"
sinema adamı fobik yapar "

30 10 2008

Bir Alla Turca Senfonik Şiir: Üç Maymun


*****

Bir otomobil, gecenin zifiri karanlığında, sadece farlarının aydınlattığı, etrafı ağaçlar ve çalılıklarla çevrili dar bir yolda ilerlemektedir..
Yalnızca sürücüsünü taşıyan bu otomobil, bir ışık topu misali, karanlık sinema salonunun simsiyah perdesinde, seyirciden uzaklaşır uzaklaşır ve nihayet, kadrajın merkezinde, ışıktan, küçücük bir delik halini aldıktan sonra da; karanlığın içinde tamamen gözden kaybolur..


"Arabanın seyirciden uzaklaşması" tarifi, o sahneyi size anlatabilmek içindir; oysa, aynı araba, -seyircinin tamamını bilemem ama- beraberinde, beni de, o netameli deliğin içine çekti; film bitene kadar da, yeşilimsi sarı, kurşuni tonlu renklerle ve tonlarca ağırlıkta bir yaşam atmosferinin etkisinde, öylece bırakıp gitti..

Servet’in Serveti Eyüp’ün Sabrı

Arabanın sürücüsü olan, taze milletvekili adayı ve iş adamı Servet, gözleri uykusuzluktan zaman zaman kapansa da, bu gece yolculuğunu sürdürmeye kararlıdır.. Ta ki, önüne çıkan bir adamı ezene kadar..
İş adamını, kısa bir süre için de olsa, yolundan alıkoyan bu elim kaza; Yüce Meclis’e giden kutsal yolda, onu tamamen durduracak değildir ya.. Sonuçta bu bir kazadır, kader ağlarını örmüş, olan olmuş ve ölen ölmüştür; hayat, devam etmelidir..

Servet, kendisini bu mevkilere getiren kafasını birazcık çalıştırınca, kazanın, ‘en fazla bir yıllık’ cezai sorumluluğunu, olayla hiçbir ilgisi olmayan, özel şoförü Eyüp’ün üstüne
yıkabileceğini fark eder.. Elbette, servetinin yadsınamaz yardımlarıyla..

Liseyi bitirip, üniversite kapısının önünde kalakalmış, umudunu, babası gibi şoförlük yapmaya bağlamış bir oğlu; işçi olarak çalışan, güzelce bir karısı ve zaman zaman 'hayaliyle' aile bireylerinin gündüz düşlerine misafir olan, küçük yaşta yitirdikleri ‘merhum’ oğlundan ibaret, pek de mutlu görünmeyen bir ailenin reisidir Eyüp..

Ailesinin dirliğine destek olabilecek, önemli miktardaki toplu paranın çekiciliğini; en önemlisi, halihazırdaki işinden de olma ihtimalini düşünen Eyüp, patronunun yaptığı ‘ahlaksız’ teklifi, hapse girmeyi de göze alarak kabul eder..

Eyüp, bir süre sonra, hapisten çıkıp da; hemen önünden demiryolu geçen, derme çatma ve daracık haliyle, -adeta içinde barınan aileyi simgelercesine- ayakta kalmaya direnen evine döndüğünde; eskisine göre, burada, çok şeylerin değiştiğini fark edecek ve daha hapisteyken kuşkulandığı gerçeklerle yüzleşecektir..
Diğer aile fertleriyle birlikte, aynı zorlu ‘sabır’ imtihanından geçecek olan Eyüp efendi, bakalım, bu değişikliklerin ne kadarını görmek isteyecek, ne kadarını duymak isteyecek ve de ne kadarını ailesiyle paylaşabilecektir?.

Eyüp, kendisine ve ailesine yapılan, yoksulluğun çaresizliğiyle, mecburen kabullendiği haksızlıkları, zorda kaldığında, kendinden alttakilere uygulamaya kalkışınca, vicdanını nasıl susturacaktır?.

Üç kişiden oluşan ve birbirleriyle olan maddi ve de manevi bağları pamuk ipliğinden mamul bir aileye, düzenin, düzenbazca ettikleri; bizzat aile bireylerinin kendi kendilerine yaptıkları ve de bir başkasına ettiklerinin birikintisi olan kara tortunun lekelerini, hangi deli yağmurlar temizleyebilir ki?.

Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği ve Yavuz Bingöl (Eyüp), Hatice Aslan (Hacer), Ahmet Rıfat Sungar ile Ercan Kesal’ın oynadığı; kasvetli, ruh daraltıcı bir yaşantının asık suratlı kıldığı kahramanlarıyla, ‘karanlık’ bir film olan Üç Maymun; seyircisini, beynine bir vida gibi kanırtarak soktuğu bu soru işaretleriyle ve sorulara verebildiği ya da veremediği yanıtlarla, iki saat sonra sinemadan uğurluyor..

Uc_Maymun_03 by canburak.


Bir Alla Turca Senfonik Şiir

Yönetmenin bir önceki filmi İklimler için zamanında şunları yazmışım: "N.Bilge Ceylan sinemasında, kadın-erkek ilişkisine ilk defa böylesine direkt dalan hikayesiyle İklimler, Zeki Demirkubuz filmlerini hatırlatmaktadır..
(....) İlk bakışta, aldatan/aldatılan erkek ve kadınlar üzerine; derininde, birbirlerine aldanan, sonra sıkılan ve kaybeden 'sıradan' insanlar için senfonik şiir tadında bir yapıt.."

Bu iki önemli yönetmenimizin özelliklerinin tamamen benzeştiği gibi bir iddiamız, elbette olamaz.. Fakat, Nuri Bilge Ceylan’ın, son iki filminde, özellikle ele aldığı konular çerçevesinde ortaya çıkan bu benzerlik; politik ve sosyal göndermelerle de yüklü Üç Maymun’la, şiddetini daha da arttırarak, güncelliğini korumaktadır -bence..
Yine, İklimler için yaptığım, yukarıdaki 'müziksel' benzetme, musiki türüne iliştirilecek küçük bir eklemeyle Üç Maymun için de kullanılabilir sanırım.. Ki, 'senfonik şiir' nitelendirmesini, 'alla turca-senfonik şiir' olarak değiştirmek yeterli olacaktır..

Ceylan'ın, daha önceki bütün filmlerinin, 'dost-akraba, ana-baba, avrat-bacı' formülüyle kotarılan cast işinin ortaya koyduğu, ekonomik ama fazlasıyla amatör oyunculuk düzeyi; oldukça başarılı bir profesyonel kadroya sahip bu filmle, bir üst lige çıkmış ki; bu durumun, Üç Maymun'a, -olumlu anlamda- en önemli farkı sağladığını söyleyebiliriz..

Uc_Maymun_09 by canburak.

"Sende Sev Ama Sevilme, Aşk Acısı Çek Ben Gibi”

N.B. Ceylan’ın, çok doğru bir tavrı olarak alkışladığım, 'film müziğinden' kaçınması, ne kadar hoşsa; Hacer’in, cep telefonunun normal mesaj işlevi yoluyla değil de, Yıldız Tilbe'nin ‘aşklı,meşkli’ şarkısı olan zil melodisiyle, -muhataplarına- mesaj iletmesi de, o kadar çarpıcıydı.. Bu inceliği düşünüp, uygulamak da, elbette her yönetmenin harcı değildi..

Oldukça başarılı bir 'dijital sinema' örneği olarak Üç Maymun'un, -müdahale edilmiş- yakın plan portrelerinden, -yönetmene has- şahane geniş açı kadrajlarından ve kusursuz ve de çok etkileyici ‘hayal’ sahnelerinden de bahsetmeden geçmeyeyim..

