
*****
Fransa’nın Cezayir ile olan ilişkileri ya da işgal faaliyeti, bu amaçla Cezayir'e saldırmaya başladığı 1827 yılına kadar; yani, her yönden zayıflayıp çözülen Osmanlı İmparatorluğu'nun, Kuzey Afrika'daki bu eyalet üzerinde olan etkisini de kaybettiği zamanlara dayanır..
Fransa, ancak 1830 yılında, o da kısmen işgal edebildiği bu ülkeye, daha sonra iyice yerleşir, sömürgeci bir yönetim olarak 1962 yılına kadar, buradaki varlığını devam ettirir..
Bu uzun süreçte Cezayir halkı, bazen kesintiye uğrasa da, işgalci güçle olan mücadelesini örgütlü ve örgütsüz olarak sonuna kadar sürdürür ki bu da milyonları aşan can kaybı demektir..
Bunca yıla yayılan işgale karşı, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonunda şiddetlenen karşı direniş, 1954'ten itibaren Cezayir Bağımsızlık Savaşı'na dönüşür..
Fransa'nın, bu haklı direnişe karşı uyguladığı -soykırıma denk düşen- vahşi tepkisinin nedeni, mösyölerin kuskus pilavına olan düşkünlüğüyle açıklanamaz elbet.. Hiç kuşkusuz, Cezayir topraklarının asıl ağız sulandıran varlığı, zengin petrol kaynaklarıdır..
Dost Bildiğin Düşmanlar
Sivilde başka bir mesleği olduğunu öğrendiğimiz Teğmen Terrien (Benoît Magimel), sanırım bizdeki asteğmenliğe denk bir statüde askeriyeye intikal etmiş, aşırı yakışıklı olduğu hususunda hemfikir olsam da -filmin tanıtımlarında iddia edildiği üzre- idealistliği konusunda pek emin olamadığım, sadece, gönül rahatlığıyla 'normal' diyebileceğimiz genç bir adamdır..
Buradaki idealizm bizdeki 'ülkücülük' anlamında kullanılmıyorsa eğer, ortada, idealistleri cezbedecek bir ortam bulunmadığı gibi, kişiyi insanlığından anında soğutacak iğrençlikte bir savaş hali de sürüp gitmektedir..
İşte bu genç Teğmen, 1959 Haziran'ında bir çatışmada bok yoluna giden Teğmen Constantin 'in ölümünün hemen akabinde, onun boşluğunu doldurmak üzere, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)'yle sürekli çatışan bir bölüğün komutanlığına getirilir..
Teğmen Constantin 'in 'bok yoluna gitmesi' hakaret ya da espri olsun diye değildir; o, isyancıların peşindeki iki Fransız birliğinin, birbirlerini düşman sanmaları neticesinde meydana gelen kanlı bir çatışmada hayatını kaybetmiştir..
Fransız ordusu içindeki Cezayir asıllıların, soydaşlarıyla olan boğazlaşmaları yanında, bu 'talihsiz' olay, 'İçimizdeki Düşman' anlamından ziyade, 'yakın ya da dost düşmanlar' manasına gelen filmin adına, adeta bir gönderme gibidir de..
Bu arada, bölgeden törenle uğurlanan, ‘Legion d'honneur’ nişanıyla süslenmiş tabuta, birliğine henüz katılmakta olan yeni Teğmen Terrien 'in bir anlık bir bakışı vardır ki gören gözlere çok şey anlatır kuşkusuz..
Koşullardan, daha doğrusu savaş pratiğinden bihaber Terrien 'in komuta edeceği küçük askeri birlikte, ondan başka tek rütbeli olarak, tecrübesiyle 'savaş kompetanı' haline gelmiş Çavuş Dougnac (Albert Dupontel) bulunmaktadır..
Çok sert koşullara sahip dağlık bir bölgede görev yapan birlik, işine, kaldığı yerden ve yeni komutanıyla devam edecek; çember sakallı Binbaşı Vesoul (Aurélien Recoing)'dan aldığı emirle, bölgede olduğu söylenen FLN liderinin peşine düşecektir..
Askeri birliklerin, 'örgüt' mensubu gerillaları pusuya düşürmeye çalışması, ava giderken avlanılmak gibisinden ‘ölümcül’ yanlışlıklar yapılması, yardım ve yataklık yapabilecek civardaki köylere baskınlar düzenlenmesi ve de köylülere gözdağı verilmesi gibi eylemleri içeren sekanslarla film gelişir..
