12.03.2009

Gölgesizler :: Suçlunun güçlü olduğu yerdekiler



İstanbul’da bir berber dükkanı.. Yeni bir günde daha, jilet cızırtılı, makas şıkırtılı mesaisini sürdüren dükkanın koltuğuna, saçı sakalı birbirine karışmış, hırpani kılıklı bir adam oturur..
Sadece bıyıklarının, o da azıcık ucundan alınmasını buyuran adam, akabinde bundan da cayıp dükkanı terk eder..
Öğreniriz ki o da, çok uzaktaki bir köyün berberidir ve yıllar önce, çoluğunu çocuğunu arkasında bırakıp çok uzaktaki bu şehre gelmiştir..

Şimdi de, şehrin berberi, köy berberi Cıngıl Nuri (Fuat Onan)'ye öykünürcesine, çok uzaktaki o köye gider; uzun süredir berbersiz kalmış köye yerleşir..
Artık o, hem köyün yeni berberi, hem de bu garip yerde olup biteceklerin yeni tanığı olacaktır..

Berber (Taner Birsel)'in halleri çok tuhaftır, hem de çok; sanki bir rüyada gibidir, tıpkı bu filmin tüm kişileri ve olayları gibi..
Çat oradadır çat burada; bir bakarız, dükkanın önünde oturmuş köyü seyretmekte; bir bakarız, şehirdeki, öylece bırakıp gittiği dükkanındadır..

Onun derdi de, Cıngıl Nuri'nin derdi de herkesin derdiyle aynıdır aslında: Hem burada olmak ister gönülleri, hem de çok uzaklarda..
Ve olaylar gelişir.. ya da gelişmez de, kendi ekseninde devinir sanki.. Tıpkı dünya gibi veya tıpkı hayat gibi..




Bu girişin pek de normal bir film yazısı girizgahı olamadığının farkındayım, ancak elimden başka türlüsü de gelemezdi ki; çünkü, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanı ve Ümit Ünal’ın bundan yaptığı filmin kendisiydi, asıl 'normal' olmayan..

Düşle, gerçek olanın (Ya da olmayanın!) birbirine karıştığı bu 'şiirsel' filmin hikayesine; daha bir sürü kahramanından bir kaçını da olsa tanıtmak üzere, biraz daha devam edeyim:
Köyün, kendisine söylenen her lafın yakasını, bir kaç kere tekrarlamadan bırakmayan, 'derin' düşünceli bir muhtarı vardır; şahsi dertlerinin ağırlığıyla zaten çökmüş omuzlarına, sürekli birilerinin 'kaybolduğu' köyün birikmiş sorunları da binen bir adamdır Muhtar (Selçuk Yöntem)..
Ahalinin her durumda, her sorunda ağzına baktığı, devletin köydeki yansıması olan Muhtar efendi, son günlerde, köyün en güzel kızı Güvercin'in kaybolmasıyla iyice çaresiz kalmıştır..
Umarsızca, köyün gözleri görmeyen ‘doksanlık’ ihtiyarı Dede Musa (Aydemir Akbaş)'ya akıl danışır; ondan gelecek yardım ise anlattığı eski ve acayip rivayetler olur sadece..




Sağ kolu, yani köyün bekçisinin (Hakan Karahan) de yardımıyla yaptıkları bütün araştırmalar sonucunda Güvercin'in izine bile rastlayamayan Muhtar, çareyi zora başvurmakta bulur; köyün doğru dürüst okuyan ve üstelik de yazan tek kişisi olan Cennet’in Oğlu'nu, en uygun kurban olarak belirler..

Otoritenin bu köye de rahatlıkla uzanan güçlü kolu, sanatçı duyarlılığını ve hayalciliğini delilikle eş tutan bir yerde doğmuş olmanın şanssızlığı yanısıra, kocasız/korumasız Cennet (Arsen Gürzap)'in çocuğu olmanın masumiyeti içindeki bu genç adamı, sorgulama bahanesiyle, öldüresiye döver..

Güvercin (Biğkem Karavus) bulunamadığı gibi, üstelik bu kez de, Cennet’in Oğlu (Ertan Saban) -bedensel değilse de- akli açıdan kaybolmuştur; köyün sokaklarında “Kar neden yağar, kar?” diye sorarak dolaşmaya başlar.. Ki böylelikle, sanırım öteden beri eksiği hissedilen 'Köyün Delisi' kontenjanı, layığıyla doldurulmuş olur..





Bu arada, filmin başında İstanbul'da gördüğümüz Cıngıl Nuri, beklenmedik bir anda köye döner; lakin, bu sefer de -elinden geldiğince sadık kalarak- gözleri yollarda, onu yıllarca bekleyen karısı Kadriye (Zeynep Kumral), bir bağırtı, çağırtıyla ortadan kaybolur..

