15.04.2009

Festivalle Karışık Yengeç Salatası


Malumunuz geçen hafta, İstanbul için festival günleri idrak edilmeye başlandı.. Yine, bir-iki hafta önceden festival kitapçığı falan alındı, ilgi gösterilmesi elzem filmlerin altı, üstü çizildi, yanlarına işaretler konuldu; olmadı, filmlere bir daha bakıldı, içinde bulunulan şartlar muvacehesinde, işaretlenenler yeniden değerlendirildi ve sonunda makul bir hale getirilmiş liste elde, bilet için kuyruğa girildi..

Günü geldiğinde, ek yerlerinden kıvrılarak istiflenmiş bilet tomarlarından bir bir koparılan biletlerle sinemaya varıldı, eğer kalmışsa, oradan bir adet 'beleş' Radikal Gazetesi edinildi; kapıdaki görevli uzattığınız biletin 'kutuya atılacak' kısmını kopardı, 'sonuna dek saklanacak' bölüm elinizde, salonda yerinizi bulduktan sonra da bi güzel koltuğa yerleşildi..

Gösterim zamanı gelene dek, yeni gelen seyirciler şöyle bir göz ucuyla kesildi, göz göze gelmekten kaçınılamayan dost ve akrabalarla selamlaşıldı; hafifçe kararan salonun perdesine reklam görüntüleri düşmeye başladığında aynı boktan reklamlar (Bkz.Uçan İnternet), aynı sırayla bilmem kaçıncı defa izlendi ya da izlenmedi: Yanındakiyle sohbet edildi; gazete, dergi veya elde ne varsa ona, alacakaranlıkta göz gezdirildi; ya tavana bakıldı ya da gözler kapalı hayallere dalındı; ya da en iyisi, girişte yer alarak, kâh gelen seyircilerin sorularını yanıtlayan, kâh bulunduğu yerden, dairesinde mukim makinistle gayet ustaca el işaretleriyle anlaşan, bir manken endamı ve güzelliğiyle göz alıcı İKSV elemanı kızımız seyredildi..

Ve film başlayınca, nedense perdenin altının da altında yer alan alt yazıları okumak için, önünüzdeki muhtelif kellelerin arasından bir görüş açısı belirlenmek suretiyle vaziyet alındı ve mümkün mertebe seyre dalındı..

Kendisine hasbelkader sinema yazarı denilmesinin, anlamsız ancak karşı konulamaz ağırlığını bünyesinde hisseden şu naçizane yazarınız da, hatırlarsanız 'sizin için' hiç bir fedakarlıktan kaçınmayarak edinmiş olduğu bir kaç biletle, olaya duhulu gerçekleştirmişti..
Bu biletlerimin ilk kontrolünü bir kondüktör edasıyla ifa eden Landlord Hazretleri, daha ilk seyredeceğim filmin yönetmeninin Luis Bunuel olduğunu görünce, anında: 'Bu adamın filmini görmek için mi o kadar kuyrukta bekledin?' bakışı takındı ve değerli uyarılarının bir kısmını hemen oracıkta benim için harcayarak: "Ben o adamı iyi tanırım, ama bilirsin seni de pek severim.. Yapma canım, kıyma kendine!" dedi..
Olan olmuş, biten bitmiş, parayı uçlanıp bileti de almışım, bundan kelli seni dinleyerek bu biletleri çöpe atacak halim yok ya saygıdeğer Landlord’um..


Meksika'dan Rusya'ya Kilise Dünyası ve Devrim Adam



Bu yılın festival siftahını, sırf bir biletle iki filmini birden gösterecekler deyu balıklama atladığım, 'malum' Bunuel'le yaptım ve Nazarin ile Çölün Simon'u adındaki filmlerini peşpeşe izledim..

Unutmadan anonsumu yapayım: Uzunca bir süredir, başta G-Mall olmak üzre, cümle AVM'lerin şahane salonlarının 'rahat ötesi' koltuklarına alışmış olan sevgili mabadım, Rexx'in sıkış-tıkış ve havasız salonunun 'berbat ötesi' koltuklarına bir türlü alışamamıştır, ilgililere duyurulur.. (Hıh.. Yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmemiş, n'olcak!)


Sürrealizmin sinemadaki babası olarak bildiğim İspanyol yönetmen Luis Bunuel'in, nispeten daha yeni tarihli filmlerini, önceki yıllarda, yine bu festival dahilinde izlemiş, hayran kalmıştım.. Onlar kadar iyi olmasalar da ustanın Meksika dönemini yansıtan; Hıristiyanlığın alabildiğine irdelendiği ve dini samimi ya da safdillikle yaşayanlarla, bunu herhangi bir meslek gibi gören tacir zihniyetli diyanetçilerin karşılaştırıldığı bu filmler de oldukça ironik ve şaşırtıcı idiler..