Aynı şekilde, bütün bu eylemlerin benzerlerinin isyancılar açısından da aynen geliştiği söylenebilirse de; Fransızların uçaklarla, bir bölgedeki tüm Cezayirli savaşçıların üzerine Napalm bombalarını boca ederek onları kavurması, kömürden heykeller haline getirmesi ise, hiç şüphesiz ki aradaki ‘küçük’ farkı, ayrıca ortaya koyar..
"Cezayir Fransa'dır"
Savaşı, diğer yaptıklarından farklı olarak, adeta, bol miktarda Adrenalin salgılatan günlük bir rutin gibi yaşamaya alışmış Çavuş'un, olaylara ve insanlara sert, taviz vermeyen yaklaşımı ile şimdilik 'normal' Teğmen'in hümanist yaklaşımı, beklenildiği gibi, ilk çelişki ve de çatışmaları ortaya çıkarır..
Yine de 'usta asker' Çavuş, acemi Teğmen'in yanlışlarını, eksiklerini münasip bir dille düzeltir, saygıda kusurda bulunmayarak, kesin ve kararlı tavrını onu rencide etmeyecek bir olgunlukla ortaya koyar; ki böylece ikili arasında her an beklenilen büyük çatışma pek yaşanmaz..
Ancak Teğmen açısından olumsuz şartlar, Çavuş'la ilişkide olduğu gibi, öyle kolayca baş edilebilecek nitelik ve nicelikte değildir..
"Cezayir Fransa'dır" anlayışına iman etmiş komutanlarına: "Dediğiniz gibi, Cezayir Fransa olsaydı eğer, insanlarına eşit haklar verilirdi, yurtlarına da sömürge muamelesi yapılmazdı" diyebilen ve "FLN 'ye savaşması için nedenleri biz veriyoruz" diye de ekleyen; "Barbarlarla barbarca savaşmalısın, henüz yenisin, elbet dediğime geleceksin" diyenlere de: "Sanmıyorum" yanıtını verebilen genç Teğmen Terrien, acaba, yaşadığı haşin süreç içinde bu normalliğini sürdürebilecek; insanca reflekslerini yitirmeden, dik kalabilecek midir?
‘Gerçek’ bir savaş filmi
Yönetmenliğini Florent Emilio Siri 'nin yaptığı, 2007 yılı yapımı bir Fransız filmi olan L’ Ennemi İntime, bu 'hayasız' işgali sürdüren Fransız ordusuna karşı direnen Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)'nin verdiği mücadelenin, 1959 yılına denk gelen döneminden bir kesit sunuyor..
Salt, Cezayir’in özgürlük mücadelesini yansıtmayı amaçlamadığı çok açık olan, ancak, Fransa tarafından uzun yıllar boyunca inkar edilmiş, karanlıkta kalması tercih edilmiş ve yüzleşilmemiş bir tarihi gerçeğin yeniden konuşulmasını sağlayan bu filmin, özellikle bir Fransız yapımı olması sebebiyle -her şeye rağmen- değerli olduğunu düşünüyorum..
Olaya, Fransa tarafından bakmasına karşın, korkulan gerçekleşmiyor; her iki tarafın yanlışları ya da vahşetleri tarafsızca yansıtılmaya çalışılırken; film, asıl amaçladığı şeyi, yani savaşın -kim olursa olsun- tüm 'piyonlarını' insanlıktan çıkarmadaki maharetini, çarpıcı bi şekilde ortaya koyuyor..
Elbette, gerçekçi davranarak, tarihi hadisenin başlangıcı veya geçmişi hakkında, geniş bir açıklama yapması umulmayacak filmde, Fransa'nın Cezayir’de, tam yüz otuz yıl uyguladığı en adi sömürgeciliğin izleri de pek görülemiyor..
Mevcut tarihi gerçeklerin mide bulandıran, iç burkan halet-i ruhiyesinden bir süreliğine de olsa kendimizi soyutlayabilirsek eğer, L’ Ennemi İntime ’i, 'çetin koşullar altında insanın mücadelesi ve imkansıza direnişi' gibisinden, evrensel karaktere haiz bir film olarak da değerlendirebiliriz..
Bu açıdan bakmaya devam edersek eğer, yakın zamanlarda pek piyasada görülmeyen, (fantastik olmayan) 'gerçek' tarihi savaş filmlerini özleyenler için, kaçırılmayacak güzellikte bir yapıt da denebilir..
