19.11.2007

28 Hafta Sonra (28 Weeks Later )


*****


Irak Tamam. Şimdi Sıra İngiltere

Zombi filmlerini sever misiniz?. Sizi bilemem, ama ben bu türü, "zaten mevzumuz saçma, bari komik olsun" anlayışıyla yapılan sululuklar hariç, severim.

Nereden çıkacağı belli olmayan zombilerle sarılmış, gerçeküstü ruha bürünmüş bir kent; ürkek, saklanan ya da güruhlar halinde saldıran zombilerden kaçmaya çalışan; zavallı insanlar..

Bir de vahşetin ya da heyecanın tepe yaptığı sahnelerde coşan, bizi de yerimizde kıpraştıran sağlam bir müziği varsa, o film seyredilir kardeşim!

Üç hafta önce gösterime girse de benim henüz seyredebildiğim "28 Hafta Sonra" işte böyle bir film.

Beş yıl önce çekilmiş, Danny Boyle'un "28 Gün Sonra" sının devamı niteliğindeki bu filmi, Juan Carlos Fresnadillo yönetmiş.

***

Zombiler, bilindiği üzüre çeşitli nedenlerle tekrardan hayata dönen ve beslenmek için insan etini tercih eden "ölü insanlar"dan ibarettir.

Ancak hemen söyleyeyim bu bir "zombi" filmi değil.
Tuhaf ama gerçek bu.. Ben biraz da, hakkında çeşitli yerlerde okuduğum -zombili- yorumlardan etkilenerek bu filmi izlemeye gittiysem de, olayın gerçek yüzünü sinemada öğrenmiş oldum. Yine de yazımın bir yerinde filmdeki zombilerden bahsedersem şaşırmayın.

Çünkü, "Rage" denen, kan ya da tükürük yoluyla bulaşan, genetik yapısı değişmiş bir nevi kuduz virüsünü bünyesine alarak hastalanan ve kısa bir sürede de çıldırarak saldırganlaşan bu insanlar, her halleriyle "bildiğimiz" zombilere çok benziyorlar.

Bu "enfekte"lerin zombilerden en önemli farkı; tabii ki ölü olmamaları... Ayrıca insanlara yönelik saldırıları, onları, besin olarak kullanmak için değil, sırf, gem vurulamayan delice öfkelerini biraz olsun dindirmeye çalışmalarından. Bir de bunları zombilerden biraz daha zeki ve çevik gördüm doğrusu..

***

Rage virüsünün kelimenin tam anlamıyla bitirdiği Britanya'da, olaydan altı ay sonra, -dünyayı kurtarmaktan asla kendini alamayan- Amerika Birleşik Devletleri Ordusu tarafından, düzen yeniden sağlanmış ve karantina altındaki bölgelere insanlar tekrar yerleştirmeye başlanmıştır.

Oysa virüs efendi, burnundan kıl aldırmayan Amerikalı çok bilmişlerin sandığı gibi, yenilmemiş, dimdik ayakta, harekat zamanını kollamaktadır.

***

Film, yaşlı bir karı-kocanın evinde toplanmış, henüz enfekte olmamış bir avuç insanı tanıtarak başlıyor.

Bu oldukça sakin başlangıcı, "tam bir fırtına öncesi sessizlik" olarak düşünürken, "korktuğum başıma gelir" ve küçük bir çocuğun peşinden eve dalan kudurmuş "zombiler" (demiştim ama) ortalığı allak bullak ederler.
Bu amansız saldırıdan kaçıp kendini evden dışarı atan bir adam, sevgili karısını o cehennemde bırakır ve peşindeki gözü dönmüş kudurganlardan son anda kendini kurtararak oradan uzaklaşır.

Daha sonra bu adamı, yurt dışından ülkelerine tekrar yerleştirilmek üzere getirtilen iki çocuğunu havaalanında karşılarken görürüz.

Adam, çocuklarının, annelerinin akıbetiyle ilgili sorularına -haliyle- gerçek olmayan yanıtlar verir.

Ancak yalancının mumu kısa bir süre sonra sönecektir ki ne sönme... Ya da şöyle söyleyeyim; "Allah düşmanıma vermiye!"

***

Bu anlattığım açılış sekansı belki de filmin en etkileyici bölümlerindendi. Azmış canavarlarca evde kıstırılmış -çok sevdiğini bildiğimiz- biricik karısının yalvaran bakışlarıyla göz göze gelen adam, onu çok küçük bir ihtimal de olsa kurtarabilecekken, ölüme terk edip, kendi canını kurtarmayı yeğlemesi akıldan çıkacak gibi değil...

Yönetmen Fresnadillo, bütün film boyunca sürekli yaptığı gibi burada da biz seyircinin önüne ahlaki bir problem koyar ve "Hadi bakalım adamım, sen olsan burada ne yapardın ha?!" diye sorar. Daha doğrusu, kendi kendimize sordurtur.

Hemen, bu ve bunun gibi çok zor bazı sorulara kendi adıma -tatmin edici- yanıtlar veremeyerek; "Hele bu durumlara bi düşeyim de o zaman düşünürüz." şeklinde kıvırdığımı, hemen arkasından da; "Aman Allah muhafaza!" şeklinde kaçamak düşüncelerle olaydan sıyrılmaya çalıştığımı, itiraf etmeliyim..

***

İçerik olarak, bizi kendi kendimizle uğraştırma kabiliyeti bir yana, filmin siyasi tavrı da çok önemli. Virüsün yerine bir an için terörü koyduğumda; senaryonun, hemen yanımızda cereyan eden Irak Savaşı'nı bize kolayca hatırlatan bu alegorik anlatımı, filmi gözümde daha da bi değerli kılıyordu.

Amerikan ordusunun, birilerini bir şeylerden kurtarmak için burnunu soktuğu her yerde ve her işte beceriksizce boka bulandığını, hem kendisini, hem de dünyayı zora soktuğunu -hem de "alt tarafı" bir korku filminde- daha başarılı nasıl anlatılabilirdi ki?.

***

Bu henüz "taze" yönetmen, biçim olarak da başarılı bir sınav veriyor.
Film, türüne layık şekilde, karanlık bir atmosfer içinde tempoyu da düşürmeden ilerlerken; her sahneyi mükemmelen destekleyecek kalite ve dozda kulağımızı dolduran, düşen gerilimle de sakinleşen sert -kaya gibi- müziğiyle de dikkat çekiyor.

Özellikle saldırı gibi çok hızlı sahnelerde, sabit olmayan, oyuncular kadar hareketli hatta savruk kamera kullanımı da, filme bir başka etkileyicilik sağlıyan unsurdu. Böylesi bir kamera hareketi, net olmayan, sürüklenen -daha gerçekçi- görüntüler sağlıyor; bazı -kesilme ya da parçalanma gibi- flu dehşet görüntülerinde, iç burkan ses efektleri öne çıkarak, seyirciye olayı tam anlamıyla hissettiriyordu.

***

Hiç de mutlu bitmeyen finaliyle, müstakbel üçüncü filme de gayet açık bir kapı bırakan bu karamsar film, elbette bir başyapıt falan değil; ancak yönetmenin de büyük katkılarıyla kendini ve seyircisini ciddiye alan, türünün oldukça başarılı bir örneği..

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...