"
sinema adamı fobik yapar "

23 06 2008

Tiridine Tiridine


Aslında Speed Racer’ a gitmemin asıl ateşleyici unsuru, ilk kez deneyimini yaşayacağım İmax sistemiyle tanışmaktı..

Üç boyutun henüz üç buut olduğu çocukluk zamanımda yaşadığım o iki renkli, uyduruk 'gözlüklü' tecrübelerimden sonra benim için bu bir ilk idi..
Sıcaktan yanan İstanbul caddelerinden, İstinye Park' ın serin İmax salonu koltuklarına kendimi attığımda ilk dikkatimi çeken şey devasa perde oldu..

Biraz sonra da Hızlı Yarışçı başladı. Koca perdeye yansıyan görüntü ve de kulağıma hücum eden ses kalitesi teknik olarak güzeldi ama hepsi o kadar..


Yıllarca, görenlerin büyülendikleri, özel bir deneyim yaşadıkları hikayelerini falan duyarak, okuyarak büyüttüğüm ‘tri di’ beklentim bir anda sönüvermişti..

Acaba girişte gözlük dağıttılar da -her zamanki dağınık dikkatimle- ben mi atladım?.

Ya da, bir zamanlar, 'şaşı bak şaşır' resimlerine baktığımda, kağıt üzerinde, herkes gibi yükseltili, çıkıntılı bir yapı göreceğine, sadece ve sadece bir takım girintiler gören gözümün yeni bir oyunu muydu bu bana?.

Sahi.. O zamanlar çok aramış da bulamamıştım, var mıdır aranızda şaşı bakıp da şaşıramayan bencileyin 'acayip' iki göz sahibi?.


akrostiş


teslim aldı çocukluğumu
ümitsiz bakışlarında kirpiklerin
rüçhan adlınındı rüçhan hakkı
kadir de inanırdı biz de
ateş dudakların titremeye görsün
n ile başlayamadığımın mısrası

şoray kanununa muhalefetten
oracıkta asılmalıydı cihan
rikkatli sultanımı bilemem amma
affederim ben
yeter ki yağmurla ıslanayım

Formula 1 Ölsün Yaşasın Cosmopolis Grand Prix' si


Ben de, çok istediğim ve kendimi bu yolda zorladığım halde neden şu ‘Formula 1’ yarışlarından pek bir zevk alamadığımı düşünür dururdum hep.
Pistte -ha babam de babam- fır fır dönen arabaları televizyon ekranından pür dikkat ve pür zevkle seyredenlere tanık olup da onları anlayamamanın eksikliğini hissetmekte ayrı..
Bu arada, kendilerindeki bu algı düzeyine asla yükselemeyeceğimi onlar bana -bi şekilde- ima da etmişlerdir daima -sağ olsunlar..

Ama artık bu eziklik bitti..
"Bir film izledim, algı düzeyim yükseldi" mi?. pek sanmıyorum fakat şundan eminim ki zihnim bayağı bi açıldı, adeta parıldadı..

Kardeşim, imal edin, saatte 400 mili geçebilen şeker gibi rengarenk arabalar..
Ki -icabında- tamamen feyirpileye uygun olarak, rakip pilotun kafasına indirmek için dikenli topuzlar, arabasını etkisiz hale getirmek için kancalar, mızraklar, testereler ve de bilumum konvansiyonel silahlarla da mücehhez olsun..

Sonracığıma, İstanbul Park' a pist mi diyorsunuz?. Sizi İstinye Park' ın ‘Speed Racer’ gösteren sinema salonuna davet ederim..
Ya da kolayı var.. Yapın, dünyanın dört bir yerinden egzotik manzaraları fon eyleyen, bilinen ya da bilinmeyen her türlü virajlara hatta spirallere sahip pistler.
Efendime söyleyeyim, salın bu cıvıl cıvıl arenaya, gladyatörler misali giyinip kuşanmış enteresan tipli pilotları.. Ki yerçekimine 'bana mısın' demeyerek uçsunlar, ateş etsinler, isabet alsınlar, patlasınlar, çatlasınlar..
Pilotların altlarındaki arabalar paramparça mı oldu?. Hiç mühim değil, kendilerini hemencecik sarıp sarmalayan bir maddenin içinde top gibi olup -burnu bile kanamadan- bir kenara tıngır mıngır yuvarlanıversinler..
Bakın o zaman ben de sizin gibi, araba yarışlarını zevkle izliyor muyum, izlemiyor muyum?.


