21.11.2007

Persepolis


*****

Televizyonda yayınlanan ve severek izlediğim çizgi filmlere diyecek lafım yok... Gelgelelim, "Çizgi film (animasyon) seyretmek üzere sinemaya gitmek." fikrine bir türlü alışamadım.

Başta yine direndiysem de, aylardır her yerde o kadar çok methini duydum ki sonunda "gitmemek olmaz" hükmüne varıp, Persepolis'i görmek için sinemaya vasıl oldum. İyiydi, güzeldi, hoştu...

Filmin, Marjane Satrapi'nin aynı adlı çizgi romanından uyarlanmış olması animasyon olarak çekilmesinde en önemli etken olmalı. Öte yandan, bu kadar uzun bir süreci ve bir ülkenin ve bir kızın başından geçen bunca "acı ama gerçek" olayı bir filme "zorlamadan" sığdırabilmek için animasyon, belki de iyi bir yöntemdi diye de düşünüyorum. Tüm bunlara rağmen bendeniz -sırf çizgi film olmasından ötürü- yine bir “garip” tatminsizlik hissiyle, salondan ayrılmayı başardım yahu!.

"Keşke bu oldukça çarpıcı senaryoyu 'normal' yollardan peliküle geçirselerdi. Şu eğri-büğrü çizgilerden ibaret dünya gerçek olaydı.." gibisinden düşünceler geçti kafamdan.
Büyük ihtimal saçmalıyorum, ama durumum bu işte...

Neyse.. Bu türün "fanatik" meraklılarından özür dileyerek, komşumuz İran'ın dününü ve bugününü şirin bir kızın gözünden anlatan filmimizin konusuna geçeyim.

Benim de yetiştiğim bir zamanlar, hayatına giren Prenses Süreyya ve Farah Diba gibi kadınlarla ülkemizde anılan İran şahının, babasını tanırız başlangıçta. Baba şah, önce ordu kademelerinde yükselmiş, sonra da bi güzel ihtilalini yapmıştır. Amacı işe başlarken pek güzeldir: "Atatürk gibi cumhuriyet kuracağım. İran'da Türkiye gibi modern olacak." Falan der. Ancak kahrolası dış güçler durur mu?

İngilizler: "Yaa bırak allah aşkına!. Ne yapacaksın cumhuriyeti, başkanlığı. Gel bu koca ülkeye kral ol, şah ol!. Seçimle meçimle uğraşma. Sonsuza kadar halkının başında kazık kak! Sen sadece petrolünü bize ver, gerisine karışma. Biz senin hep arkandayız, hiç merak etme." mealinde konuşarak adamın aklını çelerler.

Böylece "Şahlık Rejimi" başlar. Ülkede büyük kalkınma hamleleri yapılır. Baba şahtan sonra oğlu Rıza Pehlevi başa geçer. Bütün bu süreçte ülke, petrolün de sayesinde kalkınmakta, modern şehirler inşa edilmektedir. Kentlerde kadınların başları açık, etek boyları modaya uygundur. Parası olana, alkollü, alkolsüz her türlü yiyecek, içecek boldur. Avrupa'da ne varsa İran'da da vardır. Ancak en önemli iki şey yoktur: Halkın eğitimi ve refahın yaygınlaşması...

Belli bir kesim gününü gün ederken, geniş halk kitleleri fakir ve eğitimsizdir. Dinci mollalar kadar dönemin sol akımları da ülkede güçlenmektedir. Şahın kurduğu oligarşik yapı, özellikle komünistler üzerinde ağır bir baskı uygular. Kitlesel tutuklamalar, CIA destekli işkence uygulamaları ve idamlar yoğunlaşmaktadır.

Sonuçta, "Şah rejimini devirmek" amacı etrafında solcular ve liberaller, mollalarla dayanışma içine girerler. Şah devrilir... Şahlığın yıkılması, aralarında küçük kahramanımız Marjane ve "solcu" ailesinin de bulunduğu büyük kitleler tarafından elbette sevinçle karşılanır.

Seçim yapılır. Sandıktan ezici bir çoğunlukla Ayetullah' a bağlı "Mollalar Rejimi" çıkar.
Aydınlarca, "Ne yapalım ki, din ve gelenekler halk için hala çok önemli." analizleri yapılır. "Bu bir demokrasiye geçiş sürecidir, ilerde her şey düzelecek." diyerek kendilerini avuturlar.

Bütün bunlar size de biraz tanıdık geliyor mu?. “Allah sonumuzu benzetmesin.” duasıyla anlatmaya devam edelim.

Bu arada "İran-Irak Savaşı" patlar. İran, çok uzun sürecek sancılı bir döneme girer. Ve sonuçta gayet net olarak anlaşılır ki, mollalar "yol arkadaşı" aydınları bi güzel kullanmışlar, yolun varılan "karanlık" sonunda da onları bi kenara atmışlardır. Bu dönemde asılan, kesilen aydınların sayısı şah dönemine rahmet okutacak çokluktadır.

Saçlarının ucunu göstermeleri bile yasaklanan kadınlara ağır baskılar yapılır.. Kara sakallı, cahil devrim muhafızları, her fırsatta kadınları aşağılarlar. Dekolte olmasa da dikkat çekici ya da renkli giysiler giymeleri erkekleri tahrik edici olduğundan kesinlikle yasaklanır. Açıkça emretmeseler bile onları sosyal hayattan çıkmaları için zorlarlar.

Kadınla erkeğin sokakta el ele dolaşmaları dahi yasaktır. "İnsanlar sadece evlerinde özgür olabildikleri bir hapis hayatı yaşamaktadır." diyeceğim ama, eğlence, müzik ve ev partileri yasak olduğundan bu hususta şüpheli görülen evlere polis her an rahatça girip baskınlar yapabilmektedir. Satış ve içme yasağı getirilen alkollü içecekleri halk, evlerinde imal etmeye başlamıştır. Vesaire, vesaire...

Persepolis filmi, hiçbir şey anlatmasa bile sırf İran'ın bu yakın geçmişini -Marjane vasıtasıyla- bugünün gençlerine ya da bu konuda fazla bilgisi olmayan herkese verdiği bu “ibretlik” tarih bilgisiyle önemli.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra öyle anlaşılabilir belki, fakat film sadece İran'da yaşananları anlatmaz. Kızımız Marjane’nin yıllar içinde, kendisiyle, ailesiyle, arkadaşlarıyla, erkeklerle, aşkla ve elbette ülkesiyle ve de dünyayla olan ilişkilerini de irdeler. Bir “küçük peygamber” olarak Allah'la olan fırtınalı ilişkisini de unutmayalım...

Yine de, İran'da şeriatın yerleşmesine doğru giden yolda olup bitenleri göstermek, elbette filmin asıl endişesidir. Bu cümleden olarak film bendenize, mizahi bir genel havada, "Tehlikenin farkında mısınız?" deyu sorar gibi geldi...

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...