*****
Devlet Sırrı adıyla Türkiye'de yeni vizyona giren 2008 yılı yapımı Secret Défense, Fransa'nın CIA'sı denebilecek dış istihbarat teşkilatının, İslami teröristlerce Fransa'da gerçekleştirebilecek saldırıları önlemeye yönelik çalışmalarını baz alarak gelişiyor..
Bu arada, hem terör örgütü saflarına, hem de anti-terör örgütü, yani 'devlet' saflarına yeni eleman kazandırma ve onlardan faydalanma faaliyetleri, filmin ana yapısı üzerinde, paralel bir kurguyla gelişerek anlatılıyor..
"Ruhunuzu Şeytan'a satana kadar, o, ruhunuzu ele geçirme denemelerine devam edecektir" özlü sözünü kendisine ana fikir ya da kılavuz kılan film; bir takım şeytanları ve onlar tarafından ele geçirilmiş olduğunu ancak iş işten geçtikten sonra anlayabilecek bazı ruhları, birer birer tanıtarak işe başlıyor..
Lisa takma adı ve takma saçıyla fahişelik yaparak öğrenimini ve de geçimini sağlayan, esas kızımız Diane (Vahina Giocante), yine bir zorlu mesai sonrası yatakta sigarasını tüttürürken; kodaman görünümlü müşterisi de giyinmektedir..
Muameleden gayet memnun müşteri, birkaç gün sonraya yeni bir randevu almak isterse de; kız, aslında az önce, kendisiyle jübilesini gerçekleştirdiğini, bundan böyle de Lisa olmayı bıraktığını söyleyip, adamı reddeder..
O sıralarda yine Fransa'da, çok sevdiği yaşlı annesiyle beraber yaşayan Pierre (Nicolas Duvauchelle) ile tanışırız..
Bir baltaya sap olamadığından ve üstelik başını beladan bir türlü kurtaramadığından olsa gerek, sürekli kendisine 'ateş püsküren' anneciğiyle olduğu kadar, bizzat kendisiyle de ağır problemleri olduğu anlaşılan Pierre, 'dolu' zamanlarında 'torbacılık' işiyle iştigal etmektedir..
Filmin baş rolündeki hasta ama 'masum' ruhlarla kısaca tanışmamız şimdilik bitmiş, sıra 'şeytanlara' gelmiştir..
Bunlardan birincisi olan, Fransa dış istihbarat teşkilatından Ajan Alex (Gérard Lanvin)'i tanırken; onun ağzından, vatanını seven 'profesyonel' bir ajanın son tahlilde ne olup, ne olmadığını da öğrenmiş oluruz: Ajan bir insan değil, sadece bir silahtır..
Etkili bir müzik eşliğinde, güncel ya da yakın geçmişin 'hakiki' siyasi kişi ve olaylarının görüntüleri üzerine bindirilen jenerikle de, filmimiz asıl başlangıcını yapar..
Şu sıralar Lübnan'da faaliyet gösteren ve El Kaide ile irtibatlı bir örgütün lideri konumundaki Al Barad (Simon Abkarian), filmin, tanışmamız gereken sonuncu ama önemli şeytanlarındandır..
"Diplomasi başarısız olduğu zaman bir kadın yollayın"
Fransız istihbaratı, Şam'dan kaynaklanan bir ihbarla, İslami teröristlerin Paris'te büyük bir saldırıya geçeceklerini öğrenip alarma geçmişse de -politik konjonktür sebebiyle- dış işlerine durumun ciddiyetini anlatmak o kadar da kolay değildir.. Yine de 'vatansever' istihbarat teşkilatı, gayet iyi bildiği işini bi şekilde yapmakta kararlıdır..
Bu arada Doğu Dilleri Enstitüsü'nde Arapça okuyan eskortluktan jübileli Diane, sene sonu gelip de karneler dağıtıldığında 9,5 aldığını ve yarım puanla sınıfta kaldığını öğrenince; hocasına gereken ricalarda, itirazlarda bulunursa da bir sonuç alamaz..