Aramızda Yaşayan Cansız Şeyler


Eğer bir şehirde, hele bencileyin İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız, işlek bir caddeden geçtiğinizde ya da özellikle giysi satan bir pasaja falan daldığınızda, adeta etrafınızı saran nesnelerdir bu cansız şeyler..
Yine de, normalde kanıksadığımız, dikkat etmezsek pek gözümüze çarpmayan, bakışlarımız özellikle onları aradığında fark edebileceğimiz ve çokluklarına şaşıracağımız bu vitrin insanları, "varlık"larını hep aramızda, ancak bambaşka bir alemdeymişcesine sürdürürler..

Adları vitrin mankenleri olsa da, mekanın durumuna göre vitrinlerden taşmış, sokaklara kadar yayılmış durumda olduklarını söyleyebiliriz..
Bunların, küçük-büyük, kadın-erkek, bakımlı-bakımsız, saçlı-saçsız, kollu-kolsuz hatta kafalı-kafasız olarak binbir çeşiti varsa da, tek görevleri vardır, o da üzerlerine geçirilen giysileri müşterilere göstermektir..

Canlı meslektaşları gibi değillerdir, kaprisleri falan yoktur.. Üzerlerine ne giydirilirse giydirilsin itiraz etmezler; yazları kürk giydirilse terlemez, kışın bikini giydirilse üşümez, hatta herkesin önünde günlerce çırılçıplak bırakılsalar bile gıkları çıkmaz..
Yemezler, içmezler para mara istemeden, kelimenin tam anlamıyla parçalanana kadar çalışırlar..

Öte yandan, özellikle 'bayan' olanları, biraz da fazlasıyla düzgün ve seksi bedenleri nedeniyle, -ne yazık ki- bir takım kendini bilmez, sapık kişilerin tacizine, hatta tecavüzüne maruz kalmaktadır ki bu bile onların ne denli ağır şartlarda çalıştıklarını gözler önüne sermektedir..

***

Kendimi bildim bileli, çocukluktan bugüne değin çevremdeki bu cansız emekçilere hep sempati ve saygı duydum..
Bir ay kadar önce, bir fotograf sergisi projesinin çekimleri sırasında, her halleriyle beni etkileyen bu cansız mankenlerin dünyasına duhul olarak, onlarla sabah-akşam yoğun bir çalışma içine girdim..

Yüzlerce fotograflık çekim çalışmamda; İstanbul sokaklarında bana tuhaf tuhaf bakanlarla ve -yaptığım işe bir anlam veremediklerinden olsa gerek- şahsıma sert çıkışlarda bulunan bazı mağaza sahipleriyle karşılaştım..
Tüm bu yaşadıklarım ve -bence anlamlı- bir sessizlikle karşılanan -mütevazı- sergi denememden sonra, şimdi de buraya bu yazıyı yazıyor olmam, -bence de- sanırım biraz fazla oldu..

Doğrusu, diğer insanların gayet olağan karşılayıp da hiç ilgisini çekmeyen şeylere falan, benim heyecanla yaklaşmam, özümü fena halde geriyor a dostlar..
Ne olur, aranızdan en azından bir-iki kişi çıksın da: "Üzülme dostum.. Ben de aynen senin gibi düşünmüşümdür hep.. Bu acayip şeyler beni de etkilemiştir.." falan desin..

Bildiğin gibi değil; şu sıralar kendimi tamamiyle "yalnız ve tuhaf" hissediyorum sevgili blogum..


Hulk’ ın Tumanı



Çoğunuz biliyorsunuz..
Hulk denen çizgi roman (Sonradan da film..) kahramanı olan halim selim şahıs, asabı bozulduğunda, etken olan kişinin ya da kişilerin terbiyesizliği oranında değişen bir süre zarfında (Tarkan kadar olmasın..) metamorfoza uğrayıp yeşermekte ve oldukça saldırgan bir dev haline gelmektedir.

Bu sırada, bu sinir küpü arkadaşımızın ayakkabıları dahil her çeşit elbisesi parça pinçik olduğu halde pantolonuna (Tuman daha uygun bir kelime olabilir..) -açılan bir kaç delik dışında- bir zarar gelmemektedir.
Çamaşır makinesinde yıkanması sakıncalı olan bir yün kazak misali küçülen pantolon, Hulk' ın kıçında düdük gibi kalsa da, görünmesi kamu yararına olmadığı düşünülen bölgeleri -yine de- örtmektedir..