İçimizdeki Düşman, gerilla türü bir savaşı anlatan bir film olarak izlendiğinden olsa gerek, Vietnam başta olmak üzre bir çok benzerini hatırlatsa da; özüme sürekli, Güneydoğumuzda otuz yıldır sürmekte olan düşük yoğunluklu savaşı anımsattı ki, doğrusu ben buna pek bir anlam veremedim.. Bakalım siz verebilecek misiniz?
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
10.07.2009
L’ Ennemi İntime / İçimizdeki Düşman : İnsanın İmkansıza Direnişi
09.07.2009
O gün aslında neler oldu? : Landlord Beş Yıldızlı Otele Karşı

Antalya Uluslararası Film Festivali‘nin basın toplantısına 'sayelerinde' ilk kez gittiğimi bilmeyeniniz kaldı mı?
Kalmadı demek, iyi..
Landlord sayesinde yaşadığım bu ilkleri daha sonra bir liste halinde görüşlerinize sunacağım sanırım.. Zira herifçioğlu, sitesi için elalemden filmler üstüne binbir çeşit liste isterken, benden de, özüme yönelik işlediği sevaplardan bir seçme listesi yapmamı buyurmuştur ki daha ne diyeyim?
Zannımca, bu listeden bir çıkış alıp kefeninin cebine koymayı, -gecinden versin!- emr-i hak vaki olduğunda, yani öteki tarafa postalandığında, bunu, Cennet’e kapağı atmada, serbest giriş kağıdı olarak kullanmayı düşünüyor olmalı.. Kendisine şimdiden bol şans diliyorum..
(Fotoğraf altı yazısı: Bir ay kadar önce çektiğim bu fotografın -Landlord'un malum şöhreti hariç- konumuzla hiç bir ilgisi yoktur.. 'Landlord resimli' tişört giyinmiş bu iki turist hanım kızla, Sultanahmet'teki Dikilitaş'a bakarlarken karşılaştım.. Ricam üzerine verdikleri bu pozdan sonra, onları Tarihi Sultanahmet Köftecisi'ne götürdüm ki bu ayrı bir yazı konusudur)
Neyse konumuza dönüp, o gün olanlar hakkında çiziktirdiğim 'resmi' yazıda bahsedemediğim özel ayrıntılara -hazır biz bize kalmışken- şöyle bi gireyim diyorum..
Beş yıldızlı Legacy Ottoman 'ın yıldızlarını, Landlord'un nasıl üçe düşürdüğüyle başlayarak olaya önce bi ısınalım:
Otele gelip de ortama henüz uyum sağlamaktayken ısmarladığımız kahvelerin ılık gelmesi maalesef ilk yıldızı kafadan götürdü.. Kaldı mı size dört yıldız..
Otel yönetiminin tüm ısrarlı yalvarmaları ve özürleri, Landlord'u kesinlikle kararından döndürmeye yetmeyecek, daha sonra grubumuza gösterilen tüm ilgi ve ihtimama rağmen otel, uzun bi süre eksik yıldızla çalışmaya devam edecekti..
Öğle yemeğinde içecek kontenjanından istediğimiz biraların da ılık gelmesi, bardağı taşıran son damla oldu..
Her bi şeyinin ılık olduğuna karar veren ve bir yıldızına daha anında el koyduğu otelin adını Lukewarm Legacy Ottoman haline getiren Landlord, üç yıldızla cascavlak ortada kalan koskoca otelin yöneticilerini perişan halde arkasında bırakıp otelden çıkmaya yeltendi..
Adamlar son bir hamleyle, yani, ellerinde altın yaldızlı 'fıstıklı lokum' kutuları bulunan, şahane güzellikteki kızlarla Landlord'un aklını çelmeye çalışsalar da bunda da muvaffak olamadılar..
Landlord: "Ben evli ve karısına sadık bir adamım, asla ve asla aklımı lokum gibi kızlar (Pardon!) lokumlu kızlarla çelemezsiniz" diye bağırarak hızla otelden uzaklaştı..
Tek başıma kalmıştım; adamlara, onunla tamamen zıt fikirde olduğumu, bi şekilde anlaşabileceğimizi önerdiysem de, şahsımı pek kaale almadılar.. Gözlerimi üzerlerinden bir türlü ayıramadığım kızları ortamdan uzaklaştırdıktan sonra, elime minik bir kutu lokum tutuşturup, aceleyle otelden uğurladılar..