Tam burada içinizden, "Haydaa!." demek gelmiş olabilir, bana da oldu çünkü; ama bunun ne kadar erken ve gereksiz olduğunu, her haliyle enteresan bu filmde, daha sonra şahit olduklarımla iyice görecek, anlayacaktım..
Yazının sonunda söyleyeceğimi şimdi yazacak olursam eğer: İsterim ki siz de görün, şaşırın ve ürperin..

Muhtar'ın, bu gelişmeler karşısında yapabileceği fazla bir şey kalmamıştır; altında kaldığı sorunların çözümü için ilçeye gidip, devlet büyüklerine başvurmaya karar verir..
Gider ve bir daha da köyüne dönmez; yoksa Muhtar da mı kaybolmuştur?.

Evet, kaybolan kaybolana; şehirde kaybolup köyde zuhur edenler, köyde kaybolup şehirde görünenler, değişerek dönenler, dönerek değiştirenler..
Var olmasa bile- kız kaçıran ayılar, aşık olan kısraklar, bulunsa da bir kez 'kaybolmuş' Güvercinler, büyüler, büyümeden ölenler, sırlar, yalanlar ya da rivayetler..
Hemi de ne rivayetler: Hem orospu, hem evliya olan Aynalı Fatma ile dokuz karılı, sayısız çocuklu Asker Hamdi'nin inanılmaz aşkları; birbirlerini yiyesiye, sömüresiye, canlarını emip bitiresiye.. Vay ki ne vay!.



Suçlunun güçlü olduğu yer

Gölgesizler, tanıdık ama -tuhaf bi şekilde- gizemli bir atmosferde geçen, ilk bakışta çok farklı görünen oysa şöyle bir düşünüldüğünde tamamen yaşadığımız hayatın içinden türetilmiş şaşırtıcı hikayelerle, bizi bize ayrıntılarıyla anlatan -sinemamızda az bulunur- gerçeküstücü anlatımını oldukça sağlam bir kurguyla başarabilmiş, etkileyici bir film..

Neredeyse bir David Lynch gizemine haiz konusu ve üslubuyla, karışık olduğu kadar ağır da yürüyen kurgusuyla, özellikle 'normal' sinema seyircisine epey zorlayıcı, hatta sıkıcı geleceği kesin olan bu film; yine de, biraz çaba göstererek öyküye duhul olabilecek 'sabırlı' seyircilerini, başından itibaren yarattığı ve hiç kaybolmayan 'merak' duygusuyla ve de başarılı oyunculuklarıyla, pekala da sarabilecek güçte..

Hele bir de, yönetmenin: "Filmde bir Türkiye modeli kurmaya çalıştım. Filmin sloganı aslında her şeyi özetliyor: Suçlunun güçlü olduğu yerde, masumlar değersizdir.” sözlerini göz önüne alarak, filmi, günümüz Türkiye'sinin ya da herhangi bir ülkenin alegorisi şeklinde okuyacak olursak, öyküdeki her şeyin daha bir yerli yerine oturacağını söyleyebiliriz: Otoritenin, güçlünün ya da gaddar devletin karşısında biçare kalan insanların yitip yok olması; masum gençlerin ve okuyup yazarak dünyayı, hayatı anlamaya çalışanların, öncelikle ve kolayca harcanabilmesi..

Senarist ve yönetmen Ümit Ünal'ın yaptığı üç filmi de beğenmiş biri olarak, Gölgesizler’i, yönetmenin en iyi filmi olarak değerlendirirken; ayrıca, filmin sonunda yer alan Candan Erçetin'in söylediği Ben Kimim parçasının, şahane müziği ve sanki filmi özetleyen sözleriyle, ayrı bir ilgiyi hak ettiğini de zikredeyim..

Ezcümle: Gölge, insanın var olduğunun, hem başkasına hem de kendisine (Evet kendisine!) en önemli kanıtıdır; eğer gölgesi varsa, o da vardır.. Ya gölgesizler?.
Hayat karşısında güçsüz, değersiz kalarak tüm varlıklarını güçlülere kaptıranlar; ya da tamamen 'ışıksız' kalanlar mıdır acaba?.

Gölgesizler'i seyrederken bir yığın insanla tanıştım perdede, bedenleri de vardı, gölgeleri de; amma tıpkı düşündüğüm gibiydiler: Var gibiydiler, aynı anda da yok gibiydiler; belli ki hepsi birer gölgesizdiler..

4.5  /5


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



1 yorum:

Adsız dedi ki...

ellerıne saglık guzel paylasım


www.1sevda.net

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...