The Incredible Hulk filminde bununla ilgili -pek inandırıcı olmasa da- bazı açıklamalar yapılıyor: Örneğin, eleman normal bir insanken, kıçına bayağı bol gelen, beli lastikli, esneyebilen kumaştan bir pantolon tercih eder.
Hatta adamımız Berezilya' dayken, -bizim salı pazarı muadili- bir pazarda alışveriş yaparken görülür: Elinde tezgahtan aldığı pantolon, arkası kendisine dönük şişman bir kadının popo nahiyesinde -hınzırca- ölçü almaktadır..

Bu konuda bugüne kadar çok kişi, çok şey söylemiştir sanırım.
Bu çizgi romanın bir okuyucusu da -zamanında- üşenmemiş, yayıncıya sormuş: "Adam, neden büyüyüp yeşil dev olunca elbiseleri tamamen yırtılmıyor?"
El cevap: "Muzır neşriyattan dolayı çizgi roman toplatılmasın diye, elbiselerin bir bölümü yeşil deve dönüşme esnasında yırtılmamaktadır. Anlayışla karşılayacağınızı umarız."

Ben anlayışla karşılamıyorum..
Bütün bunlara ne gerek var?.
Cevabınızın en azından: -kısaca- "Oha!." olacağını tahmin ederek, şimdi başka bir şey söylemek istiyorum: Hırçın ama sempatik kahramanımız -hiç olmazsa filmlerde- tamamen çıplak olarak arzı endam etse ya..
Kim, bundan ne şekilde zarar görecektir ki?. Sorarım size..

Nispeten -boyut küçültücü- uzaktan genel çekimlerle ya da yakından bel üstü çekimlerle ve de bazı -gölgede bırakma, karanlıkta uyutma- gibi tekniklerle pekala bu işin üstesinden gelinebilir.
Böylelikle, ahlakımızı koruyan (Çok şükür..) yetkililer de bu duruma, biraz anlayış gösterirler deyu düşünüyorum..
Böylece biz seyirciler, daha ‘gerçekçi’ bir filmle, olayın içine daha şevkle duhul etmiş olurken; yapımcılar da, Hulk' ın hayranlarının yanısıra, -fazladan- milyonlarca meraklıyı sinemalara çekmiş olurlar ki fena mı olur?.

Bu da benim, sinema sektörüne karşılık beklemeden yaptığım (Valla olmaz!) naçizane küçük bir katkımdır..
Hayırlısı olsun..

dört mevsim





ilkbahar

haz
sonbahar
kışt

22 06 2008

Hızlı Yarışçı Speed Racer

*****


Soyadınız 'Yarışçı' olsa, oğlunuza 'Hızlı' adı verir misiniz?.
Eğer aileniz, müthiş bir yarış arabası olan Mach 5' i tasarlayıp yapan bir baba; babasının ürettiği arabalarla pistlerde yarışırken rahmetli olmuş efsanevi bir yarışmacı ağbi; yarışçı iki ağbiden etkilenerek bu spor hakkında geniş bilgi sahibi olmuş küçük, şirin ve çokbilmiş bir kardeş ve de beş erkek, üstüne bir de maymundan oluşan böyle bir güruhu -şikayetsiz- çekip çeviren bir anneden oluşuyorsa, bu ortanca oğlanın adının Speed, soyadının Racer olmasından daha normal ne olabilir ki?.

Başarılı genç yarışçı Speed, 'namussuz' bir patrona ait olan ve yarış dünyasının -neredeyse- tekelini oluşturan dev Royalton Endüstri’den gelen, son derece kârlı ve baş döndürücü transfer teklifini, küçük ve de bağımsız Racer Motors’un sahibi olan 'namuslu' babasının da etkisiyle geri çevirmiştir.
Bu 'aptalca ve küstahça' meydan okuma, allahı para olan Mr. Royalton'ı elbette çok kızdıracaktır..
Kolayca tahmin edilebileceği üzre, bu ret olayı aynı zamanda, iyi ile kötü arasında gerçekleşecek ve tüm film boyunca da kıyasıya sürecek bir savaşın ilanıdır.

\


Kompile Bir Aile Filmi


Siz deyin, "üç boyutlu animasyon", ben diyeyim, "video oyunu", bir başkası desin, "pek bilemedim yeni bir şey olmalı" ve de hepimiz birlikte diyelim, "güzel bir karışım bu" şeklinde tarif edilebilecek filmi, meşhur Matrix efsanesinin yaratıcıları Wachowski Kardeşler yönetmiş.

Biraderler, altmışlı yıllarda, Japonya'da, Tatsuo Yoshida’nın yarattığı ve hemen akabinde A.B.D. televizyonlarında gösterildiğinde pek rağbet gören bir çizgi filmin hikayesinin özüne sadık kalarak, ancak Racer Ailesi'ni daha önde tutan bir anlayışla yeniden hazırlamışlar.

