19.11.2007

1408



Mike Enslin, katıldığı bir imza günündeki okuyucu azlığından da anlıyoruz ki pek ünlü olmasa da, yine de kendi çapında merakla takip edilen bir yazardır. 
Yaşamından bir takım gerçekleri içerdiği anlaşılan ilk kitabından sonra, ideal türünü bulduğunu düşünerek, doğaüstü olaylar üzerine yazmaktadır.

Tıpkı -bu filmin de hikayesini yazmış olan- Stephen King gibi korku-gerilim içeren bir dizi kitap sahibi Mike, aslında Tanrı dahil gözüyle görmediği hiçbir şeye inanmayan birisidir.
İnanmadığı halde tüm dünyası hayaletler, cinler, perilerle ve böylesi doğaüstü güçlerin neden olduğu iddia edilen olaylarla çevrilidir. Belli ki yazar, inanmadığı bu paranormal olayların gerçek olmasını -bu türün her meraklısı gibi- içten içe de arzulamaktadır.

Mike Enslin, mutsuz bir adamdır.


Eskiden beri aralarının hep kötü olduğu anlaşılan yaşlı ve hasta babası bir bakımevinde kalmaktadır.
En önemlisi, çok sevdiği biricik, küçük kızını ölümcül bir hastalığa kurban vermiştir.
Bu trajik olay sonrası, kendisine kızını hatırlattığı düşüncesiyle karısını ve evini de terk etmiştir.


Artık o, dünyasını allak bullak eden bu olaylar sonrası, -özellikle de kızını elinden alan- Tanrı'ya inancını iyice kaybetmiş bir adamdır.
Eee... Şimdi olacak şey mi bu?

Bu vahim olay karşısında "inançların yılmaz bekçisi" Hollywood, eli-kolu bağlı oturacak değil ya!
Hemen olaya el koyarak, önce bay Mayk'ı, sonra seyirciler arasında varsa eğer diğer inançsızları -döve döve de olsa- imana getirmek için elinden geleni yapacaktır.

Biz yine filmimize dönelim.
Enslin şu aralar, olağanüstü olaylara, ölümlere, hayaletlere mekan olmuş ve bu özellikleriyle tanınmış otel odalarına dair hikayeler yazmaktadır.

Bizzat kendi arayıp bulduğu ya da sahiplerinin -yalan da olsa- bilerek gizemli süsü verdiği bu otellere gidip; "sabıkalı" odada -deneme sürüşü yaparcasına- bir gece geçirmektedir.


Bu "meşum" odalarda eskiden yaşananları ve bizzat o an yaşadıklarını, gördüklerini anlatan bu hikayeler ürkütücü olsa da, söylentilerin asılsızlığını, saçmalığını ortaya koymak, yazarımızın izlediği bir yoldur.
Kahramanımız, bir yandan inanmadığını iddia ettiği, öte yandan inanmak arzusunu da belli ettiği normaldışı olayların peşinde, Amerika'yı dolaşmaktadır.

Günün birinde aldığı bir mektupla New York'taki Dolphin Oteli'nin bir odasının müşterilere verilmediğini öğrenir.
Rakamlarının toplamı 13 olmasıyla "1408" numaralı oda, inançlı olmayan bir hıristiyan için bile yeterince esrarengiz ve merak gıdıklayıcıdır.
Üstelik 1408 numaralı oda, tarihi bir lanetin kanlı izlerini de taşımaktadır.


Otelin kuruluşundan bu yana elliyi aşkın kişinin intihar ettiği, öldürüldüğü ya da "doğal" sebeplerle öldüğü bu odada bir gece geçirmek, adamımızın en önemli amacı haline gelmiştir.

Kızının ölümüyle birlikte eşini ve şehrini terketmiş Mike, o günden bu güne ilk kez New York'a geri dönmüştür.
Otel müdürünün dahi yakınına bile yaklaşmak istemediği bu lanetli odaya girmek ise öyle kolay değildir.

Otel müdürünün tüm ısrarlı uyarılarına rağmen biraz da yasal zorunluluktan (Meğer, otel yönetiminin bir müşteriye istediği bir odayı vermemesi gibi bir uygulama yasal olarak mümkün değilmiş. Bu arada bunu da öğrenmiş olduk.) 1408 numaralı odanın "okkalı" anahtarı yazara teslim edilir.