Her N.B.C. yapıtı ya da çoğu iyi film gibi, bu film de, anlattığı öykünün tüm aşamalarını göstermeyerek, seyirciden, meydana gelen boşlukları düşünmesini ve kendi meşrebince doldurmasını bekliyor.. Bunu yaparken, simgesel ipuçlarıyla, seyirciye yol göstermeyi ihmal etmese de, Üç Maymun'un, böylesine bir ekstra çabadan, her zaman, angaryadan kaçar gibi topuklayarak uzaklaşan, 'normal' sinema izleyicisini sıkacak bir film olduğu da, bir başka acı gerçek..
Yine de, Cannes Film Festivali’nden, ‘En İyi Yönetmen’ ödülüyle dönmeyi başaran Nuri Bilge Ceylan'ın, her yeni filmiyle daha da yükselen, başarı ve olgunluk grafiğinin zirvesindeki bu yapıtına, -hak ettiği kadar olmasa da- ilgi olacağını umuyorum..



28 10 2008

Tilda'yla Tanıştım Memnun Oldum


İstanbul Modern'in sineması, geçtiğimiz ay gösterdiği beş filmle, ünlü ve de Oscar'lı İskoç oyuncu Tilda Swinton’ı, bana ve diğer Türk sinemaseverlere tanıttı..
Etkinlik geçtiğimiz ay yaşandı ve ben daha yeni yazıyorum.. Bunun nedeni -sizin de hemen anladığınız gibi- dillere destan çalışkanlığım ve durdurulamaz tez canlılığımdır elbette..

"Madem ünlü, neden sen ve Türk sinemaseverler onu yeni tanıyor?" sorusu da aklınıza gelmiş olabilir.. Herkes için değil ama, bu soru aklına gelmiş olanlar için söyleyecek olursam: Bir.. Kendisini sinema yazarı sanan şu yazar kulunuz, seksenli yıllardan beri filmlerde oynayan Tilda hanımı -daha çok- son zamanlarda izlediği The Chronicles of Narnia'lardaki ve daha önceden de -hayal meyal olarak- Vanilla Sky'daki, nispeten küçük rollerinden hatırlıyor..

İkinci olarak.. Tilda Swinton'ın -özellikle- baş rolde oynadığı filmlerin pek popüler şeyler olmadıklarını ve bu yüzden de ülkemizde gösterime girmediğini; Türk sinemaseverlerin ve dolayısıyla şu fakir yazarın, bu yüzden kendisini yeterince tanıyamadıklarını ekleyeyim..

Bir seksenlik boyuyla, gizemli ve androjen görünümü birleşince, ilk bakışta adeta bir dünya dışı varlık imajı estiren sanatçıyı, bu etkinlikte gördüğüm iki filmiyle tanıdığıma o kadar memnunum ki..
Bu başrollerle, hem onun çok iyi bir oyuncu olduğunu gözlemledim; hem de o beni, tam anlamıyla eğlendiğim, Orlando (1992) ve Teknolust (2002) adlı, şahane güzellikte, iki filmle tanıştırmış oldu..

Bu filmleri, Eylül ayının -müsait olduğum- iki perşembe akşamı, İstanbul Modern'in pek büyük olmayan salonunu tamamen doldurmuş, yüzde doksanı genç insanlarla birlikte izledim..
Tesadüfe bakın ki, perşembe günleri müzeye giriş, ücretsiz değil miymiş?
Hay allah!.
Böylece, iki filmi de, gayet rahat, hatta şahane bir ortamda, bedavaya izlemiş oldum..
Allah İstanbul Modern'in ve Eczacıbaşı ailesinin tuttuğunu altın etsin; ayrıca, Koç ve Sabancı ailesi mensuplarına da, hiç değilse ayın bir günü, müzelerine girişi bila ücret yapmaları hususunda, akıl fikir ve de alicenaplık ihsan eylesin.. Amin..

Hep Kendini Oynayan İnsan

Katherine Mathilda Swinton (doğumu 1960), sinemada ilk kez, yönetmen Derek Jarman'ın 1986 yapımı Caravaggio filmiyle göründü ve daha sonra, doksanlı yılların başına, yani yönetmenin ölümüne kadar da hep onunla çalışarak, bir çok filminde rol aldı..

Tilda, filmlerde oynamanın dışında, çeşitli enstalasyonlarda ve sanatsal videolarda yer alarak sanatın hep merkezinde olmuştur.. Bu arada unutmadan- kendisini, çeşitli bienallerde, moda/sanat tasarımcısı olan, 'inanılmaz Türk' Hüseyin Çağlayan’ın 'iş'lerinde gördüğümü de ekleyeyim..







İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın ölümünün ardından Hollywood filmlerinde yer almaya başlayan Swinton, burada da farkını ortaya koymuş, şöhreti sanata asla tercih etmeyerek, avangard sanatçı kişiliğinden ödün vermemiştir..
Asil, nadir (Hakkaten.. bir zamanlar Asil Nadir vardı.. N'oldu acep?) narin, soğuk, gizemli,
derin, hastalıklı ama her haliyle büyüleyici gibi nitelendirmelerle, bir kez daha tanımlamak istediğim Tilda Swinton, aslında gözüme, -şanı büyük- David Bowie'nin, -ana baba ayrı- ruh ve beden ikizi gibi görünmüştür hep..

"İnsan hep kendini oynar. Ne yaparsan yap, otobiyografiktir. Çünkü sonuçta en son istediğin şey, oynuyormuşsun gibi görünmektir."
Diyebilen sanatçımızla ilgili bu yazı serisini, son gördüğüm, iki filmi hakkındaki, kısa ve değersiz bir başka yazıyla bitireceğim.. Tabii, masumiyeti, her haliyle yüzünden akan şu garip yazarın masum blogu,
mahkeme kararıyla, yine karartılmazsa..




23 10 2008

Dilencinin Dilemması


Kucağında küçücük oğlu, kaldırıma oturmuş, dilenen, genç bir kadın gördüm..
Kucaktaki, 2-3 yaşındaki şirin şey, durmaksızın, annesinin orasına burasına dokunarak oyun yapıyor; kadını gülmekten kırıp geçiriyordu..

Dilenci kadın, insanlar/müşteriler önünden gelip geçerken, gülmekten katılarak, -bir yandan- çocuğundan, rahat durmasını istiyor; bir yandan da, dilenebilmek için, suratına -güçlükle- ağlamaklı bir ifade yerleştirmeye çalışıyorsa da, bir türlü buna muvaffak olamıyordu..

Çocuk, annesiyle oynamanın mutluluğu içindeyken; kadın, işlek caddeden gelip geçmekte olan bir sürü müşteriyi kaçırmaktan, dilenememekten huzursuzluk duyuyordu.. Yine de, sağlıklı, kıpır kıpır, neşeli yavrusuyla birlikte olmanın mutluluğu gözlerinden okunmuyor da değildi..

Kenara geçip, öylece durdum; tuhaf olduğu kadar, insanı neşelendirici de olan bu manzarayı, bir süre seyrettim.. O sırada ben de mutluydum..

21 10 2008

Aşkın Peşinde (Elegy)


*****

Bir Amerikan üniversitesinde profesörlük; radyo ve televizyonlarda da sanat-edebiyat programları yapan, gayet entelektüel bir şahsiyettir David Kepesh..