'Hayali' Cosmopolis şehrinde geçen Speed Racer'ın, çeşitli kuşakları etkilemiş kırk yıllık geçmişine uygun bir şekilde, belirli bir döneme ait olmadan; geçmişin, şimdinin ve geleceğin yaşam tarzını, modasını ve de teknolojisini, hatta sinema estetiğini sentezleyerek bize yansıtması oldukça ilginç.

Başka filmlerde de izlemişimdir ama daha çok Fatih Akın filmlerinden aşina olduğum Alman oyuncular, Moritz Bleibtreu ve Ralph Herforth'la karşılaşmak (Film setinin Almanya' da olmasıyla bir ilgisi olabilir) bana ilginç gelen diğer bir ayrıntıydı.

Sonuçta, -içerik olarak- Wachowski Kardeşler'in şanına pek de yakışmayan, türe meraklı büyüklerin dışında daha çok çocuklara hitap eden, her yönüyle şirin, eğlenceli 'hâzâ' bir aile filmi, Türkiye' deki 'kompile' adıyla Hızlı Yarışçı Speed Racer..

\




20 06 2008

Boyacı Çocuk Enstalasyonu


3-4 yıldır büyük caddelerin kaldırımlarında başarıyla sergilendiğine tanık olduğum bir "sanat eseri"ne bugün de rastlayınca, hayli enteresan bu olayı yazayım dedim..

Örneğin Bağdat Caddesi' nde her an karşılaşabileceğiniz bu etkileyici "yerleştirme"de genel konsept: Salya sümük ağlayan bir boyacı çocuk, çocuğun önünde yerlere savrulmuş boyacı sandığı ve çevreye yayılmış kırık boya kutuları, dökülmüş boyalar şeklindedir..

Manzara tam anlamıyla içler acısıdır; bir vicdansız, zavallı boyacı çocuğu hırpalamış, ekmek teknesini dağıtmıştır..
Oysa bu tablo, bi süre önce boyacı çocuk ve sanatçı arkadaşları tarafından hazırlanmış olup, şimdi de, duygusu sömürülerek tufaya getirilebilecek hassas yürekli yardımseverleri sinsice beklemektedirler..

En son bugün, aynı gösterinin sürücüler için hazırlanmış bir versiyonuna Fenerbahçe Stadı' nın önünden geçen otoyolun kenarında rastladım..

Yolun öteki tarafındaki benim de olduğum kaldırımda 'yaya' bir kadın ve çocuğu eserden bayağı etkilenmiş, boyacı çocuğa, başına ne geldiğini bağırarak soruyorlar, çocuk da bunlara el-kol işareti yaparak: "Bi şey yok.. Gidin ya.." mealinde söyleniyordu..

Hala olaya bir anlam veremeyip kendini paralayan kadına işin gerçeğini -zor da olsa- anlatabildim de genç sanatçıyı rahat bıraktılar..

15 06 2008

Sadece Rodi Bilirdi Suzi' yi Sevdiğimi


Hâlâ zevkle takip ettiğim mizah dergilerini saymazsam, çizgi roman külliyatını ya da benim kuşağın söylemiyle Teksas-Tommiks' leri elimden bırakalı -neredeyse- kırk yıl olmakta..
Lise öncesine kadar içinde bulunmaktan büyük zevk aldığım bu 'Resimli Macera' dünyasından beni kim, ne söyleyerek ya da nasıl ikna ederek koparabildi?. doğrusu hiç bir fikrim yok..

Daha sonraları, vatanı kurtarmaya niyetli ve bu sebeple yeterince ciddi olmayı kendine şiar edinen, -resimsiz olması önemli- 'ciddi' kitapları okumaya çalışan genç bir adam olarak, hâlâ çizgi roman okuyan koca adamları gördüğümde onları hayretle karşılar, hatta küçümserdim..
Öyle ya, çizgi roman çocuklar içindir, bir 'büyük' olarak beni ilgilendirmez, daha doğrusu ilgilendirmemesi gerekir..


Bütün bunları hatırladığımda, belki de beni bu harikalar dünyasından uzaklaştıran kişinin başka biri değil, bizzat kendim olduğunu düşünüyorum..

Oysa, Çelik Blek' in küçük dostu Rodi' yle arkadaş olup, onunla, Profesör Oklitus' a birlikte güldüğüm ve beceriksiz Tommiks' in -el değmemiş- yavuklusu Suzi' ye -terbiyesizce- sulandığım rüyaları çok uzun yıllar boyunca gördüm durdum hep..

