6.08.2009

Franklyn : Babalar Evlatlar ve Yitik Ruhlar



İlk bakışta, iki paralel dünya olarak algılanabilecek, 'bildiğin' Londra ve 'bilmediğin' ama hayal edebileceğin, Eşkent /Meanwhile isimli, distopik havalı bir metropole; sürekli ve peşpeşe geçişlerle uğranılan bu iki kentin yanı sıra yaşantıları kesişen ya da birbirlerine düğümlenen dört ayrı insanın gizemli hikayesine hoş geldiniz..

Londra sokaklarında kayıp oğlunu arayan Esser; tekinsiz Meanwhile kenti sokaklarında intikam peşinde dolanan, maskeli kahraman Preest; bitirme ödevi olarak en son intihar konulu sanatsal film projeleri üretmeye çalışan, güzel ama yırtıcı karakterli sanat öğrencisi Emilia; tanıkları bulunmasa da, gerçek olduğuna iman ettiği ‘saf’ aşkının peşinde umarsızca debelenen, yakışıklı Milo..

Meanwhile City'nin Maskeli Kahramanı Jonathan Preest

İnanmadığını bildiğimiz dinler ve inançlarla ilgili söyleyecek sözleri bulunan; "Eğer Tanrı var ve iyiden yanaysa, iyi insanların başına neden kötü şeyler geliyor?" gibisinden, haklı olduğu kadar, evrensel de olan laflarını esirgemeyen maskeli kahraman Jonathan Preest (Ryan Phillippe), Şahıs/The Individual adlı bir herifi öldürmek için gerekli son hazırlıklarını -Dark City görünümlü- Meanwhile City'deki evinde yapmaktadır..

"Bir zamanlar ülkemizde pek meşhur olan iskelet kıyafetli Kilink'in kurukafa maskesinin, sadece siyah göz delikleri olanından" şeklinde tarif edebileceğim bir maskeyle dolaşan Jonathan (Yine de şekli anlamayanların fotoğraflara müracaatı), evinden çıkıp -yasal olarak- inançsızlığın düşünülmesinin dahi mümkün olmadığı, dindarlar kenti Meanwhile City'nin, binbir dinden, binbir inançtan 'malul' kalabalığına karışır.. O, bu kentin tek inançsız kişisidir..

Dinler ve iman edenler, alabildiğine abartılı bir komiklik arz etmektedir burada: Manikürcülerin bir araya gelmesiyle kurulmuş ya da çamaşır makinesinden yararlanarak uydurulmuş bir dinin rahiplerinin ve müminlerinin de olduğu bir dünya..
Belli ki, inanç olmadan kontrol edebilmenin zorluğuna karşı alınmış bir tedbirin, oldukça ileri gidilmiş bir hali hüküm sürmektedir Meanwhile City'de..




Jonathan Preest, vadettiğinin aksine hiç de komik olmayan, hatta karanlık, gotik bir atmosfere sahip bu kentte -duble yoldan mülhem olarak- bendenize R.T.Erdoğan'ı hatırlatan, ‘Duplex Ride’ adındaki bir dini araştırmaktadır..
Bu dinin lideri olan Şahıs'a ulaşmanın peşindeki Preest’in şehirdeki en önemli bilgi kaynağı, Solucan Yılanı/Wormsnakes (Stephen Walters) adlı tuhaf bir adamdır..

Ziyadesiyle ilgilendiği küçük bir kızı, Şahıs'ın öldürdüğünü Yılan'dan öğrenen maskeli kahramanımız, kendisini katile götürecek yolların, polis tarafından tutulduğunu da görecektir..
Jonathan, yoluna çıkma gafletinde bulunan polislerin büyük bir kısmını kolayca pataklarsa da; siyahlı kadın Neslihan Yargıcı kreasyonundan giyinmiş gibi görünen, kara gözlüklü, silindir şapkalı simsiyah polisler, bir süre sonra yorulmaya başlayan maskelimizi en sonunda derdest ederler..

Gel zaman git zaman- yıllardır içerde pinekleyen Jonathan Preest'e, devlet için çalışma karşılığında, kapatıldığı hapishaneden serbest bırakılma teklifi yapılır..
Teklifi kabul etmiş görünen kahramanımız, kontrolden geçmek üzere hastaneye götürülür..
Orada kendisine ufak bir ameliyatla bir takip cihazı takılacağı söylendiğinde heyheyleri tutan Jonathan, bir kaç polisi daha silkeleyip kaçar.. Yeniden Solucan Yılanı'nı bulup, ondan gereken bilgileri almak, başladığı işi bitirmek niyetindedir..
Yılanı evinde yakalayıp, ona, Şahıs'ı gördüğünde vermesi için, kendi adresinin yazılı olduğu bir kağıt bırakır; bunun işe yarayacağından emindir..
Mekanına dönen Jonathan, düşmanına son darbeyi indirmek üzere, çalışmalarını tamamlar; kendisi ve dürbünlü tüfeği, 'küçük ruh'un intikamını almaya artık hazırdır..