Fıstıklı Lokumla Mutlu Son
Merak buyurmayın, Landlord beni bırakıp da hiç bir yerlere gidemez..
Onu, otelin hemen karşısındaki Ali Muhiddin Hacı Bekir'in vitrinindeki binbir çeşit ezmelere ve lokumlara bakarken buldum..
Belli ki, hilkatten şöyle bi ağız tadıyla yükselemeyen kan şekeri yine yerlerde sürünüyordu.. Az önce otelcilere ve kızlara hava atayım derken reddettiği, lokumları düşünüyor olmalıydı..
Bir anlık acıma hissiyle, tam elimdeki lokum kutusunu ona uzatıyordum ki bunu yaptığım an, özüme tek bir lokum tanesi bile kalmayacağı gerçeği, kafamın tam üstünde bir AKP ampulü misali ışıldadı.. Elimdekini bir refleks hareketiyle, çabucak arkama saklayıverdim..
O, vitrine daldığından, hiçbir şeyin farkında değildi; yine de ben, içindeki yedi adet minik ebatlı fıstıklı lokumların altısını aceleyle ağzıma atıp, lokmayı da biraz küçültebildikten sonra, tüm cömertliğimi yüzüme yansıtarak kutuyu ona uzattım..
Kutudaki bir adet zavallı lokum, saniyenin onda biri gibi bi hızla Landlord'un muhteşem ağzında aniden yok olurken, o, yavaşça hareket etmekte olan şişkin avurtlarıma bakıyordu..
Neler olduğunu anlamıştı, yüzüme bakıp, tek bir şey söylemeden, dudaklarını geren acı bir gülümsemeyle, başını iki yana doğru ağır ağır salladı.. Kendisi, nadiren de olsa bu andaki gibi anlayışlı biri olabiliyordu..
Ben, biraz da konuyu unutturmak için, hemen ona: "Mısır Çarşısı'na gidelim mi Lordum?" diye sordum..
"Gidelim anasını satayım, hatta oraya gitmişken Tahtakale'ye de gidelim be Serteli!" dedi.. Neşesi yeniden yerine gelmişti..
Gelecek Program : Landlord Meliha Okur'u nasıl susturdu?
07.07.2009
Herkes Antalya’ya Koşacak, Altın Portakal Halkın Portakalı Olacak (mı?)

Ömrümün son demlerinde, sitemizin (Tersninja.com) banisi sayın Landlord sayesinde (Başka kimin sayesinde olacağıdı?) bir ilk daha yaşamış oldum ey okuyucu..
Şu naçizane yazımda, özellikle bu 'saye' vurgusunu yapmam hususunda kendisinden belirgin bir baskı gördüysem de üstümde var olan hakkını inkar edecek de değilim.. Her ne kadar o, birlikte aldığımız yarım kilo fıstıklı kadayıfın en azından yarısının hakkım olduğunu, kabul etmese dahi..
'Fıstıklı kadayıf' olayını şimdilik bir kenara bırakıp, 'sayelerinde' yaşadığım ilk'ten bahsedeyim..
Pazartesi günü katıldığımız film gösterimi sonrasında Landlord, ertesi gün Eminönü'nde bir otelde düzenlenecek olan, 46. Antalya Uluslararası Film Festivali'nin basın toplantısına benim de katılmamı emretti..
Lütfedip de müsaade ettiği, ‘kısa bir süreliğine mırın kırın etme' hakkımı kullandıktan sonra, toplantı sonrası verilecek öğle yemeğini de dikkate alarak: "Katılayım bari" dedim..
Kendisinin, olağanüstü iş disiplini gereğince, yemeği memeği asla umursamadan, sırf görevi icabı bu toplantıya katılacağının bilincine ancak akşamleyin evdeyken vardığımda ise kendimden çok utandım ve hiçbir zaman onun gibi olamayacağımı düşünerek, başımı yastığa koydum..
Mışıl mışıl uyumuşum..
Patron'la kararlaştırdığımız gibi, ertesi gün saat on buçuk sıralarında Nimet Abla'nın önünde buluşamasak da; bizzat, Eminönü Meydanı'nı -ya da daha doğru deyişle- Eminönü Vesait Cangılı 'nı yer altından aşmamızı sağlayan geçidin diğer ucunda onu karşıladım..