Malum gençlik hastalığını atlatıp da yavaş yavaş olgun bir adam olmaya doğru yöneldiğimde, ellerinde -üstelik bu kez pırıl pırıl baskılı, şahane ciltli- çizgi romanları gördüğüm koca koca adamları, şimdi de -resmen- kıskanmaya başlamıştım..

Bunun üzerine bazı girişimlerim yani çizgi roman okuma ve yeniden sevme denemelerim olduysa da bir sonuç alamadım..
Heyhat!. Ya bir zamanlar, o çizgilerde ve içimde varolan büyü bunca yıl sonra solup gitmişti ya da ben 'gerçekten' büyümüştüm..
Benim için en kötü seçenek, şu 'gerçekten' büyümek olanı idi ki bunu asla kendime yakıştıramadım ve de -inatla- hâlâ üstüme alınmıyorum..

Yeni izlediğim, aynı adlı ünlü çizgi romandan uyarlanan 'The Incredible Hulk' filmi, bana bunları düşündürttü bugün..


14 06 2008

The Incredible Hulk

*****Kalın


Bilindiği gibi Hulk, kızgınlığını, öfkesini bir seviyeden sonra tutamayıp başkalaşarak, kocaman, saldırgan bir yeşil canavara dönen bir adamın, Bruce Banner'ın trajik hikayesini anlatır.
Bu trajedinin -hatırladığım kadarıyla- felsefesi yapılan ilk filmde, yönetmen Ang Lee'nin 'derin' bakışının bariz etkisi, sanki, kahramanımızın 'basit' hikayesinin önüne geçmiş gibiydi.

"Bir çizgi roman kahramanının böylesi bir derinliğe ne ihtiyacı var?" denebilir belki ama, bu anlayış bana farklı gelmiş ve -genel olarak- filmden olumlu duygularla ayrılmıştım.

The Incredible Hulk ise, yine alabildiğine trajik olsa da -doğrudan- bir süper kahramanın macerasını anlatıyor.
Üstelik, güzel yavuklusunu başka bir adamın yanında gören Bruce' un, -neredeyse- kendisini jiletleyecek halleriyle bizi baş başa bırakarak yüreğimizi dağlayan, hüzünlü bir macera..


\

Kahraman Hulk Kötü Adam Abomination' a Karşı

Bu kez Edward Norton'ın canlandırdığı Bruce Banner, çok gizli ve de tehlikeli bir askeri projede görevli bilim adamıdır.
Bir test sırasında oluşan kaza nedeniyle gama ışınlarına maruz kalınca yukarıda da bahsettiğimiz gibi, asabı bozulduğunda durdurulamayan yıkıcı bir deve dönüşmektedir.

Bilim adamımız şu sıralar, Brezilya' nın 'favela' denilen gecekondu mahallelerinden birinde -kendi halinde- ikamet etmekte ve yine oradaki bir gazoz fabrikasında, işçi statüsünde çalışmaktadır.
Amacı, olağanüstü gücünden silah olarak yararlanmak üzere kendisinin peşine düşmüş askeri birliklerden saklanmak ve bu arada, yaptığı araştırmalarla da derdine derman bulmaktır.

Koskoca ABD ordusundan kaçmak öyle kolay mıdır?. Onu orada da bulurlar.
Bilindiği üzere, ne insanda, ne de dünyada rahat, huzur bırakmayan bu güruh, sakin kalabilmek ve kızgınlığını, dolayısıyla nabzını kontrol edebilmek için bazı egzotik dövüş teknikleri dersi alan, düzenli meditasyon bile yapan Bruce' u kızdırmayı yine başarır..

Zavallı çocuğu öfkelendirirler Hulk olur. Hulk kaçar, ordu kovalar.
Kendini ormana falan atar, sakinleşir Bruce olur.
Bruce, canından çok sevdiği ve hasretine daha fazla dayanamadığı Betty Ross (Liv Tyler)’unu görmeye memleketine gelir, malum ordu, 'hurra' peşine takılır.
Yapacak bi şey yoktur, yine kızar, Hulk olur. Yakar, yıkar, yine kaçar, yine savaşır.. Ki üstelik şimdi de peşine, kendisine denk güçteki, benzer şekilde -ancak bu kez bilerek- yaratılmış 'kötü kalpli' canavar, Abomination’ı da takmışlardır.