Milo, Sally ile Karşılaştığında

Tam evleneceği sırada, yavuklusu Karen'in vazgeçmesiyle evlilik uçurumunun kenarından döndüğü anlaşılan Milo (Sam Riley), evlenmeyerek, bir beladan nasıl ucuz kurtulduğunun farkında değildir maalesef..
Haliyle, her bekar adamın evrensel yanılgısı içinde, direkten dönüp de evlenememenin perişan vaziyetlerinde bunalmakta; olayın 'gerçekleşemeyen' sağdıcına, boynu bükük dert yanmaktadır..

Son durumda Milo'yu, kızıl saçlı bir kızın arkasından, Londra sokaklarında seyirtirken görürüz..
Kızın peşi sıra girdiği binada kızla değil de, domino, pişpirik falan oynayan bir takım adamların bulunduğu bir kahveyle ve orada da, tuhaflığı her halinden belli (Bu filmde tuhaf olmayan tek bir kişi var mı derseniz eğer, ben de göremedim derim) gizemli bir adamla karşılaşır: Hayırdır inşallah!

Takip ettiği halde bir türlü yakalayamadığı kızıl saçlı kızın, çocukluk aşkı Sally olduğuna inanan Milo efendi, bu sefer de, beraber okudukları ilkokulun kayıtlarından yararlanarak onun izini sürmeye girişir..
Aradığını bulmakta fazla zorluk çekmeyecektir; zira Sally, okuduğu okulda şimdi de öğretmenlik yapmaktadır.. İkili, cuma günü bir restoranda buluşmak üzere sözleşirler..

Daha küçük bir çocukken babasını kaybetmiş olan Milo, eve döndüğünde annesinden hem kendisi, hem de Sally hakkında şimdiye kadar bilmediği ya da fark edemediği gerçekleri öğrenecektir..





Emilia Brian: İntihara Meyyalim Vallahi Kendimden

Bir zamanlar babasından ayrılmış olan annesiyle problemleri olduğu, terapi için her hafta psikiyatriste birlikte gitmelerinden belli olan Emilia Brian (Eva Green), aldığı eğitim icabı giriştiği film projelerini ise bi şekilde sürdürmektedir..
Son bulduğu ve üzerinde yoğunlaştığı parlak fikir, parklarda falan gizlice takip edip filme aldığı sıradan insanlar üzerinedir..
Son olarak kızıl saçlı kızın peşinde bıraktığımız Milo da, yalnız başına bir parkta otururken, sırtı dönük olarak Emilia'nın kadrajına girer.. Bir anda arkasına döndüğünde, Milo da, Emilia'yı fark edecektir..

Kızgın kızın hocası, ondan bir an önce projesini bitirmesini isteyince, eski çalışmayı yarıda bırakıp, yeni bir projeye başlar..
Evinde, yüzüne, ellerine yaptığı kanlı manlı, acayip makyajlarla, intihara teşebbüs etme, yatağa uzanıp ambulans çağırma numaraları yapan, bütün bu olanları ve olacakları da videoya çeken Emilia, bu projesinin daha başarılı olacağından hiç kuşkusu yoktur; belki üstüme vazife değil ama benim de kuşkum yoktur..

İntihara teşebbüsten kaldırıldığı hastanenin servisinde sabahleyin uyanan kız, Bone olan adının 'hayat' anlamına geldiğini söyleyen -yukarıda da bahsi geçen ve her defasında farklı bi yerde ortaya çıkan- 'Gizemli Adam'la tanışır..
Adamın ısrarları sonucunda, sıcak bi şeyler içmek üzere hastanenin kafesine oturup konuşmaya başlarlar..





İntiharın yanlışlığı üzerine, ağır ağır konuşan adam: "Öldüğünde problem edilmesi gereken şeyin, arkanda bırakacağın tanıdıkların değil, bi şekilde seni beklemekte olan, ancak henüz tanışmadığın insanlardır" mealinde, pek etkileyici sözler sarf eder..
Emilia, bu sözlerden, pek bizim kadar etkilenmiş görünmez: "Sen benim işime karışma ağbicim, sırf anamı sinirlendirmek için ben sık sık böylesine 'zararsız' intihar girişimlerinde bulunurum.. Hemi de bundan zevk alırım, va mı bi itirazın?" der ve kalkar gider..
Bay Hayat, vaziyeti not etmek üzre küçük not defterini cebinden çıkarır..

Bitirdiği video işini gösterdiğinde, olayı fazla gerçek ve aşırı sert bulan hoca, bu yeni projeyi reddeder; ona eski, 'takipli' projeyi tamamlamasını tavsiye eder.. Oysa Emilia, kendisini o gün parkta fark eden Milo nedeniyle, projesini yarım bırakmak zorunda kalmıştır..