Değerli sinema yazarları Serdar Akbıyık ve Alper Turgut ile birlikte yanıma gelip de sorgulayıcı ve gayet derin bakan gözlerini gözlerime diktiğinde, başımı hemen önüme eğip mutat tekmilimi verdim..
Şefkatle başımı okşayan Landlord:"Yürüyün arkadaşlar.. Hedefimiz Legacy Ottoman Otel'dir" dedi..
Hedefin sadece adını bildiğinden, nerede olduğu konusunda ise hiç bir fikir sahibi olmadığından kelli, iş yine başa düşmüştü..
Adı geçen otelin bulunduğu binanın, uzun süredir bencileyin emekliliğe ayrılmış olan meşhur Dördüncü Vakıf Han olduğunu bildiğimden, mekanı elimle koymuş gibi buldum..
Birinci Milli Mimari akımının baş temsilcilerinden Mimar Kemalettin Bey’in önde gelen eserlerinden olan bu şahane yapı, bir süredir geçirdiği restorasyon sonucunda otele çevrilmişti..
Otelin adı, geldiğimiz yöndeki cephesine yerleştirilmiş kocaman yazı okunduğunda World Park Hotel iken, kapısının karşısına geldiğimizde Legacy Ottoman olmakta hiç bir mahzur görmüyordu..
O da varsa eğer, dünyanın en palavra, en sıradan mânâsına haiz ilk isim, ne yapının tarihi değerlerini, ne de bulunduğu yerin özelliklerini taşıyordu; belki de bu sebeple bulunmuş ve konulmuş ikinci isim ise -hiç olmazsa ilkine göre- daha bi anlamlıydı..
İsim fazlalığı yeterince kafa karıştırıyorsa da mekanı bulmuş ve içeriye dahil olmuştuk.. Dışardan göz kamaştırıcı olan otelin içi de en az o kadar güzel ve görkemliydi..
Kayıt masasında işlemlerimizi yaptırırken, Landlord, Tersninja 'yı benim temsil etmemi uygun gördüğünü, kendine has bir hareketle işaret ettiğinde bir an için hüzünlendim; demek ki görevli kızlarla yine ben cebelleşecektim..
Ezelden beri ayrı bir cebelleşme unsuru olan ad ve soyadımı, (Elbette Landlord'un çok büyük katkılarını unutmadan) bunca çabam sonucunda artık daha çabuk anlıyorlardı amma, şu hanım kızlara Tersninja 'yı yazdırmak deveyi hendekten aşırmaktan da zordu..
Korktuğum şey aynen yaşandıysa da, son tahlilde kazanan yine biz olduk sevgili ninjalar..
Patrona bakarsak eğer, sitemizin adını bilmeyen yok idi; geriye sadece bu kızlar kalmış idi; onlar da öğrenince artık hiç bir sorun da kalmayacak idi; yaşasın idi..
Aynı otelde öğle yemeğine de davetli olduğumuzdan, ayak üstü kahvaltıyı -kontrollü bi şekilde- hafifçe icra ederken, Landlord, şimdiye kadar beni beş kez tanıştırdığı yazar Banu Bozdemir hanımefendiyle, altıncı defa tanıştırdığında, Banu Hanım beni göstererek -şaka yollu olmasını tahmin ettiğim ve dilediğim bir kızgınlıkla- "Artık onunla bir daha tanışmak istemiyorum" dedi..
Bunun üzerine yeniden, derin bir hüzün sarmalına girivermiştim ki Landlord, yıllarca çalışmalarını hep uzaktan izlediğim ve şimdi de Antalya Film Festivali'nin yöneticiliğine seçilmiş olan Vecdi Sayar ile beni tanıştırınca moralim tekrar yerine geldi..
Biraz sonra basın toplantısının başlayacağı uyarısı gelince, davetliler, salondaki yerlerini almak üzere içeriye girmeye başlamışlardı.. Henüz yeni aldığım ve içmeden bırakıp gitmeye kıyamadığım çok lezzetli çayımı bitirip de salona öyle girmeyi planlarken, ortada kimseler kalmamıştı..
Sonunda çay fincanıyla içeri girmeye karar verip de uyguladığımda, Landlord'un içerde merakla beni beklediğini gördüm.. Benden ayrı düşmemek için, önlerdeki boş yerlere oturmadığını görünce, özüme, hak etmediğim kadar büyük değer verdiğini bir kez daha anlamış, kendisine olan saygım daha da çok artmıştı..
