19.11.2007

Little Miss Sunshine :: Kaybedecek Olsan Bile Denemelisin




Neredeyse her Amerikalı gibi kafayı "başaran-başaramayan"a (ya da kazanan-kaybeden) takmış bir baba; kocasının bir "kazanan" olmasını sabırla bekleyen ve bu arada -hemen her kadın gibi- ailenin birlik ve de beraberliğinden sorumlu elemanı bir anne; kadın ve uyuşturucu müptelası, hatta bu nedenle de huzurevinden şutlanmış bir acayip dede; savaş uçağı pilotu olana dek konuşmama yemini etmiş Nietzsche hayranı liseli bir oğul; en büyük amacı "bir güzellik yarışmasında birinci olmak" olan evin minik "cimcime" kızı; ve bu ailenin -mecburiyetten- yeni elemanı, intihardan yeni çıkmış Proust uzmanı "gay" bir dayı..

Şu saydığım, neredeyse "karikatür" tiplerden ibaret tüm bireyleriyle, "Amerikan Rüyası" denen meşhur nimetten pek yararlanamamış bu aile; evin küçük kızını, bulundukları yerden ülkenin bir başka ucunda düzenlenen "Little Miss Sunshine" yarışmasına acilen yetiştirme göreviyle karşı karşıyadır.

Bu göreve pek de istekli yanaşmayan, baştan aşağıya problemli aile bireyleri, şartların zorlamasıyla, "mecburi" bir yolculuğa çıkmak üzere en az aile kadar arızalı bir minibüse doluşurlar.




Filmi izlemeyen biri yukarıda başlangıcı anlatılan bu eğlenceli hikayeden kötü bir film çıkmasının zor olduğunu düşünebilir; ancak bugüne dek ne şahane senaryolu, nice kötü filmlerle karşılaşmış -naçizane- yazarınız, -hemen söyleyeyim ki- biraz da temkinli gittiği bu samimi filmden "samimi" bir mutlulukla ayrılmıştır..

Aslında hüzünlü, ancak tuhaf bir şekilde de komik başlayan ve aynı hüznü içinde barındırarak gelişen bu eğlenceli / heyecanlı öykü; yarattıkları tiplerinin hakkını veren oyunculuklarla ve elbette onların başarılı yönetimiyle, izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Hatta filmin finaline doğru artık o aileden biri oluyorsunuz (ya da en azından ben öyle hissettim).




"Aile bireylerinin, yaşadıkları iyi, -daha çok da- kötü bir takım olaylar sonucunda kenetlenip, sevgiyle zorlukları yenmeyi başarmaları" bâbında bir ana motifden yararlanan filmimiz, haliyle çok yeni ya da bilinmeyen bir şey anlatmıyor.

Hal böyleyken, bu filmin çekiciliğini sağlayan unsur; orijinallik kaygısı olmadan, belki de hepimizin başından geçebilecek "sıradan" bir öyküyü, hiç de sıradan olmayan çarpıcı ögelerle süsleyip, önümüze koymasıdır.

Çocuktur, ailedir, sevgidir falan derken, sakın filmimizi -hafta sonları televizyonun gündüz kuşağında gösterilen- o "naif" Amerikan aile filmleriyle karıştırmayın.
Aksine bu yapıt, tam da oradaki geleneksel Amerikan ailesine ve onlardan oluşan muhafazakar / ikiyüzlü topluma, -komediyle karışık- sert bir eleştiri getirmekte; ve bunu yaparken de tüm "abartılı" görünüşüne karşın gayet inandırıcı olmaktadır.




"Kaybeden; kaybetme korkusuyla denemeye dahi cesaret edemeyendir. Deneyen kişi 'kaybeden' değildir."

Kanımca, "Anti-ermiş" dedenin torununa söylediği bu özlü söz, pek "ciddi" görünmeyen bu ilginç yol hikayesinin vermek istediği en ciddi ve önemli mesaj idi.

Ayrıca -tüm ağır aile eleştirisine rağmen- filmin sonunda kişiyi düşünmeye sevk eden; "kaybeden de olsan, önemli olan içinde yer alabileceğin bir ailenin olmasıdır" ana fikrini de unutmadan buraya iliştireyim.





Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...