Her ne kadar- göbek salmamak için spor yaparak; kafayı kazıtmak suretiyle, kellikten muaf tutulacağını sanarak, genç görünmeye çabalayan ve kendi kendine verdiği bu gazla, torunu yaşındaki öğrencisi kızlara göz süzmekten geri durmayan Prof. Kepesh, Amerika'daki durum nedir bilmiyorum ama, Türkiye şartlarına göre; emeklilik yaşı gelmiş de geçmiş, bir yaşlı adam portresi sunmaktadır.. Elbette, beyaz perdede kendisi olarak arzı endam eyleyen, Sir Ben Kingsley yüzünden..


Yönetmen Isabel Coixet'in gayretleriyle, -zorlamayla da olsa- karizmatik bir profesör olduğuna ikna edildiğimiz David Kepesh, karısını ve bir adet oğlunu yıllar önce terk etmiş, tek başına yaşadığı evinde, kafasını dinleyerek günlerini geçirmektedir..

Kendisi, birlikte spor yaptığı biricik arkadaşı George (Dennis Hopper)'la, arada bir gittikleri kafede ya da hamamda, "kızlar-hayat-kızlar" konulu felsefi sohbetler yapmakta; belli aralıklarla evine gelen, işi bitikten sonra da hemen giden, Caroline (Patricia Clarkson) adlı, -minare ve mihrabında pek bir hasar tespit edemediğim- orta yaşlı kadın arkadaşıyla -bi güzel- sevişmektedir.. (Valla ne yalan söyleyeyim, benim için, kıskanılacak tek yaşantı, işte budur)

Amcanın tek problemi; küçük yaşta, babası tarafından terk edilmeyi içine sindirememiş; bunun olumsuz izlerini ruhunda taşıdığı da belli olan, doktor oğlunun; bazen, ortaya çıkarak başına ekşimesinden ibarettir ki, bu da -doğrusu- işin tuzu biberidir..

Azgın Teke David’in İmkansız Aşkı

Eee.. "İnsanoğluna rahat batar" deyu boşuna söylememişler.. Andropoz mu dersiniz, yoksa 'Yaşlı Erkek Sendromu' mu?. Karizmatik profesörümüz, 'ahu gözlü' genç bir kızla karşılaşır ve o an, hayatının rotasını şaşırır..

Askin_Pesinde_09 by canburak.


Öğrencisi olan bazı kızlar arasında, ünlü bir profesörle görünmek, ondan, kısa bir sürede de olsa 'feyzalmak' isteyenler çıkmakta ve David bey de, bu fırsatları, elinden geldiğince değerlendirmektedir.. İlk başlarda, bu 'güzeller güzeli' kıza olan ilgisi ve çabası, onu da, bir an evvel yatağa atabilmek üstünedir aslında.. Fakat gel gör ki, bu kız başkadır; her haliyle, "Ben gelip geçici değil, kalıp, deliciyim" der gibidir..
O, büyüleyici gözlerini, hocasının hayranı olduğu ressam Goya'nın tablolarından almış, Consuela Castillo'dur.. "Pek anlamadım, daha açıklayıcı ol" derseniz; ben de "O, bir şahane.. o bir Penélope Cruz'dur" derim..

Başlangıçta, olayın tek taraflı olduğunu, yani, David ağbinin, kıza aşık olduğunu; fakat kızın: "Adam koca profesör, hemen reddetmek olmaz, bir süre idare edeyim, sonra şutlarım" şeklinde düşündüğünü, zannetmiştim.. Oysa sonradan anladık ki, -belki erkek olduğumdan- beni zırnık etkilemeyen Profesör'ün karizması, Consuela kızımızı –meğer- pek derinden yakıp geçmişmiş..

Askin_Pesinde_24 by canburak.


Kadınları ve seksi, hayatının en önemli unsurları olarak görmüş; öte yandan, bu taze ilişkinin ortaya 'kabak gibi' koyduğu 'uçurumsu yılların' daha da bir körüklemesiyle, yaşlılık kompleksini azdırmış; ayrıca, yeni yeni beliren kıskançlık şüphelerini takıntı haline getirmekte olan bu adamla, bu genç kızın geleceği, ne ola ki?.

Beyefendi Size Söylüyorum Kızım Sen Anla

Amerika'nın bol ödüllü ve önemli yazarlarından Philip Roth'un, 'Kepesh' ihtiva eden üç romanından sonuncusu olan The Dying Animal'dan uyarlanmış Elegy, "entelektüel, -hadi yaşlı demeyelim- olgun ve de 'karizmatik' bir adamın, öğrenmeye aç, genç ve de güzel bir kızla olan ilişkisi" gibisinden, hayatta sık karşılaşılmasa da, edebiyat ve sinemada bolca işlenen; toplumun, pek 'doğal' bakmadığı ama merakını da gıdıklayan bir hikaye anlatıyor..

İspanyol yönetmen Coixet'in, ‘olağandışı’ bir sinemasal anlatım içermeyen, ‘basit’ bir anlayışla; bu ateşli ve acıklı ‘bilindik’ aşk hikayesinin, nasıl başlayıp, nasıl geliştiğini ve de nasıl küllenip, nasıl alevlendiğini, doğru/gerçek şeyler söyleyerek, ustalıkla perdeye yansıttığını düşünüyorum..

Yazar Philip Roth'un katkısını da unutmadan söylersek; yönetmen, -bencileyin- yaşlanmış da olsa, bir erkeğin aşktan yana umudunu yitirmemesini; bulduğunda da, aşkının arkasında cesaretle durmasını (Karım duymaz inşallah!.); genç kızların da, gençliğine ve güzelliğine fazla güvenmemesini; gün olup devran döndüğünde, yanına varıp da, başını yaslayacak yerin, yine, o moruğun kılları ağarmış göğsü olacağını, aklından çıkarmamasını öğütlüyor.. Bence-gayet de iyi yapıyor!.



20 10 2008

Hieronymus Bosch


1450-1516 yılları arasında yaşamış olan Flaman ressam Hieronymus Bosch'un -üstünüze afiyet- hastasıyımdır..
Onun olağanüstü yaratıkları, gerçek üstü imgelerle bezeli üslubu, kendinden önceki ya da dönemindeki hiçbir sanatçıya benzemeyen özgünlükte ve yetkinliktedir..

Yapıtlarında esas konu çoğunlukla dinsel sahneler olmakla birlikte, bu resimlerin, -şaşırtıcı bir şekilde- çağını aşmış bir modernlik arz ettiği de açıktır..
Yüzyıllar sonra sürrealizm'in bir akım olarak doğuşunda, elbette ki Bosch'un bu öncülüğünün rolü büyüktür..



Bosch'un resimlerindeki karanlık bilinçaltı görüntüleri, çağının çok ilerisinde alışılmadık bir üsluptadır.. Fakat resimlerindeki dehşet verici gizemli sahnelerin aksine Bosch, oldukça düzenli ve görünürde toplumla uyum içinde bir hayat yaşadı.
.

Resimlerindeki gerçeküstü sahnelerin kaynağı, içinde yaşadığı flaman toplumunun kültüründe ve yaşam biçiminde yatmaktadır..
15. ve 16. yüzyıl Kuzey Avrupa halkı genelinde cahil ve sofu insanlardı. Ama kapalı yaşamlarının içinde yine de eğlenceye ve mizaha düşkündüler.. Şenlikler ve geçit törenleri genç Ortaçağ insanlarının yaşamlarında önemli bir yere sahipti.. Her yıl 'ahmaklar şenliği' düzenlenir ve günlerce sokaklarda her türlü tabunun geçici olarak kaldırılmasıyla kutlanan karnavallar düzenlenirdi..


Doğal afetlerin özellikle de sellerin sıkça yaşandığı bu topraklarda korku ile sindirilmiş sessiz bir yaşam sürmekteydi.. Dolayısıyla bu toplu bilinçaltı Bosch'un sanatına da yansıdı..
Ressamın eserlerindeki ironi ve gizli simgeler, görünenin ardında başka gerçekleri ve zıtlıkları vurgular.. Bu yüzden de resimleri oldukça gizemli ve karanlık bulunmuştur..