\

Incredible Liv Tyler

"Kızınca bir canavara dönüşmek ve az önce seni küçük görerek ezmeye çalışan rakiplerine gücünü/gününü göstermek.."
Ang Lee’nin ilk filmdeki sanatsallığını, bu filmin yönetmeni Louis Leterrier'in bol aksiyonlu, eğlendirici tarzını falan bir kenara bırakırsak, genel olarak Hulk' ın büyüsü, okuyucuya, seyirciye yani sıradan insana tam bir tatmin sağlayan bu metamorfozdur kuşkusuz.

\

Sizleri bilemem ama o sıradan insanlardan biri olarak -kocaman yeşil bir dev olmasam da- bu sihirli dönüşümü -bugüne dek- rüyalarımda binlerce kez yaşamışımdır, olmadı, hayalini kurmuşumdur..
Hatta filmde bile tutamadım kendimi, Bruce'a içimden: "Hadi oğlum, sinirlen, öfkelen, coş yavrum.. Değiş tontonum!." deyu tezahürat bile yaptım. Bruce’um Hulk olunca da içimde bir ferahlık, bir rahatlama ki değmeyin gitsin..

Yalnııız.. Delikanlının bu istemsiz gelişen özelliğinin her zaman işe yaramadığını, hatta gayet hassas bir konuda önemli engel teşkil ettiğini de filmin bir yerinde ibretle ve üzüntüyle gördüm ki Liv Tyler da, onun ‘incredible’ üst dudağı da bana şahittir..



13 06 2008

Sınır(da) - Frontier(s)

*****


Oysa film ne kadar da etkileyici bir başlangıç yapmıştı..
Karnındaki ceninin ultrason görüntülerine sesiyle eşlik eden genç ama yoksul bir kadının sitem dolu sözlerini işitiriz ilk önce.
Daha sonra da televizyon haber filmlerinin büyütülmüş kadrajlarından mamul, çizgili ve grenli görüntüler üzerine bindirilmiş, belirip, kaybolan isimlerle oluşturulmuş başarılı bir jenerik perdede akmaktadır.
Haber görüntüleri, Fransa' da örneklerine oldukça sık rastladığımız 'varoşlarda isyan' havasındaki sokak gösterilerinden, yani, en son 1 Mayıs' ı idrak etmiş biz İstanbullulara hiç de yabancı gelmeyen, gösterici-polis çatışmalarının genel enstantanelerinden ibarettir.

Hakkında fazlaca bilgim olmasa da bir korku filmi izleyeceğimi biliyordum elbette. Lakin, bu etkili görüntüler, filmle ilgili beklentilerimi ikiye katlamıştı.
Jeneriğin sonunda bu genel ve flu görüntüler aniden kesilip, filme özel, net görüntüler perdeye yansıdığında, şöyle, sosyal ve politik meselelerin de içinden geçtiği, korku ve de gerilimin doruğa ulaştığı bir film izlemeye kendimi hazırlamak üzere, koltuğuma iyice bir yayıldım.

Koltuktaki Hesap Perdeye Uymaz

Fransa başkanlık seçimleri sırasında, sağcı hükümete karşı Paris' te ayaklanma çıkmış, ortalık karışmıştır.
Göstericiler polisle çatışmakta, kentte yangınlar, yağmalar meydana gelmektedir.
Filmin, baştaki, özümü heyecanlandıran bütün sosyo-politik numarası, işte bu bir kaç dakikalık açılış bölümüdür.

Biraz ilerde, Hitler ve Neo-Nazizm ile de karşılaştık ama, bu bölümde, 'sado-mazo’ soslu bir porno filmindeki Nazi subayının maceralarında bulunabilecek, politik içerik düzeyine bile ulaşılamadığını da görecektik..
Tamam.. Siyasete şöyle bir dokunup direkt korku deryasına dalabilirsin, ki bunda bir yanlışlık da görmüyorum. Ancak, bir filmin de -ele gelecek- bir senaryosu olur be kardeşim!.

Kaçılın Devrim Yapıyorum


Hikayeye geri dönecek olursak: Kamera, jenerikten sonra, kentteki malum kargaşadan yararlanarak soygun gerçekleştirmiş, çoğu Müslüman olan bir grup varoş gencine yönelir.
Ve aynı kamera, polisle silahlı çatışmaya da giren, bir arkadaşlarını bu çatışmada kaybeden gençleri, filmin sonuna kadar da takip ederek, başlarına gelecekleri tüm 'abartı ötesi' çıplaklığıyla gösterir.

En başta bahsettiğimiz- hamile olan genç kadın ve arkadaşlarından ibaret dört kişilik bu grup, polisten kaçarak Fransa sınırını aşmak ve de Hollanda' ya kapağı atmak niyetindedir.
Filmin daha başında öyle kaçıp da kurtulmak nerede görülmüştür..

