9.02.2008

Telmaşa Eleştirmenin Fevkalade G-Mall Serüveni




SiyahKahve'nin gayrıresmi sinema eleştirmeni ve sarı basın kartı hamili olmayan (Çakma da diyebilirsiniz.) muhabiri olarak bir filmin "basın tanıtımı"na ilk kez katılma maceramı dikkatli arkadaşlar hatırlayacaktır.
Yine ilk kez hazır bulunma şerefine nail olduğum bir filmin "basın gösterimi"ni ise -müsaadenizle- şimdi anlatacağım..

Tanıtımı yapılan o film "Cennet" idi ve gösterimi Ocak ayına planlandığı halde (Korkarım ki şanssızlıkları beni de ağırlamış olmalarındandır.) iki kez falan ertelenerek, sonuçta Nisan' ın bilmem kaçına falan kaldı..

Gösterimine katıldığım "Son Ders" ise -büyük konuşmayayım ama- bu hafta sonu hayırlısıyla vizyona girecek..

Şekip patronun izni ve Ebru Özyurt hanımefendinin kavliyle haftalar öncesi kesinleşen bu insanlık için bir hiç, ancak kendim için pek mühim adımı atmanın heyecanı gittikçe doruğa yükseliyordu.. 
Ki Pazartesi gününü henüz idrak etmeye başladığımız bir zamanda -yani sabahın köründe- kendimi Kabataş vapuruna attım ve o an, mutlu sona biraz daha yaklaştığımı hissettim..

Kelimenin tam anlamıyla tıklım tıkış 8:30 vapuru hareket ettiğinde ben oturuyordum ama etrafımda yüzlerce kişi ayakta dikilmiş duruyordu.
Çok geçmeden, tüm bu genç ya da yaşlı "işinde gücünde" kadın ve erkeklerin tamamının her gün, -aynen- hep birlikte bu vapura doluştukları gibi bir izlenime kapıldım.. 

Hemen peşinden, bu insanların -aralarında pek konuşmasalar da- kutsal bir birliğin "teklifsiz" üyeleri olduklarına ve bencileyin hem "boşta gezer" hem de yerlerini işgal etmiş bir adamı anında gözünden tanıyabileceklerine dahi karar vererek, kendimi huzursuz etmeye başladım..
Bu içsel durumum nedeniyle, “kaçamak bakışlarla çevredeki güzel kızları süzme” zorunlu görevimi kısa kesmiş; siyah beyzbol şapkamı biraz daha öne doğru çekip yarı uyur, yarı meditasyon yapar vaziyette Kabataş'a vasıl olmuştum..

İskeleden gösterimin yapılacağı G-Mall'e on-on beş dakikalık bir mesafe vardı ve benim asıl merakla beklediğim "ikramlar faslı" -programa göre- film öncesinde saat dokuz buçukta başlayacaktı.

 Oysa saat henüz dokuza bile gelmeden karaya ayak basmıştım..

"Gösterecek filmim var" diyene koşarak icabet eden biri gibi görünmemek için, günler öncesinden almış bulunduğum, "görmüş geçirmiş bir film eleştirmeni havasıyla mekana dahil olmak" kararım, aklıma geldi.. Bu bilinçle, Dolmabahçe'den Maçka'ya doğru ağır çekimde tırmanmaya başladım..

G-Mall'ın kapısına dayandığımda yelkovan henüz 6’nın üzerine gelmemişti..Ancak, bu bir nevi “ilk milli olma” heyecanına daha fazla kayıtsız kalamazdım..
Bir hışımla binadan içeri daldığımda ilk ikilemimi bir üst kata çıkacak merdivenlerin başında yaşadım..Önüme bir normal merdiven, bir de onun uzağında bir yerde hareket etmeden duran "yürüyen merdiven" çıkmıştı..


Önce normal merdiveni deneyeyim dedim, sonra bunun hiç de profesyonelce görünmeyeceğini düşünerek, şimdilik hareketsiz ama -bi şekilde- yürüme ihtimali olana yöneldim..
Ancak o meretin yanına vardığımda yürümeme ihtimalini düşününce hemen duraksadım.

 İçim hafiften kararmıştı.. Belli ki, bu oldukça yüksek basamaklı metalik merdivenleri çıkarken bedenimin alacağı tuhaf ya da komik biçimler, normal merdiveni çıkarkenki olası "amatör görünümlü" halimi bana mumla aratacaktı..

Biraz da, ortamda pek kimselerin olmamasından kaynaklanan bir cesaretle, yürüyen merdivenleri denemeye -kendimden hiç beklemediğim bir çabuklukta- karar verdim..

 Akıllı merdiven, üstüne şüpheli adımlarla çıkan bu ikircikli adamı hiç kaale bile almadan, bilinçli bir emekçi ciddiyetiyle işini yaptı..
 Bir anda kendimi, hazırlıklarını henüz bitirmekte olan Ebru Hanım ve diğer ev sahiplerinin karşısında bulmuştum..

Ebru Hanım beni simaen tanıdıysa da nereli olduğumu hatırlayamadı; "Siyah Kahve" deyince gözleri parladı ya da bana öyle geldi..

Sanırım ilk teşrif eden kişi olmam hasebiyle olmalı oldukça içten ve sıcak bir karşılamaydı.. Ki bu da, üstümdeki gerginliği biraz olsun atmama sebep oldu..

Hemen boş bir masaya yerleşip, guruldamakta olan midemin sesine kulak vererek ortadaki büfenin tezgahında sıralanmış nefis görünümlü sandviçlere doğru yöneldim..
Önce bir kağıt bardakta sallama çay, sonra da salam-kaşar-domates ve bir takım sürülmüş soslar ihtiva eden bir sandviç aldım.