Biz de, televizyon kameralarının aşılamaz bir baraj oluşturduğu bölgenin arkasındaki boş bir sırayı 'sınırlı-sorumlu Tersninja bölgesi’ ilan ederek bi güzel yerleştik.. Saygıdeğer sinema yazarlarımızdan Ali Ulvi Uyanık, yanımıza gelip bu bölümde oturma izni istediğinde onu da memnuniyetle aramıza alarak pozisyonumuzu belirledik..
Festival bayrağı yere düştü mü, düşmedi mi?
Gayet açık olarak görüldüğü gibi, bu yazımın da girizgahını, elimden geldiğince kısa tutmaya çalıştığımın farkındasınızdır sanırım.. Bu cümleden olarak, asıl konumuza geçmenin; yani, günün mana ve ehemmiyeti üzerine bilgi vermek için karşımızdaki masada sıralanmış zevata kulak vermenin, tam da zamanı olduğu düşüncesindeyim efendim..
Bunca laftan sonra unutanlar için, basın toplantısının, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle, Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV)’nın organize edeceği, 46. Antalya Uluslararası Film Festivali ile ilgili olduğunu yeniden hatırlatayım..
10-17 Ekim 2009 tarihleri arasında yapılacak olan bu festival, Türkiye'nin en eski ve en önemli ulusal film festivali özelliğini taşırken, Avrupa'nın en eski film festivalleri arasında da yerini almıştır..
Son yerel seçimlerde eski başkan Menderes Türel'i koltuğundan ederek, AKP 'ye en büyük hayal kırıklığını yaşatan, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve (Otomatikman) AKSAV ’ın başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, bütün konuşmacılar arasında en dikkat çekici isimdi.. Konuyla ilgili belediye ve AKSAV yetkilileri ile sinemaya ve de bendenize en aşina festival yöneticisi olarak göze çarpan genel sanat yönetmeni Vecdi Sayar da diğer konuşmacılardı..
Başkan Mustafa Akaydın, Antalya’yı kucaklayan, Türk sinemasına sarılırken yüzünü de Dünya sinemasına dönen, uluslararası bir film festivali için çalışmalarının hızlandığını; en büyük hedeflerinin ise, festivalin halkla bütünleştirilmesi olduğunu ve bunun için birçok yeni uygulamayı hayata geçireceklerini söyledi..
Festivalin belirli bir kesimin değil, halkın festivali olacağının altını çizen Akaydın, seçim döneminden hayli etkilenmiş görünerek: "Altın Portakal'ı halkın portakalı yapacağız!" vaadiyle, yavaş yavaş rehavete kapılmakta olan bünyelerimizi, bir an için de olsa heyecanlandırmayı bildi..
Yeni belediye başkanı -benzetmeyi aynen yapmasa da- eski yönetimden, özellikle ekonomik açıdan enkaz devraldıklarını ima ederek, geçen yıl festival için tasarlanan logoya 900.000 TL para ödendiğini, daha sonra da logonun çalıntı olduğu iddiasıyla belediyeye dava açıldığını, mahkemenin çalıntı olduğunu tespit etmesi halinde belediyenin ayrıca büyük miktarda ceza ödeyeceğini söyledi..
Ayrıca da bir dizi gerekli-gereksiz kalemlerde eski yönetimin aşırı ödemeler yaptığını da öne süren Mustafa Akaydın, yeni cevap hakları yaratırken; sorulan sorulara: "Zirveye dikildiği iddia edilen festival bayrağını yere düşüreceğimiz söyleniyor; oysa biz yere düşmüş bayrağı kaldırmaya çalışıyoruz."
"Onları günah keçisi yaptığımız iddia ediliyor; biz öyle bir şey yapmadık, ama onlar günah işlediklerini kabul ediyorlarsa bilemem" mealinde, gülümseten cevaplar veriyordu..
Öte yandan, CHP'li bir başkan olarak, festival bütçesinin en büyük destekçisi durumundaki Başbakanlık Tanıtma Fonu ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, geçen yıllardakine benzer bir katkıyı sağlayacağına olan inancına saygı duysam da, şahsen, kendisiyle aynı iyimserliği paylaşamadığımı söylemeliyim..