Onları, sınıra yakın bir yerde, adeta korku filmi çekimi platosu olarak tasarlanmış bir pansiyon, terkedilmiş bir maden ocağı ve bu meşum mekanlara yaraşır beterlikte insan -ya da benzeri- görünümlü mahluklar beklemektedir.

Bundan sonrası, -koltuktan seyirci zıplatma garantili- gürültü desteğini arkasına almış korku filmi numaralarının 'sınırsız' resmi geçididir: Vücutta toplu iğne başı kadar boşluk bırakmayan kan banyoları, işkencenin, vahşetin, kanın ve pisliğin -fütursuzca- boca edilmesi..

\

Sınır (da)' yla Fransız sinemasında devrim yaptığını zanneden yönetmen Xavier Gens: "Bu film, sıkıcı ve uzlaşmacı Fransız sinemasının suratına inen bir tokattır. Kendinizi frenlediğiniz takdirde böyle bir filmi yapamazsınız." buyurmuş.. Ki filmini izledikten sonra, ben de, kendisinden önceki tüm Fransız yönetmenlere, kendilerini frenledikleri için derin şükranlarımı sundum..

Ayrıca devrimci yönetmenimiz şunu da demiş: "Bence bir filmin amacı, izleyiciyi daha ilk anda hayalarından yakalamak, sonra tamamen ezinceye kadar daha kuvvetli, daha kuvvetli ezmek olmalıdır.”
Allaha şükrediyorum ki, sayın yönetmenin filmi, tepeden tırnağa -ağızları da dahil- domuz pisliğine bulanmış iki oyuncunun öpüşmeleriyle birlikte beni oramdan değil, biraz daha yukarıdaki midemden yakaladı da sadece akut mide bulantısıyla olayı ucuz atlatmış oldum.


07 06 2008

Ecnebi Filmlere İtinayla İsim Uydurulur


Yabancı filmlerin adlarını Türkçeleştirenleri daha doğrusu bir filme bakıp kafasına göre isim yakıştıranları kıskanmıyorum desem yalan olur..
Böyle bir mesleğin varlığı konusunda kuşkularım olsa da yine de bu işe, bilabedel talibim dostlar.
Sinema yazarlığını, Sadibey’ in izni Ebru Özyurt hanımın kavliyle, kısa sürede -üstünüze afiyet- yalayıp yutmuş benim gibi bir adam için bu da iş mi diyor, ilgililere saygılarımı sunuyorum..

Öteden beri, karşılaştığım her tuhaf film adıyla yeniden başlattığım bu -kendi kendime- tartışmanın (Çevreye ve insana en zararsız bir tartışma şeklidir, tavsiye ederim..) yeniden gündemime gelmesi, son izlediğim bir film sebebiyledir.
Elin adamı düşünür, taşınır, olmadı danışır falan, filmine en uygun adı bulup gösterime sokar: Death Defying Acts.

Adını benimseyip de –hasbelkader- sevmiş bu film, dünyayı dolaşırken yolu bir gün Türkiye' ye de düşmez mi?. Düşer elbet.. Bizim adam da meğer burada hep onu beklermiş zaten.

Filmin orijinal adını Türkçe’ ye çevirme ya da ona benzer bir isim bulma zahmetine dahi katlanmayan adamımız, kendince en çarpıcı adı bulup, onu, 'zavallı' filmin alnına büyük harflerle hemen yapıştırıverir: ÖLDÜREN CAZİBE..

Kim bilir bu adı ya da benzerini kaç filme daha monte etmiştir. Olsundur.. Öldüren sis oluyor da cazibe mi olmayacak?.
Hem bu filme yakışmaktadır da: Orijinal adında 'ölüm' yok mu?. Var.. Ketrin yengenin cazibesi yok mu?. Var, hem de gani gani.. Öyleyse, yapıştır!.

Bu gidişe “dur” diyecek bir allahın kulu çıkmayacak mı? deyu sorarlar ya orada burada. Ben sormam…
Üstelik bu soranlara sinir olurum: “Neden başkasını bekliyorsun kardeşim, kendin dur desene?” derim onlara.
Aynen şimdi yaptığım gibi:
Bi dur, sayın cazibeli kardeşim bi dur! Senin yaşın küçüktür büyük ihtimal, büyüklerine sorsana… Eskiden bu işler nasıl oluyormuş bir danışsana.
Hadi 'ölüme meydan okuma' üzerine bir ad bulup da koyamadın. Öyleyse, bu 'ne kokar ne bulaşır' ismi koyacağına, Houdini gibi koskoca bir sihirbazın hayatının bir dönemini anlatan bu filmde, onun adından ve mesleğinden yararlansana.

