5.02.2009

Pandora'nın Kutusu :: Kendi Dağında Kaybolmak



Yönetmen Yeşim Ustaoğlu, Güneşe Yolculuk ve Bulutları Beklerken gibi, tamamen 'tabu yıkıcı' olmasa da derinden sarsıcı ve cesur iki filmden sonra çektiği Pandora'nın Kutusu'yla, bu 'politik' misyonuna ara vermiş gibi görünüyor..
Başka bir deyişle: Ustaoğlu,Türk toplumu olarak, görmekten ve bilmekten hele araştırmaktan özenle kaçındığımız, bu topraklarda yaşamış/yaşayan 'öteki etnikten' bazı tarihi yol arkadaşlarımızı -en estetik yoldan- bize şöyle bir anımsattıktan sonra; kamerasını daha bilindik ve daha evrensel bir gerçeğe, yakın zaman içinde -bir kişi eksikle- kentleşmiş bir geniş aileye doğrultuyor..

Filmin hemen başlarında, yaşlı anneleri Nusret Hanım (Tsilla Chelton)'ı yıllar önce, Batı Karadeniz'de bir dağ yamacındaki köylerinde bırakarak ya da unutarak, İstanbul’un farklı semtlerinde yaşamayı seçmiş, orta yaşlardaki üç kardeşle tanışırız..

Birbirleriyle olan bağlantıları, kendilerinin her birinin annelerine olan ilgisizliğiyle aynı düzeyde olduğu anlaşılan bu kardeşlerin en büyüğü; koca ve oğuldan ibaret, orta düzeyde geçim şartlarına haiz bir çekirdek aileye sahip, Nesrin (Derya Alabora)'dir..
Her haliyle tipik bir şehirli Türk annesi profili çizen Nesrin, bir yandan aile içindeki kontrolünü yitirmemeye dikkat ederken, iş ve ev kadınlığı yanısıra, silik kocanın boşluğunu doldurma görevini de layıkıyla yapmaya çalışmaktadır..

Kocanın durumu ayrı bir konudur ama ev ve okul kaçağı üniversiteli oğul Murat (Onur Ünsal), annesi Nesrin'in kontrol mekanizması kaynaklı baskısından oldukça şikayetçidir..
Bu 'baskı' yaftası, aslında tamamen çocuğun bakış açısından yapılan bir değerlendirmedir; yoksa, kadının ondan yapmasını istediği -normal şartlarda her anne babanın da dileği olan- sadece tek bir şey vardır, o da: Derslerine çalışıp, doğru düzgün okuluna gidip gelen, akıllı uslu bir genç olmasıdır..

Ancak 'asi delikanlı' diye boşuna dememişler; "ekmek elden su gölden" bir yaşantı içinde bulunsa dahi, babasına asla benzemeyecek bir kimliği bulma yollarında bunalmış vaziyette yol almaya çalışan bu genç adamın, annesinin bu gayet saf ve iyi niyetli isteğini bir ‘işkence kerpeteni’ gibi algılaması elbette şaşırtıcı değildir..
Hele, bu yollardan geçmekte olan bir gence ya da zamanında geçmiş bir ihtiyar delikanlıya göre de bu durum gayet normaldir; bir de Murat'ınki gibi, tam karşısında yaymış vaziyette oturmakta olan -örnek alabileceği- dayı gibi birisi varsa..

Madem dayıdan bahsettik, sıra onda: Mehmet (Osman Sonant), ablalarının gözünde kötü bir örnek, tembel bir parazit olarak değer bulan; yıkıldı yıkılacak vaziyette bir viranede berbat şartlarda ikamet eden; nihilizmin olmayan kollarında kendince bahtiyar bir hiçliği yaşayan, ailenin 'düzen karşıtı' küçük kardeşidir..


Ortanca kardeş Güzin (Övül Avkıran), gazetecilikle iştigal eden, özgür yaşamak hususunda ablasına nazaran, erkek kardeşine daha yakın duran, evli bir adamla yaşadığı birlikteliğin sonuna gelmiş; yorgun, mutsuz bir kadındır..

Uzun yıllar önce, beraber yaşadıkları bir köyden çıkıp İstanbul'a vardıklarında, modern hayatın rutinine dalmak suretiyle irtibatlarını minimuma düşerek dağılmış bu kardeşleri -mecburen de olsa- yeniden bir araya getirecek bir olay gerçekleşir: Evlatlarının, bir zamanlar tek başına bıraktıkları köyde yaşamını sürdüren yaşlı annenin kaybolduğu haberi, İstanbul'a ulaşmıştır..

Nesrin Abla'nın liderliğinde bir araya gelen kardeşler, yine onun şoförlüğündeki bir yolculukla kendilerini uzak memleket yollarına vururlar vurmasına ama, bu gidiş aynı zamanda, kendi kişisel ve ortak geçmişlerine yaptıkları bir yolculuk işlevi de görecektir sanki..