Bosch'un ilham aldığı kaynaklardan biri de, 15 yüzyılın en önemli kitaplarından biri olan Strasbourglu hümanist Sebastian Brant'ın şiir biçimindeki uzun taşlaması Ahmaklar Gemisi'dir..
Şiir, günahlar ve manevi huzursuzluklarla çürümüş, hasta bir toplumun zayıflıklarının ve aksaklıklarının alegorisidir..
Bir grup deli bir gemiye binip, vaat edilen 'ahmaklar cenneti'ne doğru denize açılır.. Gemi en sonunda batmadan önce, bolluk ülkesinin limanına girer ve ahlaksızlığın ve müstehcenliğin konu edildiği sayısız olay anlatılır..

http://images-cdn01.associatedcontent.com/image/A1154/115496/300_115496.jpg


Bosch, diğer tüm edebi yorumlardan daha başarılı bir eser yaratarak, gemisini toplumun her düzeyinde delilerle doldurarak, realizmi, metaforu ve alegoriyi, şeytansı ve müstehcen olanla beceriyle harmanlamıştır..

Hieronymus Bosch'un, resim sanatına olan etkilerine Hollanda'dan Venedik'e kadar Avrupa'nın bir çok yerinde rastlanmıştır. Yapıtlarındaki ironi ve gerçeküstücü anlatım, Bruegel gibi ondan sonra gelen bir çok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur..

(Kaynak:www.biyografi.info)


Bazı tablolarını görmek için buyrunuz..


17 10 2008

Tropik Fırtına (Tropic Thunder)


*****

Başta Tugg Speedman (Ben Stiller), Kirk Lazarus (Robert Downey Jr.), Jeff Portnoy (Jack Black) olmak üzere Hollywood'un bir grup -film icabı- ünlü starı, Vietnam Savaşı konulu bir film çekmek üzere, Vietnam'ın tropikal ormanlarında bir araya gelirler..

'Film içinde film' çevirecek bu Hollywood yıldızlarını bize 'hatırlatmak' amacıyla, onların önceki filmlerinden fragman görüntüleriyle başlayan Tropik Fırtına; gerçek Hollywood filmlerine yaptığı göndermelerle oluşturulmuş, işte bu sahnelerle de, kahkaha fırtınasını başlatır..


Birbirinden kaprisli ya da -rahatlıkla- manyak denebilecek bu oyuncular, bir araya gelseler de (Problemin nedeni aslında tam da budur) müstakbel filmin kotarılması zor görünmektedir..
Oyuncuların sorunlu özel hayatları, prodüksiyonda yaşanan problemler ve bütün bunlarla başa çıkma kabiliyeti göstermekten uzak, otorite ve de yönetme özürlü bir yönetmenle, işler iyice durma noktasına gelmiştir..

Çaresiz yönetmen, filmin senaryosunun uyarlandığı kitabın da yazarı olan, 'Dört Yaprak' lakaplı Vietnam gazisinin (Nick Nolte) (Sonradan onun da foyası çıkacaktır ya), -akıllara ziyan- fikrini uygulamaya karar verir..
Bu fikre göre; kaprisleri illallah dedirten yıldızlarımız, çevresine patlayıcılar ve kameralar yerleştirilmiş ormanın ortasına bir yerine –kendilerine bir bilgi verilmeden- bırakılacaklardır.. Böylece, hem onlara güzel bir ders verilmiş; hem de, gerçeğe çok yakın görüntülerle, film -bi şekilde- çekilmiş olacaktır..

\

Ne yazık ki- bu şeytani plan; ne oyunculara, ne yönetmene, ne de filme bir hayır getirir.. Hiç hesapta olmayan gelişmeler ve sakarlıklarla, film, çekilemez hale gelse de; şimdi artık, asıl filmin, yani Tropik Fırtına’nın, gelişip, coşma zamanıdır..


Bu film, egoları tavan yapmış oyuncularla; onların menajer ve film yapımcılarıyla olan tuhaf ilişkileriyle; bütün bu hengamenin altında kalan zavallı yönetmenlerle -acımasızca- dalga geçen, bir Hollywood taşlaması..

'Ciddi' filmlerle 'sulu' bi şekilde dalgasını geçen yapıtlara, hep mesafeli olmuşumdur.. Hele bu filmler, etkilendiğim, başarılı bulduğum eserlerle alay etmeye kalkışmışlarsa, hiç gözüme görünmesinler..
Ben Stiller'ın, hem yazarlık, hem yönetmenlik, hem de oyunculuk yaptığı bu film, taşıdığı kaba güldürü özellikleriyle, ilk bakışta, o hiç hazzetmediğim, sulu ZAZ komedileri izlenimi uyandırmakta..
Oysa Tropik Fırtına, bir yandan, saçmalığı -bence de- tartışma götürmez, Rambovari filmlerle dalgasını geçerken; asıl eleştirel vurguyu, Hollywood Sineması'nı oluşturan sisteme -cesurca- yönelterek; benzerlerinden farklı bir yol izliyor.. Üstelik de, diğerlerine göre, 'bol kahkaha' garantili olarak..

\


Bu oldukça iyi ve zekice kotarılmış komedi filminin başarısında en büyük payı, oyunculuklara ayırabiliriz..
Ben Stiller'e diyecek lafımız yok; ama, 'osurukçu' bir ailenin bütün fertlerini tek başına oynayarak şöhretini perçinlemiş, uyuşturucu müptelası bir oyuncuyu canlandıran Jack Black; beyaz olduğu halde, bir filmdeki siyahi rol için, ameliyatla rengini değiştirmekten bile kaçınmamış, gerçek hayatı bile sinema gibi yaşayan bir aktörü canlandıran Robert Downey Jr unutulmaz bir oyunculuk sergiliyorlar..
Yine de, son olarak, tanınmasını zorlaştıran ağır bir makyajla, -kısa ama çarpıcı- film stüdyosu başkanı rolünde, kelimenin tam anlamıyla döktüren Tom Cruise'u da anmadan geçmeyeyim..



14 10 2008

Vicdan


*****

Küçük bir Ege kasabasında yaşayan, biri erkek, ikisi kadın üç kişinin, doğduklarında düştükleri ortamla; kendilerine dayatılan yaşantı şekliyle; kadın olmanın getirdiği kısıtlamalar, erkek doğmanın getirdiği vazifelerle; insan/hayvan olmanın itelediği dürtüleriyle; kısaca, hayatlarıyla giriştikleri ‘bilinçsiz’ mücadeleye, 'filtresiz' objektifle yöneltilen bir bakış, Vicdan..

Mahmut (Murat Han), karısı Songül'le bir kiremit fabrikasında işçi olarak çalışan, boylu poslu, yakışıklı, genç bir adamdır..
Her fırsatta, teneke kutulara beton dökerek imal edilmiş 'yerli üretim' bir halterle vücut geliştirdiği ve sıradan bir amelenin günlük yaşam rutininin dışına çıkan, 'yüksek eğlenme standardı' göz önüne alındığında; Mahmut'un, bulunduğu iş ve hayat konumundan memnun olmadığı, buradan kurtulmanın planları içinde olduğu anlaşılmaktadır..
Elbette, sahip olduğu sosyo-kültürel düzey nedeniyle, kente göç edip, bir şirkette yönetici pozisyonunda çalışacak hali yoktur; onu orada, -en iyimser tahminle- bir barda falan, güvenlik elemanlığı işi beklemektedir..