Heyhat! Çocukluğumdaki filmlerin o 'dümdüz' isimlerine kurban olayım..
Al sana: Sihirbaz Houdini' nin Aşkı, Houdini' nin Yasak Aşkı, Sihirli Aşk, Houdini’ nin Son Günleri, Sihirbaz Houdini Büyücü Mary' ye Karşı, vb…




06 06 2008

Öldüren Cazibe (Death Defying Acts)

*****

Yer Britanya Edinburgh, yıl 1926.. Dünyaca ünlü illüzyonist Harry Houdini, bir dünya turnesi sırasında Edinburgh' a da uğrar.

Houdini şu sıralar, ününe ün katan ve kendisine 'Master of Escape' unvanını kazandıran: Kelepçe ve zincirlerle bağlı olarak, su altında uzun süre havasız kaldığı halde kurtulma ve de baş aşağı asılı durumdayken, içine hapsolduğu deli gömleğinden çıkma gibi numaralar yapmaktadır.
Ayrıca, turne sırasında bir kente ilk geldiği gün, çevresinde toplanan meraklı ve hayranlarından oluşan kitle önünde, -meşhur olmak için oraya gelmiş- izbandut gibi adamlara, karnına yumruk attırma numarasını da ekleyeyim.

Bunlar, sihir ya da illüzyondan çok, vücut dayanıklılığı ve esnekliği gerektiren, bir bakıma, ölüme meydan okuyan hareketlerdir.
İlginç bi şekilde, 19. Yüzyılın son yirmi altı yılında büyümüş ve 20. yüzyılın ilk yirmi altı yılında da yaşlılığa ve son yolculuğa doğru yol alan Houdini' yi bu numaralar artık zorlamaktadır.

Cazibe Hanım' ın Gece-Gündüz Düşleri

Büyük Sihirbaz 'ı Edinburgh 'da 'zorlayacak', bir de ana-kız vardır: Fakir ama zeki, aklını ve yeteneğini, insanları psişik güçleri olduğuna inandırmada kullanarak, onları –güzelce bir şekilde- eğlendirerek dolandıran Mary McGarvie ve kızı Benji.

\


Houdini'nin, yıllar önce, ölürken yanında bulunamadığı annesinin ölüm döşeğinde söylediği son sözlerini, onun ruhuyla iletişim kurarak öğrenebilecek kişiye 10.000 $ verme vaadi, uyanık Mary'nin de dikkatinden kaçmayacaktır elbette…

Her gittiği yerde bu 'anne takıntısı' yüzünden binbir çeşit medyum ve sahtekarla cebelleşen Houdini'nin derdine çare -yoksa- Mary McGarvie ile küçük kızı mı olacak?

İkna kabiliyeti pek yüksek bu cazibeli anne ile şirinler şirini kızının küçük dünyalarına giren Büyük Houdini, bu dünyada nelerle karşılaşacak?
İşte bu ve bunun gibi merak celbeden sorulara yanıt, romantik olduğu kadar hüzünlü, psikolojik olduğu kadar da parapsikolojik olabilen Öldüren Cazibe' de…

M.Ö. den yani Michael' dan önceki halini tercih ederdim ama böyle de şahane, -hele aşık olduğunda adeta melekleşen gizemli güzelliğiyle- Catherine Zeta Jones, ‘tanrısal’ yönü kadar, huzursuz ruh hali ve yıpranan bedeniyle ‘insan’ Houdini’ yi de ete kemiğe büründüren ve de Memento'nun büyüsünü (Bana göre tabii..) hâlâ üzerinde taşıyan Guy Pearce, İngiltere-Avustralya ortak yapımı bu filmde –doğrusu- pek uyumlular.

\

Anlatıcı olarak da görev yapan, Benji rolündeki Saoirse Ronan, yeteneğiyle ve özellikle medyumlaştığı sahnedeki oyunculuğuyla –şimdilik- mükemmel bir çocuk yıldız olarak parlarken, yakın geleceğin bir şahane aktrisi müjdesini de verir gibiydi.

Sihirbaz Houdini' nin etkileyici, şaşırtıcı ama şaşaadan uzak gösterileri misali, Avustralyalı 'kadın' yönetmen Gillian Armstrong 'un öyle, büyük atraksiyonlara falan girmeden kotardığı bu derli-toplu filmi ben sevdim.