 Aslında -hazır ayaktayken- ikinciyi de alacaktım ama SiyahKahve'nin asaletine daha başlangıçta halel getirmemeyi de düşünerek kibar olmayı seçtim ve yerime oturup mümkün olduğu kadar "cool" bi tavırla kahvaltımı etmeye başladım..

İlk dakikalarda her şey olumlu ilerliyor, özüme, zihni olarak dışardan baktığımda kendimi oldukça profesyonel bir yazar olarak görüyordum.. Fakat çok geçmeden..


Evet.. Çok geçmeden, kendime ilk darbe yine benden geldi.

Çaydan ilk aldığım yudum zehir gibiydi.. Tahmin edeceğiniz üzre çayıma şeker yerine tuzu boca etmiştim..

Tamam, tahtadan "sözde" çay kaşıklarının yanındaki bardaklara konmuş, kağıttan tuz torbalarının üstünü okumamış olmak benim suçum olabilir. Peki, bir başka bardak içindeki aynı renk ve şekildeki şeker torbalarının yanına -sabah kahvaltısında- tuz koyan zihniyetin hiç mi günahı yok..


Ne desek boş.. Gerçi ben bütün bunları şimdi klavye başındayken düşünebiliyorum.. Takdir edersiniz ki, o andan sonra, zaten pamuk ipliğine bağlı cool halimi bir daha asla, az önceki seviyeye getiremedim..
Yine de, artık nasıl bir cesaretle akıl ettiysem, tuzlu çayı sonuna kadar içmeden bir yenisiyle değiştirebildim..Tabii, -ne gerek varsa- büfeci çocuğa mazeret bildirerek..

 Onun açıkça, "salak" diyen bakışları dışında, olayı zararsız atlatmamın “manasız” sevinci içindeydim..

Tekrar yerime ve dış dünyaya döndüğümde ortamın basbayağı kalabalıklaştığını fark ettim..
Türkiye'nin (Simaen tabii.) tanıdığım tanımadığım tüm sinema yazarları -eksiksiz- teşrif etmişlerdi..Oturacak yer bulmak mümkün değildi..


İzninizle olaya kendimi de katarak (Kısa bir süre için.. Lütfeen.) söylersem: Duayenimiz Atilla Dorsay ve ekürisi Alin Taşçıyan'ı hemen yan masada gördüğümde, "bu iş tamamdır." dedim.

 Tam olarak yüzlerini bildiğim bu ikisi dışında, yarım yamalak hatırladıklarımın adlarını veremeyeceğim. Ancak adını bir türlü anımsayamadığım, Hollywood yıldızlarıyla yarışabilecek güzelliğiyle mekanı ışıl ışıl yapan o sarışın bayan eleştirmenimize buradan saygılarımı sunuyorum.. Kabulü ricasıyla..

Her yeni gelen -ben hariç- mekandaki herkesle selamlaşıp, kucaklaşmakta ya da enseye tokat, sırta dirsek geçirmekteydi..

Oturacak yer kalmayınca, artık benimle daha sık aralıklarla göz göze gelmekteydiler.
 Zavallı yazarınız, "kim bu, bir masa iki de sandalye işgal etmiş melun yabancı" bakışlarını kahramanca savuşturuyordu ama, gelin bir de kendisine sorun..
Bu rahatlıkla otuz-kırk kişiyi bulan sinema entelijansiyasını bir arada gördüğünde, ne yaparsa yapsın asla onların aralarına giremeyeceği gerçeğine bir kez daha toslamıştı şu deli gönül..

Bu kırk eleştirmen arasında, kendimi, gizli bir tarikatın toplantısının ortasına yanlışlıkla düşmüş bahtsız biri gibi görmeye başlamıştım..

 Giderek durumum iyice güçleşiyor, bir an önce şu lanet gösterinin başlaması için -bilmediklerim de dahil- dualar ediyordum..

Duaların bir faydasının dokunduğunu sanmıyorum, çünkü zaten vakit gelmişti: "Gösteri Zamanı!."


Zamanla diken halini almış sandalyeden “çilekeş” mabadımı bir hamlede kurtararak hemen yandaki salona süzüldüm..
İlk kez bir filmin basın gösteriminde bulunmanın, ilk kez onlarca eleştirmenle birlikte bir filmi izlemenin heyecanıyla dopdoluydum.

Ve -yine- ilk kez geldiğim G-Mall'ın yumuşak, konforlu koltuklarına kendimi gömmek suretiyle filmi izlemeye başladım..

Mevzuyu daha fazla uzatmadan hemen söylersem: Film şahaneydi..

Onu da bi ara yazacağım elbette. "En azından o nefis sandviçlerin hatırına bunu yapmalıyım" diyerek, son esprimizi de böylece icra etmiş olalım..

Film bitmiş, yazarlar salondan çıkıp tekrar fuaye mekanında meclisi oluşturmuşlardı.. Herhalde, son değerlendirmeleri yaptıktan sonra bir kaç drink daha alıp, bir sonraki toplantıda tekrar buluşmak üzere mekandan ayrılacaklardı..


Ben haliyle, aynı bunalımlara düçar olmamaya kararlı, Ebru Hanım'ın elime tutuşturduğu sidi ile kendimi bir an evvel sokağa attım..
Bağırmadıysam da, içimdeki ekranda akan "oh be.. dünya varmış." repliğiyle, Maçka yollarına vurdum kendimi yine yapayalnız..


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...