Bir markette kasiyer olarak çalışan Aydanur (Nurgül Yeşilçay), gölge attırılmış saçları ve güzelliğini bütün cömertliğiyle ortaya koyan rahat kıyafetleriyle; içinde bulunduğu kasabanın şartlarıyla yetinebilecek, bir bekar kız profili çizmemektedir..
Aydanur'a -tam anlamıyla- Mahmut'un dişi hali denebilir.. Zaten, o da hemen ruh ikizini bulmuş; çocukluk arkadaşı Songül'e rağmen, Mahmut'la sevgili hayatı yaşamakta bir mahzur görmemiştir..
"Benzer kutuplar birbirini iter teorisi, fizikte geçerli olsa da insan ilişkilerinde tam tersi söz konusudur" der, ünsüz bir düşünür..

Songül (Tülin Özen) ise, ne kocasına, ne de arkadaşı Aydanur'a benzemektedir.. Gerçi, 'etki altında' kalarak -bi ara- onlara benzemeye başlar gibi olmuştur; ama bu zorlama dönem, gerçekte, tamamen, bir 'kocadan öç alma' girişimidir ve bir süreklilik arz etme ihtimali yoktur.. Songül, eğer nasip olursa; küçük evinde/dünyasında mutlu olabilecek; gözü, kocası ve çocuklarından başkasını görmeyecek bir kadındır.. Varsa eğer, tek günahı, 'yanlış' bir adamla olan bu evliliğidir..

Yeryüzünde yaşayan çoğu insan gibi- arzuladıkları bir hayatı, kendine uyabilecek 'ideal' kişilerle birlikte kurmaya -umutla ya da umarsızca- girişmiş bu üç genç insan; en başından mağlup çıktıkları bu hayat yolunda, bakalım, ne kadar başarılı olabileceklerdir?.


Vicdan_04 by canburak.


Hakkari’de Bir Mevsim ve Bereketli Topraklar Üzerinde gibi önemli filmleriyle tanınan, Türk sinemasının kıdemli yönetmenlerinden Erden Kıral'ın yönettiği Vicdan, -doğrusu- filme isim oluşturacak kadar bir vicdan muhasebesi ya da vicdani bir yoğunluk hissettirmeyerek; çoraklaşmış hayat ve de kişisel şartlarda debelenen, genç ‘küçük’ insanların, içlerine düştükleri -tutku dolu- bir aşk üçgeni hikayesi anlatıyor..
Bu bilindik hikaye, farklı olarak, bu tür filmlerden beklenen ve genelde trajik biten bir sonun gelişimini takip etmeyerek; alışılmadık, marjinal denecek bir yola sapıyor..
Bu yolda da, kahramanlarımızı, trajik bir sona taşıyan gelişmeyle, yani aldatmayla karşılaşıyoruz elbette; ama buna karşı verilen pek alışılmadık tepki, en az 'aldatan koca' Mahmut kadar, bize de şaşkınlık yaşatıyor..

Hasan Özkılıç'ın iki öyküsünden yararlanarak, Raşit Çelikezer tarafından yazılmış bir senaryoya sahip olmasına karşın; Vicdan, oyunculukları neredeyse tamamen kapsayan ve özellikle diyaloglardan hemen anlaşılabilen, bir doğaçlama özgürlüğü hissettiriyor..
Oyunculara, -daha doğrusu- yönetmene bu özgürlüğü sağlayan şey, üç başrol oyuncusunun da başarılı performansları ve birbirleriyle olan, yüksek uyum düzeyleri olsa gerek..

Aralarındaki sıcak ilişkiyle, bir şeylerin ima edilir gibi olduğu kadın kahramanların, -elbette erkekler yüzünden- gaza gelerek yaşadıkları, bilinçli olmaktan uzak, kendiliğinden gelişen 'feminist' atmosfer, filmi -bi ara- Anadolu'da geçen, bir nevi Thelma ve Louise havasına sokar gibi oluyor..
Aslında, ideolojik bir sertlik taşımayan, bu feminist ya da 'kadıncı' bakışın, filmin bütününe yansıdığı yadsınamaz bir gerçek iken; sevgilisiyle sevişirken karısına yakalanan adamın, yüzsüzce, "sen de gel" diyerek, onu da yatağa çağırmasındaki 'beynelmilel' erkek angutluğu da, ortaya konan bir başka 'anlamlı' gerçekti..


Vicdan_01 by canburak.

Bazı 'devamlılık' hataları; belki senaryo zayıflığından, belki de senaryoyu pek 'takmamaktan' dolayı oluşmuş, olaylar arası bağlantıyı zorlaştıran anlatım boşlukları; sanki, bu boşlukları işaret eder izlenimi veren, yersiz ve zorlama sahne geçişleri; özümü ve gözümü yorarak, bende kötü bir izlenim bıraksa da; filmin hemen başındaki, yarıda bırakılan 'çarpıcı' sahnenin, finalde tekrar baştan alınarak verilmesi ve o sahnenin 'sürprizli' sonuyla birlikte filmin de finişe gitmesi gibi -elbette yeni olmayan- bazı güzellikler de, bu ‘ilginç’ filmin, gönlümü okşayan tarafıydı..


13 10 2008

A Perfect Circle'ın Imagine Yorumu yahut Vasiyetimdir


Eski bir müziksever olarak John Lennon'ın Imagine şarkısını elbette severdim.. Fakat benim için çok yeni sayılacak bir grubun bu şarkıya yaptıkları 'cover'ı dinlediğimde adeta çarpıldım..
Şarkının sözlerini bilenlere bu 'çarpılma' olayı gayet normal gelecektir belki ama benim demek istediğim çarpılma, başka bir şey..
Yeni yetme rock grupları içinde yeri benim için çok önemli olan A Perfect Circle, bu, yılların şarkısını öyle bir yorumlamış ki -itiraf etmesi zor olsa da- asıl yaratıcısını da aşmış sanki..

Bu yeni yorumun beni böylesine etkilemesinin sebebi; belki de, John Lennon'ın, zamanında -her şeye rağmen- umutlanarak yazdığı şarkının, günümüzün o umuttan eser kalmayan ortamında, ancak böylesine bir 'ağıt' şeklinde söylenebileceği gerçeği olmalı..

Parçayı ilk dinleyişim sonrası aklımdan geçenler yaklaşık şöyle bir şeydi: "Bu herhangi bir cover değil.. Bu, Lennon ustanın 'güzel ve cesur' sözlerini alıp bir başyapıt yaratmaktır.. Bu, bir müzik parçasını dinlerken 'ağır' bir duygu yoğunluğu içinde kalakalmaktır."

Yine aradan geçen yıllar sonra, işte şimdi de şöyle düşünüyor, daha doğrusu vasiyet ediyorum ki; (işte bu sefer kesin çarpılabilirim!) ölünce peşimden bir cenaze marşı çalınmayacağına göre; daha sonra, oldu da -pek sanmıyorum ama- beni anmak isteyenler çıkarsa, -mevlit niyetine- arada bir bunu çalsınlar..

Eğer bunu yaparsanız, o an nerede olursam olayım, bu, beni hatırlayışınızı hissedeceğime dair şimdiden söz veriyorum.. (Böylesine, yerine getirilip getirilmediği sorgulanamayacak söz vermelerin de hastasıyımdır.. Hiç tereddütsüz veririm sözümü.. Kimse tutamaz beni)







09 10 2008

Gölgeler (Senki)


*****

Dünyada, dolayısıyla bizde de ilk kez, Yağmurdan Önce adlı filmiyle tanınan Makedon yönetmen Milcho Manchevski'nin 2007 yılı yapımı bu film; bir takım hayaletlerin tasallutuna uğramış genç bir doktorun öyküsünü anlatıyor..