Adeta bir 'psikolojik deney kafesi' görevi gören küçük otomobil içindeki üç kişi, dışarıda daha ‘tabii’ olana doğru sürekli değişen, insan ve doğa manzaraları eşliğinde, öteden beri bir araya gelip de aralarında konuşamadıkları ailevi meseleleri ve de birbirleri hakkındaki 'samimi' düşünceleri ortaya dökme imkanı bulurlar..
Gayet öğretici ve iç döküp rahatlatıcı geçen bu deneyim sonunda, -bedenen ve ruhen- ortadan kaybolduğu anlaşılan anne bulunmuş, İstanbul'a geri dönülmüştür..

Bir insanın başına gelebilecek belki de en büyük bela olan Alzheimer hastalığının pençesine düşmüş anne Nusret Hanım, artık koca bir bebek misali, çocuklarının bakımına muhtaç bir hale gelmiştir..
Bilincini ve hemen hemen her şeyi unutmuş, fakat geldiği dağların özgür ruhunu hâlâ içinde hissettiğinden olsa gerek, hapsolduğu apartman dairelerinden ve de büyük şehrin hallerinden içi sıkılan yaşlı kadın; yeniden kendi dünyalarına ve sorunlarına dönmüş çocuklarının bu zoraki bakımından hiç de memnun değildir..
Evine varmak, dağını yeniden görmek için kaçar, yakalanır; bakımevine konur, oradan da, ailenin bir başka kaçağı ve onu en iyi anlayıp, sessizce ilişki kurabilen kişisi olan, torunu Murat tarafından kaçırılır..

Aile ve okul dahil- yaşamın ya da düzenin kendisine dayattığı hemen her kuruma ve de disipline itirazı olan; birilerinin önceden belirlediği bir yönde akarak, -herkes gibi- kendisini de sürüklemeye ant içmiş bu hayat akıntısına kapılıp gitmeye pek niyetli görünmeyen Murat, anneannesi Nusret Hanım'ın 'kurtarıcısı' olmaya kararlıdır..

Açtırma kutuyu söyletme kötüyü

3 Maymun misali, deyimlere dayanan bir isim koyma modasına uymuş gibi görünen filmde, bir 'Pandora Kutusu' denebilecek ağırlıkta ya da ciddiyette bir dramatik durum pek görünmediği gibi, bunun açılıp da ortaya saçılması olayı da biraz zorlama geldi bana..
Ortada sadece, üç kardeşin, hayatın hayhuyu arasında kopmuş irtibat bağlarının zorunlu -belki de geçici- olarak kurulması ve bunun neticesinde, zaten malum olan bazı kişisel gerçeklerin diğerleri tarafından daha yakından fark edilmesi durumu söz konusu ki, bunun da filmin adıyla özdeşleşen bir tarafını göremedim doğrusu..

Ayrıca, her ne kadar çok başarılı bir oyun çıkarmış da olsa, Tsilla Chelton'ın, bir Karadenizli kadını ‘Pera madaması’ Türkçesi ile konuşarak oynaması, başka bir sorundu tabii..
Filmi altyazıyla izleyecek yabancıları hiç ilgilendirmeyeceği kuşkusuz olan bu hal, bencileyin hassas kulakları rahatsız etmiştir deyu düşünüyorum..


Eğer etmezsem olmaz- bu küçük itirazlarım dışında, önceki filmi Bulutları Beklerken'i hatırlayarak beklentilerimi baştan yüksek tuttuğum Yeşim Ustaoğlu'nun bu yeni yapıtını -sonuç olarak- başarılı bulduğumu söyleyeyim..

San Sebastian Film Festivali’nden ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülleriyle dönmüş olan Pandora'nın Kutusu, esas kahramanlarının karakterlerini gayet başarıyla ortaya koyan 'köye yolculuk' bölümüyle, kusursuz bir şekilde başlıyor; film daha sonra, Alzheimer'a yakalanmış yaşlı bir kadının başına gelenler, aile bireylerinin ona karşı gösterdikleri yaklaşımın ne olduğu ve de asıl doğru davranışın ne olması gerektiği gibisinden, bir ‘sağlık ve sosyal’ misyonu üstlenerek 'öğretici' bir havada devam edip gidiyor..
Neyse ki, beni biraz da olsa 'rahatsız' eden bu didaktik bölümden, 'Dönüş' ara başlığı verilebilecek final sekansına geçilmesiyle birlikte de film, değerli yönetmenimizden umduğum performansa yeniden kavuşarak, gayet güzel bir vurguyla sona erme başarısı gösteriyor..


  4 / 5


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...