Mike Enslin'in asıl amacı, burada da herhangi bir doğaüstü durum olmadığını kanıtlamak ve yeni yazdığı kitabına şu "sözde lanetli" odadan malzemeler çıkarmaktır. (Laf aramızda, aksini saf saf düşünsek de filmin gerçekleşmesi için Mike’ın o odaya girmesi zaten şarttır.)

Yazar ya da "kurban" odaya girmiştir.
Banyoyu, eşyaları, duvardaki tabloları falan inceler.
13. kattaki odanın penceresinden otelin önünden geçen caddeye bakar.
Bu arada, gördüğü bu gayet "normal" odayı hep yanında taşıdığı teybe her zamanki alaycı tavrıyla anlatmaktadır.

Kendi kendine açılarak, "dur seen duur.. daha yeni başlıyoruz" mealindeki sözlere sahip şarkıyı çalan radyo ve geri sayıma geçen bir dijital saatle 1408 numaralı oda, önce rahatsız edici ve giderek de ölümcül bir hale dönüşmeye başlar.
Güzelim Karen Carpenter'ın radyodan yükselen o "cennetten çıkma" sesiyle, "layığını bulmuş" yazarın önünde -adeta- bir cehennem kapısı aralanmıştır.

Mekanın kendine has "resmi" hayaletleri ve Mike Enslin'in tutsaklıktan kurtulmuş "bilinçaltı canavarları" elbirliğiyle kahramanımızın üzerine çullanırlar.



Birkaç yıl önce Oscar’a aday gösterildikten sonra Hollywood’a transfer olan İsveçli yönetmen Mikael Håfström'ün yönettiği filmin başrolünde John Cusack var.
Yazar rolündeki Cusack, neredeyse tek başına götürdüğü filmde Mike'ı ve yaşadıklarını bize başarıyla aktarıyor.
Afişte bayağı bir yer kaplayan Samuel L. Jackson da dahil diğer oyuncuların hepsi küçük ama etkili rolleriyle filme olumlu katkıda bulunuyorlar.

Aldığımız duyumlara göre filme iki ayrı "son" çekilmiş.
Bizim sinemalarda gösterilen -nispeten- mutlu sonu olan versiyondu.


Bunun dışında, 1408'i yine de (başka bir açıdan elbette) iki ayrı finalli bir film gibi düşünebiliriz:
"Erken final"le, inançsızlar için sanki ideal bir son düşünülmüş gibi gelirse de film sona ermez.
"Asıl final"le de, "ne mutlu, Tanrı'ya, öbür dünyaya ve hayaletlere inananlara" dercesine nihayete erer.

İnançsızlıktan inanca doğru -kafasına vurula vurula da olsa- yönelen yazarın hal ve gidişine her ne kadar bünyem biraz uyumsuzluk gösterdiyse de; "karabasan" misali, gerçekdışıyla gerçek arasında belirgin bir çizgi çizmemiş bu ürkütücü filmden etkilenmemek imkansızdı.

Nispeten durağan sayılabilecek ilk yarı, gözümüzü kırpmadan izleyeceğimiz "nefes nefese" bir ikinci yarıya hazırlıkmış meğer.
Aynen, yazarın otellere verdiği "başarı" kurukafaları gibi, benden de bu filme 13 kurukafa.


Mike misali, paranormal olayların gerçekleşmesine -bi şekilde- tanık olmak ihtimali bile benim için son derece heyecan vericidir.

Koskoca sinema salonunda tek başıma izlediğim filmin bitişiyle, yoğun "psychedelic" ve gerçeküstü havadan etkilenmiş vaziyette çıkış kapısına yöneldiğimde bir sürprizle karşılaştım.
Karanlık salonda, arkamdan adeta saldıran ürkütücü bir müziğin baskısıyla zorladığım çıkış kapısı ilk hamlemde açılmadı.
Telaşla bi kaç defa daha kapıyı tekrar zorladıysam da yine açılmadı.

İçimi, hem hafiften bir tırsma hissi, hem de -ortama uygun olarak- "olağandışı bir takım olaylar neden olmasın" heyecanı kaplamıştı.

Bu durum "maalesef" uzun sürmedi, dışardan hafif bir ittirmeyle kapıyı açan görevli sırıtarak yüzüme bakıyordu.
Adama hayal kırıklığıyla karışık; "Bravo... Filmin üstüne bu tecrübe gayet iyi geldi." siteminde bulununca sırıtması kahkahaya döndü.
Sinemadan çıkarken de adam hala bana, ben de kendi halime gülüyordum..



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...