30.03.2009

The Wrestler :: Amerikalı bir pehlivanın ibretlik hikayesi



Seksenli yıllarda, gençliğinin baharında, formunun da zirvesinde bir profesyonel güreşçi olarak tozu dumana katan; maçların finalinde, ringin iplerinin üstüne çıkarak, aşağıda duran hırpalanmış rakibinin üstüne tos atan bir koç gibi atlama numarasıyla 'koç' lakabının hakkını veren bir koca oğlandır Randy 'The Ram' Robinson (Mickey Rourke).

O zamanlarda kazandığı başarılarla bu sporun/şovun efsanesi olmuş ve gösteri dünyasının malum aşırılıklarla yoğrulmuş çılgın hayatını doya doya yaşamış Ram, bugün artık sıfırı tüketmiş bedeni ve ruhuyla, sürekli sırtında dolaştırdığı delik deşik kirli gocuğu kadar yıpranmış, yaşlı bir heriftir..

On yıllardır dünyasını tamamen dolduran Amerikan Güreşi, bu dünyanın dışında yer alan, ancak hayatının diğer bir parçası olan kişilerle, örneğin biricik evladı olan kızıyla bağlantısını bile koparmıştır..

Kirasını ödeyebildiği sürece, bir karavanda tek başına yaşamakta; fırsat bulursa, yıpranmış vücudunun ve tekleyen kalbinin limitlerini zorlayan mahalli maçlara çıkarak, hâlâ hem dayak atıp hem de bi güzel dayağını yemektedir..
Elbette eskisi kadar gelir getirmeyen bu küçük gösteriler dışında, iş bulabildiği durumlarda da marketlerde çalışmaktadır..




Ram'in güreşçi arkadaşları dışında tek dostu, striptiz klüplerinde striptiz de dahil çeşitli cinsel faaliyette bulunarak ekmeğini kazanan Cassidy (Marisa Tomei)'dir..
Her ne kadar arkadaşı dediysek de aslında olay tek taraflı görünmekte; bu durumun açıklaması, Ram'in, eskiden beri hizmetinden 'parasıyla' yararlandığı bir kadına olan sevgiyle karışık düşkünlüğünden ibaret olduğudur..

Mesleğiyle, özel hayatını ayırmayı kesin bir kural olarak uygulayan ve bundan asla taviz vermeyen; sanatını pek başarılı icra etse de artık yaşlılığa yelken açmış bir kadın olarak durumu bir bakıma Ram'i andıran Cassidy, bu adamın çıkma tekliflerini reddetmeyi sürdürmektedir..




Ram'in, ortada bir kurgusallık olsa da yaptığı sporla resmen şiddet uygulanan yıpranmış bedeni ve leblebi gibi kullandığı güç verici ilaçlarla aşırı zorlanan yorgun kalbi daha fazla dayanamayarak tekler..
Geçirdiği çok ciddi bir kalp krizi, ona, artık bundan böyle asla güreş yapamayacağını kesin bir dille bildirir..

Bu zorunlu emeklilik, kahramanımızın hiç de alışık olmadığı 'normal' bir hayat yaşamasını gerektirmektedir: Hep daha fazla şiddet ve daha fazla güç gösterisiyle hararetlenen hayranlıklardan ve kendisinin asıl besin kaynağı olan, hayranlarının 'doping etkili' alkışlarından, haykırışlarından uzak, yavan bir yaşantı..

Bu değişiklik, bizim emekli pehlivan için hiç de kolay alışılacak bir durum değildir: İlişkileri her an kopabilecek incelikte bir ip görünümünde olsa da, kendisini yine de hayata bağlayan biricik sevdiceği Cassidy’ye daha yakın olmaya çabalar; ayrıca onun tavsiyesiyle, araları ezelden bozuk olan kızı Stephanie (Evan Rachel Wood) ile -hastalığının onda merhamet uyandırabileceğini de düşünerek sanırım- barışma ve görüşme teşebbüsünde de bulunur..

Uzun yıllardır ihmal edip de arayıp sormadığı kızına varır: "Yaşlı, bitik bir et parçasıyım ve yalnız olmayı hak ediyorum.. Tek isteğim, benden nefret etmemen.." deyu ağlayarak filan, -haklı olarak itirazı büyük olan- kızını ikna edebilmek için epeyi uğraşacak ve zor da olsa bunu başaracaktır..

Ayrıca, bir marketin şarküteri reyonunda -kendisini zorlayarak girdiği izlenimi aldığım 'marazi neşeli' bir ruh haliyle- tezgahtarlık da yaparak, geçimini zorlamaya devam edecektir..

Yalnızlık -kelimenin tam anlamıyla- ısmarlama bir elbise gibi üstüne tam olarak oturan bir 'luzır', mükemmel bir 'kaybeden' olan Ram, umarsız da olsa denemekten geri durmadığı bu 'yeni hayat' şeklini ne kadar becerebilecektir ki?.




Bir zamanlar Pankreas idi bu güreşin adı

Pankreas, çocukken filmlerden falan bellediğimiz; daha sonra da kendisinin ayrıca, karın bölgemizde mukim, salgı bezi görevli bir organ olduğunu öğrendiğimizde de pek şaşırdığımız bir güreş cinsidir ki, iki adamın karşılıklı debelenmelerinden gayrı, bizim pehlivanların yaptığıyla hiçbir ilgisi yoktur..

Kendinden geçmiş seyircilerinin, kısa bir müddet incelenmesiyle de anlaşılacaktır ki bu güreş, en sonunda rakibi öldürmenin kural olmaktan çıkarıldığı -anlaşmalı da olsa- bir nevi gladyatör dövüşü olarak da nitelendirilebilir..

Benim tek tanıdığım ve haliyle en meşhurları Hulk Hogan olan bu Amerikalı insan azmanları; çeşitli makyaj, aksesuarlar ve kıyafetlerle süslenmiş olarak, bir ring içinde veya dışında rakiplerine alabildiğine serbest stilde girişirler ki, bu olaya artık bir profesyonel spor olarak değil de bir şov olarak bakılmalıdır diye düşünüyorum..

Bu filme kadar tamamen sahte, yani, bir danışıklı dövüş olarak bildiğim bu şovun hakkında, son olarak yeni ve farklı bir şey öğrenmiş oldum ki o da, yenilen dayakların, alınan darbelerin, akan kanların oldukça büyük bir kısmının hayret verici bir hakikilik içermesi idi..




Yönetmen Darren Aronofsky'nin son filmi olan The Wrestler / Şampiyon, bir büyük başarıyı, zamanında, bütün getirileri ve götürüleriyle yaşamış bir adamın, tüm tükenmişliğine karşın, o görkemli geçmişini umarsızca sürdürmeye çalışmasını hikaye ediyor..

Tıpkı güreşçi Ram misali- boksör olarak ringlerde, aktör olarak film setlerinde ve arızalı bir insan olarak da hayatta yıpranmış biri olan Mickey Rourke, bildiğimiz olağanüstü oyunculuğunu konuşturmanın yanısıra, bütün bu geçmiş deneyimlerinden de faydalanarak -karton bir karakter olma ihtimali büyük- bu rolde, gayet doğal bir performansla göz kamaştırıyor..

4.5  /5


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...