'Şanslı' lakaplı, Lazar adlı bu genç adam, tam bir mucize eseri olarak ölümden döndüğü, korkunç bir trafik kazası geçirmiştir..
Bu kazanın hemen sonrasında meydana gelen tuhaf olaylar; belli ki, bu mucizeyi gerçekleştirerek onu hayatta tutan, metafizik güçlerin işidir..

Ölümün sınırına gidip de dönülen bu kaza sonrası iyileşme sürecinde ve devamında; Lazar'ın çevresinde dolaşan ve sadece kendisinin görebildiği bazı acayip insanlar peydahlanır:
Sürekli kanayan ayak tabanına saplanmış koca bir çiviyle ve kucağında bebekle dolaşan bir adam; unutulmuş bir Makedon lehçesiyle konuşan ve şehrin ortasında yanında bir kurtla beliren yaşlı bir kadın; genç, yakışıklı ve de evli doktor kahramanımızı kendine aşık eden, gizemli, güzel bir kız..
Bütün bu, her halleriyle tüyler ürpertici ve ‘zaman ötesi’ kişilerin bir sırları olmalıdır.. Elbette ki, bunların, zavallı doktorun yaşantısını neden allak bullak ettikleri de, çözülmesi gereken başka bir sırdır..

Dr. Lazar rolünde Borce Nacev'in ve 'gizemli kız' Menka rolünde de Vesna Stanojevska'nın oynadığı Senki, daha çok Hıristiyan inancında karşılığı olan bir söylentiyi işliyor: Bir takım sebepler yüzünden, öldüğü halde öteki dünyaya geçemeyip acı çeken ve de yaşayan bazı kişilere kendini gösteren, ruhlar..


Golgeler_09 by canburak.

Manchevski, sinemanın hiç de yabancı olmadığı bu 'hayaletli' konuya; yaşadığı toprakların tarihinde olmuş bitmiş bazı trajik olayları ve bunlardan etkilenmiş insanları katarak, özgün bir karışım yapmaya çabalamış..
Fakat, bu 'metafizik gerilim' oluşturma hususunda, yönetmenin oldukça acemi kaldığı görülüyor.. Oluşturduğu, çok yoğun ve abartılı, sembolik göndermeler, filmin inanırlığına darbeler vuruyor ve böylece –olası- etkisini de zayıflatıyor..
Özellikle finalde, basbayağı komik kaçan bu sembolizm anlayışı, filmin temel problemi olarak görünürken; 'aşırı' tutucu bir anlayışın yedirildiği hikaye de, filmin ayrıca bir başka rahatsız edici yönü..

Gerilim türünün dram ve metafizikle harmanlanmış hali, sinemada favorim olduğundan; -sırf bu sebeple- bu 'olmamış' film, benim gözümde, en fazla ‘vasat’ seviyesine yükselebiliyor..

Gölgeler, -kendince- pek önemli şeyleri, paranormal söylentilerden, hayaletlerden, falan güç alarak, çarpıcı bi şekilde anlatayım derken ‘çarpılmış’ bir film gibi geldi bana..



08 10 2008

Neden Bizim De Bir Şafak Ayinimiz Olmasın?!


Dünyanın öte ucundan Osmanlılarla savaşmaya gelen Anzakların, Çanakkale'de verdikleri kayıpları için her yıl yaptıkları anma törenlerini biliyorsunuz..
Ben de bu olaydan ilham alarak -süper zekamı da devreye sokmak suretiyle- aynı şekilde, biz Osmanlı torunlarının da, atalarımızın, Viyana önlerinde uğradığı bozgunları anmak üzere -bir gün tespit ederek- her yıl bu şehrin kapısı önündeki meydanda Viyana Şafak Ayini düzenlenmesinin gerekli olduğuna işaret etmekteyim.. Lütfen duyarsız kalmayalım..

Türkiye'den gelenler ve çevre ülkelerdeki gurbetçi Türklerin katılımıyla Viyana kentinin önünde toplanan coşkulu, büyük kalabalık, okunan sabah ezanıyla birlikte ayine başlamış olur..

Kılınan toplu namaz ve ardından okunan mevlitten sonra; mehter takımının çaldığı marşlarla gurur, hüzün ve coşkunun zirvesine tırmanan tören; daha sonra, seneye tekrar buluşulmak üzere, tüm şehitlerimiz için edilen son dualarla sona erer..

Sıra artık, ayin sonrası acıkan midelere takviye yapmaya, yani yemeğe gelmiştir.. Coşkulu kalabalık, meydan çevresinde konuşlanmış ve Türk mutfağı lezzetleriyle donanmış seyyar yemek satıcılarına doğru, büyük bir iştahla yönelir..

Tam o anda, şafakla birlikte yükselen güneşin ilk ışıklarının, kebabcı standlarında durmadan çalışan döner bıçaklarına düştüğünü ve oradan da, Viyana içlerine doğru yansıdığını görmek;
-hiç kuşkusuz- bencileyin bazı hassas bünyelerin -karınları aç da olsa- gözlerinin yaşarmasına sebep olacaktır..


06 10 2008

Hellboy II: The Golden Army

*****

Cehennemden çıkan çılgın oğlan Hellboy’un, küçük boynuzlarıyla, pek cana yakın göründüğü, çocukluk döneminden bir yılbaşı gecesi sekansıyla film başlar..
Kendisini büyüterek, babalık yapan Profesör Trevor Broom (John Hurt)'la birlikte yaşayan Hellboy, televizyonda bir kukla filmi izlemektedir.. Babası, yatma saatinin geldiğini hatırlatınca; o tüm şirinliğini takınarak, ondan bir masal anlatmasını ister..
Anlatılan masal, bu filmin konusunu oluşturan hikayenin de başlangıcıdır..
Küçük Hellboy, profesörün anlattığı bu masalın kahramanlarını, -yatmadan önce izlediği filmin etkisiyle olsa gerek- kuklalar olarak hayalinde canlandırır..

Yıllar, yıllar önce; insanlarla mistik yaratıklar (Elfler, Goblinler, Ogreler, vb..) arasında büyük savaşlar olmuştur.. Bu kanlı savaşların bir döneminde insanlar, savaşın üstün tarafı haline gelerek, rakiplerini kırıp geçirmişlerdir..
Bitmek bilmez, ‘sahip olma’ hırsıyla gözünü kan bürüyen insanların bu katliamından çok etkilenen Elf kralı, üzüntüye boğulmuştur..
Bir gün, bir 'Goblin' demirci ustası, Kral’a, altından imal edilmiş, asla karşı konulamayacak güçte, devasa askerlerden oluşan, mekanik bir ordu yapmayı teklif eder.. Oğlu Prens'in de etkisiyle, Kral bu öneriyi kabul eder..
Bu yenilmez armadayla birlikte, bir de taç imal edilmiştir ki; tacı başına takan, bu çok tehlikeli ordunun kontrolünü de ele geçirecektir..
Elf Kralı, artık, bu Altın Ordu'nun da kralıdır..