Halkla kucaklaşma dediğin gündüz vakti olur
Vecdi Sayar ve diğer konuşmacılar da, bu yıl epeyi bir değişikliğe uğrayacak gibi görünen festivalle ilgili bilgiler vermeye devam ettiler ki bazılarını sıralayacak olursam:
Ali Kocatepe’nin yetmişli yıllarda yine bu festival için yazdığını ve birçok şarkıcının katılımıyla da söylendiğini hayal meyal hatırladığım ünlü şarkısı 'Antalya’ya Koş' yeniden elden geçirilerek, nakarat bölümü de İngilizce, Almanca ve Rusça olarak seslendirilmek suretiyle festivalin resmi şarkısı oluyor..
Bu yıl bir ilk olarak festivale tematik özellik de getiriliyor ki bu yılın tema’sı, 'müzik' olarak belirlenirken; en çarpıcı ‘görsel’ farklılık olarak da, maalesef herkeste kaçınılmaz bir şekilde o münasebetsiz çağrışımı yapan festival ödül heykelciğinin değiştirileceği bilgisi oluyor..
Bundan beş yıl önceye kadar kullanılan Venüs heykelinden uyarlanan heykelciğe geri dönülmüş olmasını naçizane olarak ben de gayet olumlu buluyorum..
Bir süredir ayrı festivaller gibi algılandığı iddia edilen, uluslararası ve ulusal film yarışmaları, bundan böyle Antalya Uluslararası Film Festivali çatısı altında anılarak, ayrı ayrı değerlendirilecek; Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması da bu kapsamda ele alınacak..
Yarışma ödüllerine, ‘En İyi İlk Film’ kategorisinin eklenmesi ve vizyona girmiş ya da Tv 'de gösterimi yapılmış filmlerin yarışmaya kesinlikle alınmaması da diğer olumlu bulduğum kararlardı..
En iyi filme verilecek 300 bin liralık ödülün bu yıl da değişmediği, ancak bazı 'anlamsız' kategoriler kaldırılarak, toplamdaki para miktarının artacağı bildirilirken; yarışmaya başvurular 15 Eylül'e kadar alınacak, önce bir ön jüri seçim yaptıktan sonra, son sözü, sinemaya net ve de tarafsız bakan yetkin kişilerden oluşan bir ana jüri söyleyecek..
"Altın Portakal'ı nasıl halkın portakalı yapacaksın?" diyen muhaliflere cevap olmak üzere, 46. yıl münasebetiyle Antalya’nın 46 yerinde kurulacak, bir nevi yazlık sinemalarda ücretsiz film gösterimleri yapılacak; bununla yetinilmeyerek, sinema hususunda halka ve gençlere eğitim de verilecek..
Böylesi festivallerin olmazsa olmazı Kortej hiç unutulur mu?
Sinema ve gösteri dünyasının meşhur aktör ve aktrisleri, üstü açık arabalara kurularak, eskisi gibi gece değil de, gündüz saatlerinde (Yani halkımız henüz uykuya yatmamış iken) hayranlarının önünden neşeyle geçecek, onları var eden halkıyla da böylece kucaklaşmış olacaklar..
Bir diğer ve en sansasyonel festival hadisesi olan 'yabancı ünlü' konusuna ise bu 'halkçı' yönetimin biraz soğuk baktığını söyleyebilirim..
Geldiklerinde otellerinden pek çıkmadan çekip giden, magazin dışında da festivale bir katkı sağlamayan o çeşit yıldızlardan çok, sinemaya katkısı yadsınamayan değerli isimler çağırabileceklerini ifade eden Vecdi Sayar, zamanlarının kısıtlı olduğunu, ne yazık ki bir çok ünlünün üç aylık programlarının dolu olduğunu bildiklerini de söyledi..
Festivalin bütün hazırlıklarını üç ay içinde bitirmek zorunda olduğunu ve göreve daha yeni getirildiğini de söyleyen Sayar, bu nedenle, bu yılki festivalin, hayallerindeki asıl organizasyonun ancak bir fragmanı olabileceğini de sözlerine ekledi..
Böylece, basın toplantısı bitmiş ve benim açımdan oldukça farklı bir deneyimin daha sonuna gelmiştik.. Artık yavaş yavaş, yemek salonuna doğru yürüsek hiç de fena olmazdı..
Bir Numan Serteli klasiği olarak uzadıkça uzayan şu yazıyı da göz önüne alarak, daha sonraki saatlerde Landlord’la birlikte yaşadığımız 'Fıstıklı kadayıf' olayının iç yüzünü, başka bir yazıya bırakıyor, huzurlarınızdan saygıyla ayrılıyorum efendim..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


