6.08.2008

Abdullah Gül ve Ben


Şu rüya denen şey ne kadar da tuhaf değil mi?.
Yazıya böyle girişime karşılık: "Hah.. ne doğru bi tespitte bulunmuşsun.. Rüya hakkında kimsenin aklına gelmeyecek bir neticeye varmışsın.." mealinde alaycı sözlerinizi duyar gibiyim..
Alay etmekte alabildiğine özgürsünüz fakat son gördüğüm "tuhaf ötesi" rüyamı anlatırsam, böylesine malumu ilam eden bir klişeyle yazıma başlama ihtiyacı duyma tercihime belki hak verirsiniz..

Rüyalarımda (Bunlara rahatlıkla kâbus da denebilir ama hemen hepsi böyle olunca şahsen rüyasız kalmamak için ben bu gördüklerime rüya demeyi tercih edeceğim..) çoğunlukla acı çekerim.. Kolayca yapılacak bir şeyin illâki beni zorlayan versiyonunu denerim.. Zorluk yoksa yaratırım, yoluma türlü engeller çıkarırım, zorlanırım, nefessiz kalırım, resmen biterim..
İşte "rüyam" dediğim şeyler genelde bu minval üzre başlar ve biter..

Bu sabaha karşı gördüğümün de bunlardan farkı yoktu ama oldukça renkli sayılırdı, hatta hoşuma gidecek sahneler dahi barındırıyordu..

Tırmandığım dik yokuş, doğduğum ve gençliğimi idrak etmeye başladığım ilk yıllara kadar da yaşadığım Kasımpaşa' da olmalıydı.. Düz yolda yürüsem şaşarım zaten..
Sadece -büyüklerimizin dediği gibi "eşek osurtan" tipinde- bir yokuş olsa iyi; her tarafında beliren irili ufaklı çukurlar, "kara delik" olarak tarif edebileceğim içine insanlar ya da koca koca arabaların düşüp kaybolduğu oluşumlarla dolu adeta bir cehennem simülasyonu.. ('Simülasyon' burada hafif kaldı ama yazıya hafiften entel bir hava verdiği için silmeye kıyamadım..)

Böyle cehennemvari bir yokuş ve nedense -ya da orada ne bok varsa- soluksuz bi şekilde, dur durak bilmeden, yokuş yukarı çıkmayı kendine misyon edinmiş bendeniz..
Kıçımdan (Çok afedersiniz..) ter damlaya damlaya bu meşum yokuşu tırmanırken belli bir "level" e gelmiş olmalıyım ki yanımda biri belirdi..
A.. Aa!. Abdullah Gül..

Yüzünde, bendeki -zorlanmadan mütevellit- sıkıntılı ifadenin zerresi bulunmayan Sayın Gül, bildiğimiz o güleç çehresiyle yamacımda bir yandan yürüyor, bir yandan da -ben- fakir yazarla sohbet ediyor..
Etrafında ne bir koruma, ne de herhangi bir kimse var.. Filmlerde falan olur ya- herhalde protokolden sıkılıp, kimselere görünmeden kendini sokağa atmış deyu düşünüyorum..

Neden Kasımpaşa, neden bu allahın belası yokuş?. Soruları pek aklımdan geçmiyor ama tek şeyden kıllanıyorum: Ben perişan haldeyken nasıl oluyor da kendileri gayet neşeli adeta fıkır fıkır bi şekilde yanımda seyirtebiliyor..
"Ya.. Düşündüğün şeye bak" diyorum kendi kendime.. "Yokuşun burasına helikopterle falan bi şekilde indirilmiştir.."

Ben bunları düşünürken Abdullah (Bu arada bayağı bi samimi olduk..): "Gel ağbi.. Ne böyle yıpratıyorsun kendini" deyip, koluma giriyor ve orada bi yerde peydahlanan bir asansöre birlikte giriyoruz..

Asansör dediğime bakmayın siz.. Meğer bu araç -rüya icabı tabii- bildiğimiz kat çıkan türden değil de yokuşu düz eyleyen, yolları bi çırpıda aşan fevkalade bir vasıta imiş..
Böylelikle, Abdullah' ın beni kıllandıran “neş’e dolu” sırrına da vakıf olmuş oluyorum..

Neyse.. Gördüğüm kadarıyla kaportası yamru yumru, iki kişilik bu asansöre güle oynaya biniyoruz..
Başta gülüp oynayan hep Abdullah ama bir süre sonra bu karşı konulamaz neşe beni de sarıyor. (Başta değindiğim, her zamanki gibi kötü başlayan bu kâbusun hoşuma giden sahneleri işte buraları..)

Asansör hareket ediyor, bir yerlere gidiyoruz ama nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok.. Aynen az önce çıkmaya çabaladığım o yokuşun sonunda ne olduğuna dair bir bilgi sahibi olmadığım gibi..

Nereden çıkarttı bilmiyorum ama birden Apo' nun elinde bir fotoğraf makinesi belirmez mi. (Samimiyetimizin ilerleyiş hızı dikkatinizi çekmiştir sanırım..)
Bu, elinde makine, beni, kendini, sağı, solu çekip duruyor..

Önce –nispeten- sakindi, fakat az sonra adama öyle bir coşku geldi ki sormayın.. Durmaksızın, neşe içinde hatta kendinden geçercesine şakır şakır deklanşöre basıp durmakta..
Ben artık onu takip etmekte zorlanıyordum.. Öyle ki bi ara onun yanağı yanağımda poz verdiğini hissedince, dehşetle irkildim..
Tamam, samimi olmuştuk ama o kadar da uzun boylu değildi..

Gerçi onu durdurabilmek zor da olsa mümkündü.. Boyu boyuma denk geliyordu.. Yani tam benim sıkletimdi.. Suratına şöyle iki tane yerleştirirsem büyük ihtimal durgunlaşırdı..
Ancak bu arada, onun bu gevşek hallerine bakıp yanılmamın hata olacağını, koskoca bir cumhurbaşkanıyla karşı karşıya olduğumu da düşünüyor, kendimi tutuyordum..

Sonunda bu aşırı kıpraşmaya dayanamadım: "Oğlum bi dur lan!." deyip kolundan yakaladım.
Bu biraz debelendi.. Ancak suratına yapışmış gibi duran o gülüş hala yüzündeydi: "Ne yaptın ağbi?. Deminden beri 36 pozu bitirmek için uğraşıyorum.. Hemen banyo yaptırcam.. Merak ediyorum.." dedi.
Ben de: "Haa.." dedim.. "Baştan söylesene Abdullah’ ım.. Kıpır kıpır halinden endişeye kapılmıştım ben de.."

Elindeki makineye baktım, dijitaldi.. Ensesine bi şaplak atmamak için kendimi zor tuttum: "Oğlum ne otuz altısı, ne pozu!.. Makine dijital.." dedim.
Abdullah hala gülüyordu: "Dicital mi?. Eee?."
Uyanmışım..


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...