Genç kızın güzelliğinden etkilendiği ve mesleki konjonktürden de cesaret aldığı anlaşılan uyanık öğretmen, bir Arap atasözüyle kızımıza hemen mesajı verir: "Diplomasi başarısız olduğu zaman bir kadın yollayın"
Bakmayın siz- normal hayatında altta kalmaktan hiç hoşlanmayan Diane, fırsatçı hocasına hak ettiği karşılığı, bir Fransız atasözüyle verecektir: "Sen ancak rüyanda görürsün"
Bu sırada torbacı Pierre kardeş, torbasından çıkardığı esrarı polise satmak isterken yakayı ele verir ve mapushaneye düşer..
Düşer düşmez de yakışıklı delikanlı, filmlerde çok gördüğümüz (Yüce rabbim kimseye başka türlüsünü de göstermesin: Amin!) bir 'törenle' karşılanır: Çocukcağız tam hamamda yıkanırken, her hapishanede mutlaka bir kaç tane bulunan psikopat ırz düşmanları, kendisine maalesef livata fiilinde bulunurlar..
Bu aslında, hazırlığı ve denemeleri önceden yapılmış bir düzendir; içerdeki İslami teröristler, bu ırz düşmanı sapıkların elinden 'sözde' kurtardıkları taze suçluları, bu şekilde ağlarına düşürmektedir..
Dini ya da dünyevi olarak, inanç, yön ya da saf değiştirmiş kişilerde görülen, o görüşün eski müminlerine rahmet okutacak kadar ateşli bir militan haline gelme durumu -bildiğiniz üzre- oldukça çok rastlanan bir durumdur..
Gerekli değişimleri kısa sürede becerebilen Pierre'de de aynı 'patolojik' durum görülür; netice olarak, hapishanedeki 'kökten dinci' kardeşi tarafından -bir nevi vaftize benzetilebilecek- törenle abdest aldırtılır, sonra da 'Kelime-i şahadet' getirmesi sağlanarak, cillop gibi bir Müslüman elde edilmiş olur..
Yeni adı Aziz olan genç, hapisten tahliye olduğunda, şalvarını, takkesini giyinip annesinin evine gider.. Cemaate ait süpermarkette kendisine iş bulmuş, iki günlük mesaisi için de 500 Euroluk 'avans' kendisine takdim edilmiştir..
Bir kere daha, -Fransa için- 'normal' olabilecek bir hayatı ve işi tutturamayan oğlancağız, bu yüzden bir türlü yaranamadığı annesi tarafından sonunda kapı dışarı edilir..
En nihayet Allah'ın dediği olmuş ya da örgütün beklediği olgunlaşma sağlanmıştır; eski Pierre, yeni Aziz, doğruca Afganistan'a gider, İslamın aslanı Usame Bin Ladin'in ordusuna asker yazılır..
Pierre efendi 'şeriat yolunda' hızla bilinçlenirken, 'ajanlık yolunda' iyice pişmekte olan Diane'ın değişimi de son hızla sürmektedir..
O da adeta Pierre'den farksız olarak, başka bir güç sahibinin, yani, devletin ağına yuvarlanmak üzeredir..
Okulundaki olumsuz durumla tetiklenen ve aşkı dahi kullanan bir dizi tuzaklar sonucunda genç kız, kendisini, Ajan Alex'in kadrosuna kayıtlı, 'çaylak' bir eleman olarak istihbarat teşkilatının içinde bulur..
Tam bu sırada, bir kadın ajanını suikast neticesinde kaybetmiş olan teşkilat; bu olayla bağlantısı olan ve aynı zamanda büyük bir bombalama eylemini planlayan Lübnan'daki terörist başı Al Barad'ın kucağına, görevli olarak Diane'ı yollar..
Fransız Ajan Ahmet'in seccadesi
Fransız sinemacılar, yeni yaptıkları filmlerle, Fransız filmleri deyince nedense tüyleri diken diken olan (Landlord misali) -oldukça tuhaf- sinema seyircilerinin ezberini bozmaya, bir süredir devam ediyor sayın seyirciler..
İşte bu örneklerden biri olarak, Philippe Haïm'in yönettiği Secret Défense, sadece 'gösterilebilecek' gerçekleri, o da ancak şartların el verdiği ölçüde ortaya koyan; teröristli, ajanlı, siyasili ve bol aksiyonlu haliyle, bu türdeki Hollywood yapımlarına taş çıkartan bir film..
