19.11.2007

Mutluluk



Son zamanların sinema modası olan farklı kültürlerin, benzemez yaşantıların "kesişme"si bu filmin da ana mevzuu; tıpkı bir süre önce izlediğimiz Oscar adayı "Babil" ya da Paul Haggis'in Crash'i gibi..
Babil'de dünya üzerindeki değişik ülkelerin birbirinden çok farklı yaşantıları, anlayışları ekseni oluştururken; diğer film Crash'de ise A.B.D. gibi resmi ya da gayriresmi yoğun göçmen alan bir ülkedeki "yerliler"le, yeni gelenler arasındaki derin farklar vurgulanır..

Hal dünyada böyleyken, "Mutluluk", onlara aslında pek benzemeyen, ülkemizin çok daha acı -hatta yüz kızartıcı- kesişmelerini, adeta bir tokat gibi bir kez daha yüzümüze çarpıyor.. 
Evet, yüz kızartıcı.. Çünkü filmdeki, aynı teknede hayatları kesişen insanlar, asırlardır aynı "Anadolu" gemisinde hep yan yana yaşamışlardır ve bunca yıl sonra bile ne yazık ki onlar, "üniter" bir devletin birbirlerinden bihaber çocuklarından ibarettirler..

Film, devletin anayasasına değil de, töre denen "baba" yasalarına titizlikle uyan insanların yaşadığı, yurdun doğusundan bir yerden görüntülerle başlar..
Hayatının baharındaki Meryem kız, bir gölün hemen kenarında çamurlar içinde baygın, bacaklarından aşağı kan sızar vaziyette, çobanlarca bulunur..
Ailesine teslim edilen kızın, anında "kirletilmiş" olduğuna karar verilerek, namussuzluk suçuyla idamına hükmolunur..
Pek bir namuslu, pek bir pirüpak köylülerin önünde şimdi halledilmesi gereken gayet mühim bir mesele vardır; bu kirletilmiş kızı kim, nasıl temizleyecektir?.




"Mutluluk", bir "pislik" tarafından tecavüze uğramış, yetmezmiş gibi ölümlerden ölüm beğendirilen tertemiz yürekli, pırıl pırıl beyinli Meryem'e ve onun celladı seçilmiş hassas ruhlu komando Cemal'e ne kadar da uzak bir kavram..
Bu gencecik çocukların içine düştükleri dünya, filmin adıyla nasıl da çelişiyor; çok açık ki onlar -kendilerine pek yabancı- mutluluğu değil ölmemeyi / öldürülmemeyi amaçlıyorlar..
Belli ki o topraklarda bir kardelen misali yetişen o insancıklar için mutluluk, hemen kuruyup gitmemekten ibarettir..




Bir de "tuzukuru" profesör, İrfan Bey'imiz var; işten, güçten, "sosyetik" karısından sıkılmış, hayatın anlamını ya da mutluluğu bulmak üzere özel teknesiyle mavi tura çıkmıştır kendileri..
Belki çoğu kişi tuhaf karşılayabilir fakat, ben bu zengin ama huzursuz adamı Zülfü Livaneli'ye benzettim..

Kendisi konusunda bir uzmanlığım yok, yanılıyor da olabilirim, fakat yazılarından edindiğim izlenimim sonucu benim gözümde Zülfü Livaneli; bir yandan olan bitenlerin kökeninde ne olursa olsun derinliğine inmeden, her meselenin iyilikle, güzellikle çözüleceğine inanan bir "sevgi kelebeği"yken; öte yandan da, sorunlara klişe çözümler öneren biraz didaktik bir kişiliktir..


Okumadım ama Livaneli'nin kendisi seyredip onayladığına hatta çok beğendiğine göre, filmin romana bir aykırılığı bulunmamakta.. 
Oysa film, tv dizilerinde dahi defalarca işlenen malum bir konuyu tekrar ısıtıp önümüze koyarken; -yukarıda kısaca bahsettiğim- yazarın olaylara bakış anlayışından kaynaklanan bazı sığlıklar da, filmden tatmin olmayı engellemekte..

Her şeyden çok, başarılı bir aksiyon filmi olması için çabalanmış filmde, "yeni" olan tek bir husus yok; yöresel tecavüzler, töresel cinayetler, lüks hayattan sıkılan zenginlerin şımarıklıkları, bikinili -ki bikini şart-, işveli kentli kızlar, terk edilmiş bir kadının şeytani kıskançlıkları..
Daha fazlasını saymamıza gerek olmayan bütün bu ezberlediğimiz "yeşilçam klişeleri", filmi, özellikle kaliteli görüntü yönetimiyle birlikte, ne yazık ki cilalı bir seyirlikten öteye taşıyamıyor..



Hiçbir filmini görmediğim daha doğrusu "tacir-yönetmen" imajı nedeniyle görmekten kaçındığım Abdullah Oğuz için, bu senaryo, yönetmenini; yönetmen de filmini bulmuş, diyebiliriz..

Mükemmel görüntü yönetimiyle birlikte ses ve müziğin yetkinliğine, şu sıralar çoğu türk filminde rastladığımız başarılı oyunculuklara bu filmde de tanık olduğumuzu belirtirken, yukarıda yazmaya çalıştığım kimi olumsuzluklara rağmen yine de belli bir estetiği yakalamış olan Mutluluk'u izlemenizi öneririm..

Yeri gelmişken, son olarak, şu bir kaç yılda Türk sinemasının geldiği düzeye bir yandan gururlanırken, bir yandan da hala inanamadığımı söylemeliyim..
Bir sürü artısı olmasına karşın, bu filmi olumsuz eleştirmeme imkan veren böylesine bir nicelik ve nitelik yükselmesine tanıklık etmek, bir Türk sinemasever olarak gurur verici..



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...