Ertesi gün, (Hem utanıyorum hem de Landlord’un gazabından korkuyorum ama gerçeği söylemeliyim) benden gayrı herkesin gördüğünden kesinlikle emin olduğum bir filmi, V For Vendetta'yı ve adı V olan ve de kötülerin her türlü icraatlarına olduğu kadar mermilerine de karşı durup: "Bu maskenin altında etten fazlası var.. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirler kurşun geçirmezdir!" diyebilen; anarşist ruhlu, devrimci beyinli ve melek kalpli ve de maskeli bir kahramanı seyrettim.. Doğrusu ben pek sevdim; sevmedim diyenler varsa eğer -hemen söyleyeyim- ben de onları sevmedim!.


Festivalde bu hafta son olarak, 15.yüzyıl Rusya'sında olan bitenlerin yanısıra, 'evrensel' insani ve toplumsal durumları, Rus ikona ressamı Andrey Rublev'in hayatı ekseninde anlatan bir Andrey Tarkovski şaheserini, yani, Andrey Rublev'i, bir kez daha seyrettim..

Üç saati aşan bu yapıt, benim açımdan pek bir sorun teşkil etmedi; ancak dayanamayıp da zamanla salon dışına dökülenlerin sayısı bir hayli fazla oldu..
Uzun olan süresi miydi burada problem olan, yoksa pek alışıldık olmayan filmin bizzat kendisi mi?. Oraya girmeyeyim şimdilik.. diyeceğim ama yine de dayanamıyorum: Arkadaşlar n’olur, gideceğiniz film ve yönetmeni hakkında bir gıdım bilginiz olsun, sırf festival modasına uymak üzre boşuna doldurmayın şu salonları ya!. ‘Gerçekten’ o filmi görmek isteyenler ya da sabretmeyi bilen o güzel insanlar bulunsun salonda da; ne sizin ‘film ortası homurtularınızı’ çekmek zorunda kalalım, ne de öyle balık istifi halinde sığışmaya çalışalım..


Öldür Beni'nin yorumu, yeni de çıktı Yengeç Oyunu


Festivalde gördüklerimi bilahare kısa kısa da olsa yazmayı düşünüyorum; oysa benim bugün yazmayı planladığım şey -her zamanki görevim de olan- vizyondaki bir film hakkında idi..
Her hafta yaptığım gibi bir seçim yapmama da lüzum yoktu.. Çünkü o hafta sadece bir film izlemiştim ki o da, fazlasıyla ünlü yönetmen Ali Özgentürk'ün Yengeç Oyunu adlı son eseriydi..
Ya kardeşler!. Biliyorsunuz bir yıldır şuracıkta ben yazıyorum, siz okuyorsunuz; sizden saklayacak pek bir şeyim kalmadı aslında, peki bunu niye gizliyorum sanki.. İşte size Yengeç Oyunu'nu yazmak istememin asıl sebebi: Tahrik oldum kardeşim!

Yanlış anlaşılmasın, beni yazmam için tahrik eden şey, filmin ta kendisi; hani daha önce de olmuş, sonuçta epeyi de bir patırtı çıkmıştı ya.. (Bkz. Öldür Beni)
Böylesi durumlarda, daha filmin yarısına bile gelmeden (Üzerinize afiyet) kulağıma derinden ve adeta yalvaran sesler gelir: "Numan, yaz beni! bak tam senin kaleminim Numancığım, n'olursun yaz beni!."
Eh.. ben de insanım bir yerde, hem de hassas bünyeli, ince, duyarlı bir insan.. 'Film icabı' da olsa, biri yalvararak benden bir şey istiyorsa eğer, onu kırabilmem hiç mümkün mü?.

Büyük konuşmamak lazımmış sayın seyirciler; yani bu durumda bile yazmamak mümkünmüş..
Hiç kadrini bilemediğim Öldür Beni üzerine yazdıklarım sonrasında bir öldürülmediğim kalmıştı hani hatırlarsınız.. Zaten, o günden beri o yazının altına düzenli olarak yollanan: "Ben de seyrettim bu filmi, pek güzel idi.. Lütfen eleştirileri kıçımızla yapmayalım.." mealindeki yorumlar sayesinde unutamıyoruz ya kendisini, o da ayrı..

İşte efendim, o tuhaf günleri hatırlayınca, Yengeç Oyunu hakkında yazmama kararı aldım.. Meşhursuz ve sahipsiz olduğunu düşündüğüm bir film hakkında ‘ileri-geri’ yazdığımda dahi tehditlere varan bir tepkiyle karşılaşmışken; fi tarihinde ödül dahi aldığını hayal meyal hatırladığım koskoca Ali Özgentürk'ün bir filmini, "Kötü, hatta berbat" diyerek eleştirmemin mümkünü var mı allasen!.


Benim etim ne budum ne, ey sevgili okuyucu?. Kimse kusura bakmasın ama, Yengeç Oyunu'nun, oturduğu bir tabanı olmadığı gibi, bunun üzerine kurulu bir çatısı da görülemeyen senaryoya; birbirlerinden ve olan bitenden habersiz gibi ortada dolaşan bir yığın oyunculara; müsamere tertipleme komitesi başkanı misali bir yönetmene haiz, her açıdan kötü 'amatörce' bir film olduğunu yazacak kadar safdil biri değilim.. Bu film hakkında ağzımdan tek bir kelime bile alamayacaksınız, hiç uğraşmayın.. Hadi eyvallah!.


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...