Toplumu korurken ya da koruduğunu iddia ederken, o toplumu oluşturan bireylerinin en azından bir kısmının insani değer ve özgürlüklerini, yok seviyesine indirebilen bir disiplin içinde hareket eden devlet ve de örgütlerin hakimiyeti altındaki bir dünyada hala hayatta kalabildiğimizi bize hatırlatan bu filmi vasata mahkum eden şeyin; hamasi ve beylik diyaloglarla dolu senaryosunun, insani ilişkilerdeki inandırıcılığı hissettirememesi olduğu söylenebilir..
Ayrıca, ele alınan -her iki taraftan- figürlerin, karakter tanıtım ve değişimlerine (Hiç olmazsa aksiyona verildiği kadar) yeterince ağırlık verilmemesi de bir diğer olumsuz etkendi..
Her iki tarafın yöneticilerinin/şeytanlarının, kurulu tuzaklarla ağlarına düşürdükleri elemanlarını, çok tehlikeli ya da kesin ölüm garantili görevlere, gözlerini kırpmadan göndermelerine vurgu yapan film; devletin de, terör örgütünün de böylesine birbirlerinden farksız uygulamalar yaparak benzeştiğini ortaya koyuyor..
Olaya uzaktan ve tarafsız baktığını, bu şekilde göstermeye çalışan film, yine de: "Du bakalım, o kadar da uzun boylu değil" şeklinde uyarmayı; "Ey seyirci (Özellikle Fransız olanlar)! Eğer kahraman istihbarat teşkilatımız olmasaydı, çoğunuz şu anda bombalarla berhava olmuştunuz, n'aber?!" demeyi de ihmal etmiyor..
Türkiye açısından baktığımızda, özellikle 12 Eylül öncesinden başlayarak, günümüze kadar süregelen terör-antiterör yapılanmalar bağlamında, birebir değilse de bazı ipucları verdiği söylenebilecek Devlet Sırrı'nın bizim asıl ilgimizi çekebilecek bölümleri, Fransız ajan Ahmet (Mehdi Nebbou)'i, teşkilattaki odasında yere serdiği seccadesi üzerinde namaz kılarken 'yakalayan' Baş Ajan Alex'in, namazı 'problem' olarak görmesi ve Ahmet'in aksatmadığı beş vakit namaz yüzünden toplantılara dahi geç kalması, olsa gerek..
Öte yandan, bir şüphe nedeniyle gözaltına alınan Ahmet'in sorgulaması yapılırken, kendi teşkilat arkadaşları tarafından ölesiye dövülerek işkence yapılmasında gösterilen aşırı heves ve şevke gelişte, onun Müslümanlığının payı da vardı sanırım..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
31 07 2009
Secret Défense / Devlet Sırrı : Şeytanlar ve Masum Ruhlar
28 07 2009
O gün aslında neler oldu (Sezon Finali) : Tahtakale Şarkhan Öpsün Seni Çin-çan

(Çıkan kısmın özeti:Landlord’un karanlık yüzü aydınlanır gibi olur..)
Tam da düşündüğüm gibi, Landlord, belli ki zamanında Tahtakale'ye çok gelip gitmişti..
Gençliğini göz önüne alarak, buralarda Viagra peşine düştüğüne pek ihtimal vermiyorum da; İnternet öncesini kapsayan o 'masum' devirde, yine de bazı 'benzeri ihtiyaçlar' onu buraya getirmiş olabilirdi..
Bizzat gelip gördüğümden değil elbette ama, o zamanlar Tahtakale'den, sidiler başta olmak üzre bilumum eğitici ve öğretici, hatta pratik sağlayıcı materyallerin cenneti olarak bahsedilirdi..
Tabii günahını da almamak lazım..
Belki de, kendine, dost ve akrabalarına İngiliz Aspirini, Multivitamin falan sağlamaya gelmiş de olabilir; ya da tüm saflığıyla, varlığına inandığı, havada dolaşan görüntüleri -çanak antensiz- yakaladığı iddia edilen bir takım alıcı-verici aletlerin peşine düşmüş de olabilirdi..
Neyse, geçmiş zaman geçmişte kalsın, biz bugüne gelelim..