Evine dönen, güzel olduğu kadar inatçı, gotik olduğu kadar da 'ağır arızalı' olduğu şüphe götürmez kızımız, pikaba bir plak yerleştirir, bir ustura, bir bardak da şarap alıp çılgınca bir dansa başlar.. Bu arada, ayarladığı video makinesi kayıttadır..
Suyla doldurduğu banyo küvetine kendini sakince bırakır; kızın elindeki ustura, diğer kolunun narin bileğinde, bir anda tomurcuklanan kızıl bir iz bırakmıştır.. 'Kırık bebeğin' ılık kanı, sıcak suya karışmakta ne de acelecidir..





Baba Peter Esser ve Yitik Oğlu

Peter Esser (Bernard Hill), Cambridge'de bir kilisede görevli yaşlı bir adamdır.. Akıl hastanesinden izinli çıkacak olan oğlu David için evde hazırlıklar yapmaktadır..
Ayrı olduğu karısını telefonla arayarak, onun da gelmesiyle, bir günlüğüne de olsa hep birlikte olmayı arzu ettiğini söyler.. Kadın bu konuda söz veremez..

Gelgelelim David oğlan da eve gelmez zaten.. Bay Esser'e gelen telefon, onun hastaneden kaçtığını haber vermektedir..
Oğlunun bir fotoğrafını yanına alır ve onu arayıp bulmak üzre Londra'ya yollanır..
Oğlu hakkında telaşla bilgi kovalayan adam, hastanenin kilisesine gittiğinde, yerleri silmekte olan görevliyle (Gizemli adam!) karşılaşır.. Ona ve cebinde sakladığı küçük not defterine, film boyunca bir kaç kez daha rastladığımızdan -gizeminden pek bi şey kaybetmese de- artık hiç de yabancımız değildir..

Bay Esser, gidebileceği yerleri dolaşarak, oğlunun izini sürmeye çalışmaktadır.. Hastaneden kaçış sürecini oluşturan zaman diliminde neler olduğunun bilgisini edinirse de; nerede saklandığı hususu oldukça belirsizdir..

Bu bölümün sonu olarak, sana şunu söylemek zorundayım ki ey okuyucu: Filmin giriş ve gelişmesini oluşturan bu anlattığım kısım (İlk yarı), görünürdeki olaylardan ibarettir.. Bu 'zahiri' katmanın altında akan ve arada bir de yüzeye sızarak kendini gösteren ve de bize bunlarla ipucları sunan 'gerçek' öyküyü anlatmamı, benden beklemezsin umarım..
Öyleyse: "Örneklerine şu sıralar pek rastlanmayan, 'fantastik ve gerilim maskeli' kafi miktar romantik, oldukça da psikolojik bu dramayı görmeye, lütfen sinemalara" demek istiyorum..





Dört Dünyalı Çok Parçalı Bir Yapboz

Siz benim, filmin her kahramanını ayrı ayrı toparlayarak tanıtma çabama bakmayın.. Babalarının varlığı veya yokluğu kendilerine büyük problemler oluşturmuş bu genç insanların ve bir yaşlı babanın hikayeleri, kısa sürelere bölünerek, peşpeşe kurgulanmış görüntüler halinde anlatılıyor..

Senaryosu da kendine ait olan Franklyn ile ilk uzun metrajlı filmini çeken İngiliz yönetmen Gerald McMorrow, bir yapboz'un karıştırılıp da ortaya bırakılmış parçalarını andıran -başlangıçta anlam vermekte oldukça zorlanılan- sahneleri, filmin ilk yarısında birer birer ele alıyor..
İkinci yarıdan itibaren de, bütün parçaları ait olduğu yerlere gayet ustalıkla yerleştirerek, gerçek olduğu kadar da büyülü görünen, asıl resmi oluşturuyor..

'Gerçek ile hayal' arasında gidip gelen görüntülerden ibaret bu yapbozun parçaları, bir yandan, 'dikkatsiz seyircileri' filmden koparabilecek denli karmaşık bir senaryoyu oluştururken; öte yandan, çoğu parçaya yerleştirilmiş küçük işaretlerle de 'dikkatli izleyicisine' anlamlı gerçeğe varmada yol gösteriyor..



İllaki inanılacaksa eğer- 'Kader' denen kavramı oluşturduğuna emin olduğum 'Kelebek Etkisi' mantığını hikayesinin temeline döşeyen Franklyn'in, gayet başarılı bi şekilde yaratılmış, gotik, karanlık ve elbette fantastik dünyasının tüm yapıta hakim olmasını arzulayan müzmin fantastik severler, filmin, bunu daha çok bir anlatım mekanizması olarak kullanmasından -bi ihtimal- hayal kırıklığı yaşayabilirler..
Bittiğinde, bir süreliğine beni de bu yola sürükleyen etkiden -kısa süreli bir düşünce mesaisi sonucunda- çabucak sıyrıldım ve Franklyn'in bu haliyle, daha da değerli olarak nitelendirilebileceğine karar verdim.. Hayırlısı olsun!


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...