28.10.2008

Tilda'yla Tanıştım Memnun Oldum


İstanbul Modern'in sineması, geçtiğimiz ay gösterdiği beş filmle, ünlü ve de Oscar'lı İskoç oyuncu Tilda Swinton’ı, bana ve diğer Türk sinemaseverlere tanıttı..
Etkinlik geçtiğimiz ay yaşandı ve ben daha yeni yazıyorum.. Bunun nedeni -sizin de hemen anladığınız gibi- dillere destan çalışkanlığım ve durdurulamaz tez canlılığımdır elbette..

"Madem ünlü, neden sen ve Türk sinemaseverler onu yeni tanıyor?" sorusu da aklınıza gelmiş olabilir.. Herkes için değil ama, bu soru aklına gelmiş olanlar için söyleyecek olursam: Bir.. Kendisini sinema yazarı sanan şu yazar kulunuz, seksenli yıllardan beri filmlerde oynayan Tilda hanımı -daha çok- son zamanlarda izlediği The Chronicles of Narnia'lardaki ve daha önceden de -hayal meyal olarak- Vanilla Sky'daki, nispeten küçük rollerinden hatırlıyor..

İkinci olarak.. Tilda Swinton'ın -özellikle- baş rolde oynadığı filmlerin pek popüler şeyler olmadıklarını ve bu yüzden de ülkemizde gösterime girmediğini; Türk sinemaseverlerin ve dolayısıyla şu fakir yazarın, bu yüzden kendisini yeterince tanıyamadıklarını ekleyeyim..

Bir seksenlik boyuyla, gizemli ve androjen görünümü birleşince, ilk bakışta adeta bir dünya dışı varlık imajı estiren sanatçıyı, bu etkinlikte gördüğüm iki filmiyle tanıdığıma o kadar memnunum ki..
Bu başrollerle, hem onun çok iyi bir oyuncu olduğunu gözlemledim; hem de o beni, tam anlamıyla eğlendiğim, Orlando (1992) ve Teknolust (2002) adlı, şahane güzellikte, iki filmle tanıştırmış oldu..

Bu filmleri, Eylül ayının -müsait olduğum- iki perşembe akşamı, İstanbul Modern'in pek büyük olmayan salonunu tamamen doldurmuş, yüzde doksanı genç insanlarla birlikte izledim..
Tesadüfe bakın ki, perşembe günleri müzeye giriş, ücretsiz değil miymiş?
Hay allah!.
Böylece, iki filmi de, gayet rahat, hatta şahane bir ortamda, bedavaya izlemiş oldum..
Allah İstanbul Modern'in ve Eczacıbaşı ailesinin tuttuğunu altın etsin; ayrıca, Koç ve Sabancı ailesi mensuplarına da, hiç değilse ayın bir günü, müzelerine girişi bila ücret yapmaları hususunda, akıl fikir ve de alicenaplık ihsan eylesin.. Amin..

Hep Kendini Oynayan İnsan

Katherine Mathilda Swinton (doğumu 1960), sinemada ilk kez, yönetmen Derek Jarman'ın 1986 yapımı Caravaggio filmiyle göründü ve daha sonra, doksanlı yılların başına, yani yönetmenin ölümüne kadar da hep onunla çalışarak, bir çok filminde rol aldı..

Tilda, filmlerde oynamanın dışında, çeşitli enstalasyonlarda ve sanatsal videolarda yer alarak sanatın hep merkezinde olmuştur.. Bu arada unutmadan- kendisini, çeşitli bienallerde, moda/sanat tasarımcısı olan, 'inanılmaz Türk' Hüseyin Çağlayan’ın 'iş'lerinde gördüğümü de ekleyeyim..






İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın ölümünün ardından Hollywood filmlerinde yer almaya başlayan Swinton, burada da farkını ortaya koymuş, şöhreti sanata asla tercih etmeyerek, avangard sanatçı kişiliğinden ödün vermemiştir..
Asil, nadir (Hakkaten.. bir zamanlar Asil Nadir vardı.. N'oldu acep?) narin, soğuk, gizemli,
derin, hastalıklı ama her haliyle büyüleyici gibi nitelendirmelerle, bir kez daha tanımlamak istediğim Tilda Swinton, aslında gözüme, -şanı büyük- David Bowie'nin, -ana baba ayrı- ruh ve beden ikizi gibi görünmüştür hep..

"İnsan hep kendini oynar. Ne yaparsan yap, otobiyografiktir. Çünkü sonuçta en son istediğin şey, oynuyormuşsun gibi görünmektir."
Diyebilen sanatçımızla ilgili bu yazı serisini, son gördüğüm, iki filmi hakkındaki, kısa ve değersiz bir başka yazıyla bitireceğim.. Tabii, masumiyeti, her haliyle yüzünden akan şu garip yazarın masum blogu,
mahkeme kararıyla, yine karartılmazsa..



1 yorum:

thecatwitharedhead dedi ki...

Benim için evvela Gabriel.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...