamak ne kadar doğru ya da anlamlı bilemiyorum ama.. şeyy.. aslında odam bayağı bi soğuk..
Evet evet üşümemin nedeni bu olmalı..
Lakin kendisini, durmadan aynı tezleri her defasında yeni bir şey söylüyormuş gibi yazıp duran bir köşe yazarına benzeten -bencileyin- birinin içi üşümese dahi bir tepki vermesi gerekmez mi?
Bence gerekir.. ve zaten ben de tam zamanında bir tepki vermiştim.. Tepki diyorum ama nasıl olduğunu, ne gibi özellikler taşıdığını söylememe imkan yok..
Demek ki hiç de hoş olmayan birilerine –bir an için de olsa- kendimi benzetmiş olmamın bünyemde yarattığı reaksiyonla aynı anda sırtımın üşüdüğünü hissetmek, ilk kez yaşadığım (Teorik olarak) bu duygunun üzerini bir yorgan gibi örtmüş olmalı..
Daha uygun koşullarda buna benzer şartların oluşmasını beklemekten başka yapacak bi şeyim yok..
Kendimi bir kez daha tekrarladığımda görüşmek üzre sevgili dostlar.. Yalnız ben oldukça unutkanımdır.. Size zahmet böyle bir durumda beni uyarırsanız eğer, o anki duygularımı sizinle paylaşmak benim için zevk olur..


Ey İsrailoğulları Gençlerine Sahip Çık


Sanat çevrelerini daha önce de uyardığımdan olsa gerek, bazı videolu işlerin gösterildiği odalarda, pek konforlu olmasa da oturacak yerler bulunmaktaydı..
Kalın perdeler gerili kapısında gördükleri +18 uyarısıyla uyarılan (Elbette aralarında ben yoktum) bir takım er kişilerin, bir sanatseverden hiç de beklenmeyecek bir vahşi iştahla daldıkları oda da -çok şükür- bunlardan biriydi..
İsrailli iki sanatçının bu işinde, bir otel odası ayarlayan iki genç kadın –sanat için soyunurum anlayışını fersah fersah aşan bir gözü karalıkla- İnternet'ten buldukları bir takım erkekleri odalarına buyur ediyorlar..
Şimdi bunu okur okumaz sizin ve de hem sergi odasına, hem de otel odasına dalan er kişilerin sandığı gibi gelişmeler pek olmuyor maalesef..
Kızların amacı, niyeti bozuk bu herifleri konuşturup filme çekmek..




İki kız tarafından otel odasına çağrıldıklarına göre, sonunda bi şekilde vuslata ereceğini düşünen bu adamlar, filme çekilmeyi dahi kabul ediyorlar..
Mümkünse erotikte kalmayı tercih ettikleri sohbet konusu ise kızların yönlendirmesiyle askerlik hatıralarına kadar gidiyor..
Sonuç olarak, hisse alabilenlere, İsrail devleti ve toplumu, militarizm, cinsellik ve şiddet üzerine bazı düşünceler uyandırmaya çalışan kısa bir belgesel izledik diyebiliriz..

O değil de, bi ara odada tek başıma kalmış ve kanepeye yayılmıştım ki aralanan perdeden kafasını uzatan iki kızcağız -tipimden de olabilir belki ama- daha çok +18’in mide bulandırıcı etkisiyle olsa gerek, içeriye giremeden kaçıvermezler mi.. yazık lan.. çok üzüldüm valla..

O da değil de.. Biz göremedik lakin, o otel odasında bu kızların başına kötü bir şeylerin geldiğini düşünüyor hatta umut ediyorum.. Evet umut ediyorum n’olmuş?.
Asla kötü biri değilim, ancak sanatçı olmanın pek de kolay olmadığını, bazı özveriler gerektirdiğini hep söylerdi benim sanat tarihi hocam rahmetli..
Hem sorarım size: Bizim dışardan bakarak kötü dediğimiz bazı olayların, bizzat içindeki kişiler için hiç de kötü yaşanmadığını, hatta havai fişek gösterileri arasında kendinden geçilen bir şahanelik sunduğunu hangimiz bilebilir ki?

Başka bir İsrailli olan yönetmen Avi Mograbi’nin belgesel filmi Z32 ise, bilinen tüm uygulamaların dışında olarak, koltuklarıyla falan sinema salonu haline getirilmiş bir odada ve belli seans saatlerinde gösterildi.. (Görün işte naçizane yazarın sanıldığı gibi naçizane olmadığını, vurduğu yerden ses çıkartarak, bastığı yerden de misafir odası takımı pırtlattığını)





Z32, daha önce başka bir yerde öldürülmüş birkaç İsrail askerinin intikamını almak üzere harekete geçen özel bir İsrail askeri birliğinin, olayla tamamen alakasız bir grup Filistinli polisi, bir baskın sonucu katletmesinin hikayesini hiç alışılmamış bir üslup ve bakış açısıyla anlatan oldukça başarılı bir film..
Bertolt Brecht’in sözünü kendisine ana tema edinmiş bir bienale layık olarak, onun gündeme getirdiği ‘yabancılaştırma efekti’ni gayet yerinde bi şekilde kullanan bu filmin yönetmeninin de yönetmen rolüyle olaya dahil olması ilginç tabii..

Birbirine geçişli sekanslardan oluşan filmin bir bölümünde, baskına katılan gencecik İsrailli asker, arkadaşlarıyla birlikte işlediği bu ‘cinayeti’ gayet soğukkanlılıkla kız arkadaşına anlatıyor ve kızdan da, sanki bu operasyonu o yaşamışcasına kendisine yeniden ve de aynen anlatmasını istiyor..
O –normalde- sarsıcı olaydan zerre etkilenmemiş ‘görünen’ bu genç –bir ihtimal- yaptıklarını başka bir ağızdan dinlerse nasıl bir psikolojiyle karşılaşacağını merak ediyor olsa gerek..
Zira o anlatırken, karşısındakilerin bu olayı hiç de kendisi kadar sakin karşılamadıklarını görmektedir..

Ayrıca bu asker filmin diğer bölümünde, olaydan yıllar sonra katliamın gerçekleştiği yere yönetmenle gidiyor ve bütün olanları gayet rahat bi şekilde ve de sanki doğduğu mahallesine yıllar sonra geri dönmüş bir adamın hissedebileceği tuhaf bir heyecanla anlatıyor anlatıyor..

Diğer bir bölümde de yönetmen, evinde eşi ve çocuklarıyla görünmektedir..
Çektiği bu filmle yanlış bir iş yapıp yapmadığını, bir katili sunmanın etiğini -kendine karşı da- sorguluyor ve tüm içinden geçenleri evinde oluşturduğu bir oda orkestrasının eşliğinde şarkılarla söylüyor.. Tıpkı Antik Yunan tragedyalarındaki koroyu anımsatır bi şekilde..




(Gelecek yazı: Ne yazacağımı bi bilsem)