Gel zaman, git zaman; yeniden saldırıya geçen insanlar, karşılarında buldukları 'acı ve merhamet duygusundan nasipsiz' bu Altın Ordu'nun önünde, müthiş bir kıyıma uğrarlar..
İyi yürekli Elf Kralı, bu kez de, verdiği, ‘Altın Ordu’ kararından pişmanlık duyarak, başındaki tacı üç parçaya böler; birini insanlara verir, ikisini de kendisine saklar..
Yapılan anlaşmaya göre; bundan böyle, insanların şehirlerde; diğer yaratıkların da ormanlarda hüküm sürmeleri karara bağlanır.. Altın Ordu, tacın parçaları birleşmediği sürece, etkisiz kalmaya mahkum olarak, dünyanın bilinmeyen bir yerine kapatılır..
İnsanlara -belki de safça- güvenen, barıştan yana olan Kral'ın, kendisine hiç çekmemiş oğlu Prens Nuada, ademoğlunun, verdiği sözü tutacağına asla inanmaz ve elbet bir gün geri dönmek üzere, krallık topraklarını terk eder..


Şeytan'ın Oğlu Kral'ın Oğluna Karşı


Bu masalı dinleyen Helloğlan, uyumuş da büyümüş; artık, bir zamanlar babasından dinlediği bu hikayenin gerçeğe dönüşeceği, günümüze gelinmiştir..

Kral'ın oğlu Elf prensi Nuada (Luke Goss), insanlarla yapacağı müstakbel savaşa, yeraltındaki metro tünelinin bir köşesinde yaptığı; 'teleskobik kargısının sivri ucuyla, havadaki su damlasını ikiyi bölme' gibisinden, ince antrenmanlarla hazırlanmaktadır..
Prens, Altın Ordu'yu canlandıracak tacın bir parçasının, 'yukarıda' açık arttırmayla satışa çıktığını öğrenir öğrenmez, yardımcısı devasa canavar Wink ve Diş Perileri’yle birlikte, ilk hedefi olan bu parçayı, 'babasının malıymış gibi' almaya gider.. (Diş Perisi isminin, masalsı sempatikliğine sakın kanmayınız.. Kendileri; havada, karada yaşayan/yiyen, -bir nevi- canavar piranalardır.. Bilginize sunulur)
Kadim kuralın çiğneneceği, insanlığın yok edileceği anlamına gelen bu gelişmeye müdahale etmek, elbette, Paranormal Araştırma ve Savunma Bürosu'ndaki dedektif Hellboy (Ron Perlman) ve de onun paranormal arkadaşlarının görevidir..

Dostları arasında adı 'Kızıl' olan Hellboy, kırmızı meşini andıran cildi, uzun kuyruğu ve dibinden kesik boynuzlarıyla; bildiğimiz, yakışıklı ya da karizmatik kahramanlara pek benzemeyen, -adı üstünde- cehennem kaçkını bir ucubedir..
O, pek güzel dayak attığı gibi, aynı güzellikte dayak yemesini de bilmekte; genellikle, çikolatalı gofret yiyip, puro ve bira içmeye bayılan bir hedonist rahatlığı sergilemektedir..
Öte yandan o, 'ateşli' sevgilisi ‘pirokinetik’ Liz Sherman (Selma Blair)'ın açtığı kalp yarasına, kankası 'balık adam' Abe Sapien (Doug Jones)'le beraber ‘alkol tedavisi’ uygulayarak çare bulmaya çalışan; -hem de kediperver- bir duygu adamıdır da..

Hellboy_II_Altın_Ordu_40 by canburak.


Son tahlilde, dünyanın sonunu hazırlayacak bir kader sahibi 'iblisin dölü' bile olsa; insanlığa karşı suç işleyenlerin karşısında –halen- kahramanca yerini almasıyla fişeklenen, güçlü bir karizmanın da sahibidir Hellboy..
Kahramanımızın işi doğrusu bayağı bi zordur: Onunla kentte karşılaşan, ‘bir dokunsa, tır çarpmışa dönecek’ bir takım insanlar, tipiyle falan, alay ederken; onun menşeini bilenler ve 'ötekiler' de, 'iki arada bir derede kalmış' adamımızı, sürekli, özünü inkar etmekle suçlamaktadırlar.

Kapital Peşin Kırmızı Meşin

Hellboy'un bu maceradaki baş düşmanı olsa da; "İnsanlar, hırsları uğruna, durmadan yaptıkları otoparklar, alışveriş merkezleriyle falan,'ortak' dünyamızı yok olmanın eşiğine getirmişlerdir.. Bu durumda onlar da, bizim tarafımızdan yok edilmeyi hak etmektedirler.." söylemiyle -radikal de olsa- çevreci ve anti-kapitalist bir imaj çizerek gönlümüzü kazanan Prens efendiye hak vermemek pek mümkün değildir.. (Kökümüze kibrit suyu dökmeyi öneren son cümle hariç elbette)
Tamam, bizim de insan olarak, bu savaştaki safımız bellidir; ancak -gördüğünüz gibi- Prens, hiç de yanlış şeyler söylememektedir..
Neyse, -Şeytan'ın oğlu da olsa- Amerikalı bir çizgi roman kahramanından, ne denli ‘anti-kapitalist’ olmasını bekleyebilirsiniz ki?.

Yine de, onurlu kahramanımız Hellboy'un, bir devlet görevlisi olarak, sadece vazifesini yaptığını, dolayısıyla, bu fiili durumdan aslında o kadar da memnun olmadığını -içtenlikle- hissettiğimi belirtir; kendisinin karşısına geçerek, onu döneklikle falan suçlayanların arasına katılmayı asla düşünmediğimi söyleyerek, bu bahsi de burada kapatırım..

Hellboy_II_Altın_Ordu_39 by canburak.


Sinemaya taşınmış çoğu çizgi roman karakterine nazaran oldukça yeni yaratılmış bir kahraman olan, Dark Horse Comics’in Hellboy'unun, sinemadaki bu ikinci macerasının yönetmenliğini, ilki gibi, Guillermo Del Toro yapmış..
Del Toro'nun, çizgi romanın asıl yaratıcısı Mike Mignola'yla birlikte senaryoyu da yazdığını ve bu çok değerli ikilinin 'hayal gücü' birlikteliğinden, yine, güzel bir sonuç çıktığını da ekleyeyim..

Aslında, diğer hikaye ve filmlerden, bize çok tanıdık gelen, o meşhur, paralel dünyanın yaratıkları, bu hikayeye başarıyla yedirilmiş ve onlara uyumlu diğer yeni karakterlerle de müthiş zenginleştirilmiş..
Mizahi yönü de gayet güçlü Hellboy ve arkadaşlarında görülen, özellikle, 'sıradan' insani değer ve zaafların yoğunluğu; bu filmin, -tüm olağandışılığına rağmen- ayağının yere basmasını; seyirciyi de, hikayesinin içine rahatlıkla çekebilmesini sağlıyor..



05 10 2008

sinema


ışıklar söner
film başlar, filmin devamı ve son..
film biter, ışıklar yanar
koltuklar boşalır..

önce karanlığa düşer
sonra aydınlanır ki insan doğar
hayatın devamı ve son..
hayat biter, ışıklar söner
koltuğun boşalır..

evet
sinema hayattır
hayat da sinema..

01 10 2008

WALL•E

*****

Evvel zaman içinde, sinemalarda, film öncesinde gösterildiğinde kendisiyle karşılaşmış, ‘Pre-Tv’ nesli için, miki filmine (Bunu görünce, aklına başka bir tür gelen, art niyetlilere sesleniyorum: Ben burada, o ‘saf’ zamanlardan bahsediyorum evladım!.), ‘TRT’ nesli için, çizgi filmlere, lisedeki geometri hocamıza göre, ‘cızıh’ filmlere ya da ‘modern’ bir yaklaşımla, animasyonlara, sinemadaki bakış şekliniz nedir?.
Bugüne kadar, kendisine ciddiyetle yaklaşılmasını gerektirecek kadar iddialı ve başarılı örnekleriyle karşılaştığınız halde, hala bu türe karşı çekinceleriniz varsa; siz de artık imana geleceksiniz..

