18.05.2008

O... Çocukları


Noktaların yerine uygun harfler getirildiğinde oluşan, küfür olarak bildiğimiz bu -gayet dikkat çekici- tamlamayı ad olarak seçmiş film, -öncelikle- bu özelliğiyle merak uyandırıyor..

Eğer filmin hikayesini okursanız, bunun -sanıldığı gibi- bir küfür olmadığını anlıyorsunuz..

Kendilerine böyle kaba bir şekilde hitap ediliyor olsa da- gerçekten de o, dünyanın en eski mesleğiyle iştigal eden kadınların / kadınlarımızın boy boy çocuklarıdır filme konu olan..
Biraz kara kaderine razı, daha çok da öfke dolu bir ifadeyle kendi kendilerine -kolayca- 'orospu' diyebilen kadınların çocukları..

'Gönüllere taht kurmuş' Beynelmilel'in senaristi Sırrı Süreyya Önder imzasını görünce -ilk filmini ister istemez referans kabul edip- yine iyi bir film seyretmek üzere salonda yerimi aldım..

Zaman, yine 12 Eylül 1980'in hemen sonrasıdır.. Tek suçları "insanları sevmek" olan, -bir güzel hayalin peşine büyülenmişçesine düşmüş- gençlerin, zulüm, aşağılama ve işkenceyle, zindanlarda kırıma uğradığı kara günler..




Beynelmilel'in askeri yönetimi tiye alan ve de 'acıyı bal eyleyen' alaycı ama yumuşak üslubu bu filmde bulabilmek zor..
Belki bunun sebebi, olayın polise intikal etmiş bu bölümünde, gaddarlığın adeta zirve yapıyor olmasıdır.. Belki de, her bakımdan ciddi- o dönemin, Beynelmilel'de yeterince sertlikte ele alınamamasının bir telafisidir, şimdiki bu sert üslup..

Burada da mizah vardır.. Ancak filmin, mizahı, işkencenin en beterini, en kanlısını hain gomonistlere uygulayan polis üzerinden yapması da beklenemez.. 

Ayrıca İstanbul'un o şekil gevendeleri de yoktur.. Benzerleri olsa bile çalgıcılar, sıralarını savmışlardır da artık..
Şimdi bu durumda, hem karanlığa gömülmüş umudu yükseltmek, hem de hikayeye lezzet katacak mizahı yapmak sırası orospulara ve onların çocuklarına kalmıştır..






Mehtap Anne’ nin Yeri

Gencecik kardeşi Filistin askısında son nefesini vermiş, kocası da aynı iğrenç tezgahta işkence gören bir devrimci kadın, küçük kızıyla birlikte kalakalmış, sığınacak yer aramaktadır..
Polis, bir an evvel aynı işlemlerden geçirmek üzere onun da peşindedir.. Çaresiz kadının ise tek amacı vardır: Kızıyla birlikte yurt dışına kaçıp kurtulabilmek..
Kendisini -bi şekilde- İtalya' ya atabilmeyi başarırsa da, biricik kızını, -İstanbul'da güvenebilecekleri tek dostları olan ‘lümpen’ Saffet’in vasıtasıyla- Mehtap Anne'nin yanına bırakmak zorunda kalır..

Mehtap Anne, çevredeki ‘hayat kadınları’nın çocuklarına bakıcılık yapan, aynı meslekten kendini emekli etmiş, -en azından- çevresinden saygı gören, ‘görmüş geçirmiş’ bir kadındır..

Babayla ilgili herhangi bir umut kalmamıştır.. Peki, çocuk ve anne birbirlerine kavuşabilecek midir?.
Bu kavuşmayı gerçekleştirme misyonuyla İtalya'dan İstanbul' a gelen -yarı Türk, yarı İtalyan- şan öğrencisi Donatella, burada nelerle, kimlerle karşılaşacaktır?.
Hayatını, dönemin bilumum yasa dışı işlerinden kazanan, Mehtap Ana'nın büyütmesi Saffet'in yaşantısında –gelişen olaylar sonrası- nasıl bir değişiklik olacaktır?. 

Dallas dizisinden etkilenerek kızına Sue Ellen adını vermiş ‘O… Hatice’, çiğnediği –kahrolası- töreden kaçıp sığındığı bu evde, daha ne kadar saklanabilecektir?.
Peki, en büyük hayali 'müstakbel' kocasıyla akşamları televizyonda dizi seyretmek, ya da beraberce sinemaya gitmek olan Mehtap Anne, o ‘ideal’ herifi bulabilecek midir?.


Hızımı alamadım valla!. 

Hadi izninizle son bi soru daha sorayım: En azından bütün bu soruları yanıtlayabilen bir senaryodan oluşan filmin ilgi çekmemesi mümkün müdür?.





Happy End’siz Bitmem Ağbi

İlgi çekmemesi elbette mümkün değil ama böyle bir senaryodan illa ki ‘dört dörtlük’ bir film çıkar demek de -gördük ki- mümkün değilmiş..

Oysa ‘O... Çocukları’, çok güzel açılıyor, güçlü bir şekilde ilerleyerek, anne ile kızın, Mehtap Anne'nin yanına sığınmasına kadar başarıyla akıyor..
Daha sonra, o evdeki -hüzünlü ama sıcak, duygusal ama komik- havayla film, ‘idare’ ediyor ve -olayların gidişi icabı- tansiyonun giderek artması beklenen finale doğru da yalpalamaya başlıyor..
Ne oluyorsa oluyor, -sanki- senarist, yönetmene: "Bak birader!. Buraya kadar getirdim ama bundan sonrasında ben yokum. Başınızın çaresine bakın." demişçesine, film -tuhaf bi şekilde- sıradanlaşıyor..

Ne diyeyim.. Anladığım kadarıyla- “çocuklar ağlamasın, gençlerin umutları kararmasın” gibisinden hoş dilekler uğruna fazlasıyla zorlama kurgulanmış final, filmin tamamına yazık etmiş..

Son olarak, üstün bir performansla (Tek başına desem –valla- başım ağrımaz.) filmi omuzlarında taşıyan Demet Akbağ'ın, doğal, usta ve sevimli oyunculuğundan; salonu yerlere yatıran, misal: "Mememin altına artık değil kalem, Milli Eğitim Bakanlığını bile koysam yine de durur.." gibi esprilerinden bahsetmezsem, filme -bir de ben- yazık etmiş olurum ki, gönlüm de buna razı olmazdı doğrusu..

O değil de, sinema gişesinden bilet alırken filmin adını 'sansürsüz' telaffuz ederek: "Orospu çocuklarına iki bilet.." diyebilecek ‘doğrucu ve cesur’ seyirciye ve de muhatabı, ‘soğukkanlı’ gişe elemanına ise buradan saygılarımı sunuyorum..



3  /5



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...