Bu türün, çoğu -hadi aptalca demeyelim ama- 'çocukça' örneklerine de sinemada bolca rastlandığından, çekincelerinize bir yerde ben de hak veriyorum; ama, bu husustaki son şahane nokta, bu filmle konmuş durumda: WALL•E sinemalarda..

Voli İva’yı Seviyo


Yeryüzünün çöple kaplandığı, dünya çevresinin de çöp uydularla dolduğu; düşününce, hiç de mantıksız gelmeyen bir istikbalde, insanoğlu, artık yaşanmaz hale gelmiş bu gezegenden kaçmanın yollarını arar ve çareyi, yaşamlarını, neredeyse gezegen boyutunda inşa ettikleri uzay gemilerinde sürdürmekte bulur..

Önceleri, dünya yeniden temiz bir hale getirilene kadar, geçici bir süre için planlanan bu dünya dışı yaşam alanları; yeryüzünün daha da beter duruma gelmesi ve üzerinde tek bir bitkinin bile yaşama şansı kalmamasıyla, kalıcı hale gelmiştir..

Aradan yüz yıllar geçmiş; insanlar artık, bu 'dünya dışı' yeni ortamlarına 'uyum' sağlamışlardır..
Atalarının kirletilmiş gezegeninden artık pek umutları kalmamışsa da, -daha önceden planladıkları şekilde- dünyaya belli aralıklarla robotlar gönderip, orada bir yaşam belirtisi aramaktan da geri durmazlar..

İşte böyle bir dünyada, çöpler ve çürümüş hemcinsleri arasında dolaşan, uzun adı, 'Waste Allocation Load Lifter Earth-class' olan Wall-e ile tanışırız.. Kendisi, 700 yıl önce, çöpe boğulmuş yeryüzünü temizlemekle görevlendirilmiş robotlardan biridir ve herkesler 'evi' terk ettiği sırada da, güç düğmesi kapatılmadığından olsa gerek, hala çalışmakta/yaşamaktadır..

Güneş enerjisiyle çalışan, insani özellikler gösteren, basbayağı akıllı, neşeli ve sevimli bir robot olan Wall-e, bütün çalışanlar gibi, her gün, güneşin doğuşuyla birlikte iş başı yapmakta, akşamları da evine çekilip, videoda müzikal falan izledikten sonra da uyumaktadır..

Görevi olan, etraftaki çöpleri gövde nahiyesinde biriktirip presleme ve küp kalıplar haline getirip, bunlardan çöp gökdelenleri inşa etme işinde, pek maharetli olan robotumuz; hobi olarak da, kendine ilginç gelen ya da işine yarayabilecek eşyaları toplayıp, biriktirmektedir..

http://fragman.vizyondaki-filmler.com/3/wall-e/wall-e-4.jpg


Wall-e, bu koca dünyada, tek canlı arkadaşı olan bir hamam böceğiyle yaşayıp giderken, -seyrettiği romantik müzikallerin de etkisiyle- eksikliğini hissettiği tek şey olan 'hayatının aşkıyla' buluşunca, hem duygu, hem de gerçek dünyasında büyük değişiklikler yaşamaya başlar..


Kahramanımızın görür görmez çarpıldığı, 'dünyalar güzeli' EVE (Extraterrestrial Vegetation Evaluator), uzun adından da anlaşılacağı üzere, kendisi, uzay gemilerinde yaşayan insanların, bitkisel hayat belirtisi dahi göstermeyen, çöple kaplı dünyaya, düzenli olarak gönderdikleri, ‘yumurtamsı’ bir araştırma robotudur..
Bir dizi yanlış anlamalar, anlaşmazlıklar yaşasalar da, özellikle Wall-e‘nin ‘zengin’ koleksiyonu, epey bir işe yarar ve 'gençler' sonunda birbirlerine iyice ısınırlar..

http://jtaplin.files.wordpress.com/2008/06/wall-e_3.jpg

Her yeni aşık erkek gibi, Wall-e de ne yapacağını şaşırmış, Eve'in etrafında pervane olmuş, dönüp durmaktadır..
Aşık dahi olsa, çoğu kadın gibi, önce mantığının sesini dinleyen Eve; romantik elemanımızın, kendisine çiçek niyetine uzattığı yeni çimlenmiş bir bitkiyi görür görmez, misyonunu hatırlar.. Yüklenmiş programı gereği, çevreyle olan ilişkisini sağlayan devrelerini kapatır ve insanlık için çok önemli bu bilgiyi ulaştırmak üzere, Axiom Uzay Gemisi’ne doğru yola çıkar..
Bu durum karşısında adeta gözü dönen Wall-e, yeni bulduğu biricik sevgilisini çabucak kaybedecek olmanın hırsıyla, boyuna posuna bakmadan, Eve'in peşine takılacak ve böylelikle, olağanüstü, ‘bir uzay yolu macerası’ yaşamaya başlayacaktır..

Teneke Adem ile Havva

'Kayıp Balık Nemo' ile Oscar ödülü kazanmış Andrew Stanton'ın, senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı film; -başlangıcından, insanların göründüğü sekansa kadar- sadece, aşıkların birbirlerinin isimlerini tekrarlamalarıyla ve çıkardıkları bir takım seslerle, uzun bir süre, 'sessiz film' kıvamında akar.. Biraz bu özellik sebebiyle, daha çok da, kahramanın kayıtsız kalınması mümkün olamayan sempatikliğinden olsa gerek, filmden, bir 'Şarlo' tadı alınıyor..
Bu cümleden olarak, bir çok önemli fantastik filmin ses tasarımcısı olan, bu filmde de çok yaratıcı bir çalışma yapıp, ayrıca, Wall-e'yi de seslendiren, Oscar ödüllü Ben Burtt'ın adını da zikretmeli diye düşünüyorum..

Hemen her güzel animasyonun altındaki biricik imza olarak göz kamaştıran Pixar, son olarak, bu basbayağı ‘sanatsal’ filmle, bütün eski Pixar filmleri de dahil, türdeşlerinden bariz bir şekilde ayrılarak, bugüne kadar yapılmış bütün animasyonlara, açık ara fark atıyor; haberiniz ola..

2001: A Space Odyssey'e yapılan 'tadından yenmez' göndermelerle, özellikle dikkat çeken filmin, şahane son jeneriğinin tamamını, 'yaşayan efsane' Peter Gabriel'in Down To Earth adlı mükemmel parçasını dinleyerek izlemek ise, doğrusu, kadayıf üzerine kaymak gibi geldi, bendenize..

Animasyon oldukları pek belli olan insan figürleriyle karşılaşana kadar, şahsıma, çizgi olmayan, normal bir film izlediğim hissi verecek kadar gerçekçi ve başarılı bir çalışma olan WALL•E (Müthiş bir yaratıcılıkla, adı VOL•İ olarak Türkçeleştirilmiştir..), sadece, romantik ve bilim kurgusal bir komedi olmakla yetinmeyerek; dünyayı bekleyen büyük tehlikeyi ve insanlığın hızla gitmekte olduğu karanlık geleceği de işaret etmektedir.. Yalnız, tenekeden mamul Adem ile Havva’nın çelimsiz ellerinde, pek sönük de olsa titreyen, bir umut ışığı bırakarak..

Değerlerini unutmuş/unutturulmuş insanlığın, -700 yıl sonra bile- yeniden kendine gelebileceğine; hiç olmazsa, pisleyip, yaşanmaz kılarak terk ettiği dünyasının kıymetini anlayacağına dair zayıf inancını, umarsızca göstererek..