Meğer Landlord'u o gün Tahtakale yöresine çeken güç, aklınıza gelecek ya da gelmeyecek veya gelmesi pek de düşünülemeyecek her türlü şeyin ya da ıvır-zıvırın ucuza satıldığı Şarkhan imiş..
Türkiye'de mukim toplam Çinli sayısının yüzde sekseninin ikametini rahatlıkla sağlayabilen bu hanın bir diğer adı da Çin Pazarı olsa gerek..
Sadece Çin değil, elle tutulacak, gözle görülebilecek herhangi bir şey üreten, Asya'nın tüm ülkelerinden gelme malların yığınlar halinde sergilenip, satıldığı, ben diyeyim dört, siz diyin altı katlı bu acayip çarşının dükkan sahiplerinin çoğu da Çinli idi..
Bu hanın acayipliğini daha da arttıran bir özelliği de, tam orta yerinde devasa bir fıskiye barındırması olsa gerek.. Binanın avlu denebilecek orta bölgesinde yer alan bu fıskiyeli havuzun, en üst kata kadar oluşan sularını gören bir insanoğlunun şaşırmaması için ya normal biri olmaması gerekir, ya da Landlord olması yeterlidir deyu da düşünüyorum.. Bilmem neden..
İstanbul için Landlord vakti
Çok açık ki, Landlord Hazretleri bu hanı -öteden beri- her türlü hediye ihtiyacı için kullanıyor olsa gerek..
Beş liralık bir malın, bayağı değerli bir hediye muamelesi gördüğü bu pazardan, en fazla bir-iki liraya aldığı ve çekinmeden hediye paketi yaptırdığı bir sürü ıvır zıvırla, patron kim bilir kimleri sevindirecekti..
Yalnız, tek bir daldan ibaret -uyduruk diye nitelendirmeye terbiyemin asla müsaade edemeyeceği- bir yapay çiçeği, sevgili karısına aldığını ağzından kaçırmıştı..
Evlilik yıldönümü için aldığını sandığım bu elli kuruşluk çiçek, bir yandan onun ne kadar (Cimri bile denemez!) hesabını bilir ve pratik olduğunu gösterirken; öte yandan, evliya sabırlı, zarif edalı eşinin, bu adamı her haliyle nasıl kabullendiğini de bize ibretle hatırlatmaktaydı..
Landlord'un, iyi derecede bildiğine emin olduğum Çince'yi (Üşendiğinden olsa gerek) satıcı Çinlilerle konuşmadan, hatta hiçbir dilde dahi konuşmadan yaptığı alışverişi hayretle müşahede ettikten sonra; baktım, han'dan ayrılma vakti gelmiş..
Tabii bu gelen vaktin 'Landlord vakti' olduğunu, bu konuda özümden kesinlikle bir görüş alınmadığını söylememe gerek yok sanırım..
Hanım koş, fıstıklı kadayıf olayı aydınlanıyor mu ne!
Şarkhan’dan ayrılmadan, her önemli mıntıkada geleneksel olarak verdiğimiz, ‘çay ve maden suyu’ molasına müteakiben, yeniden yola revan olduk..
Vapur iskelesine doğru giderken yolda gördüğü Aslı Börek dükkanı, han merdivenlerini uzun süredir inip çıkmaktan iyice acıkmış Landlord'u harekete geçirmekte gecikmeyecektir: "Bre Serteli! Bak şu utanmazlara, fıstıklı kadayıfta indirim yapmışlar.. Var mısın, van kilo kadayıfa ortaklaşa girelim de tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.. he?"
Bu cümlenin soru halinde olması tamamen formalite icabıdır.. Bundan sonra, peş peşe verilecek ya da geri dönülecek kararların sahibinin de sadece ve sadece Landlord olacağını söylemem de formalite icabıdır..
Hemen dükkana dalınır, kendisinin hakkından vapurda gelinmesi planlandığından, kadayıf bi güzel paket ettirilir..
İçine iki de çatal attırılmış 'kutsal torba' ele alındığında -tahmin edilebileceği üzre- karardan anında dönüş yapılır..
Şu nefis şeyin, hiç değilse küçük bir kısmı niçin hemen burada tüketilmesin ki?
Oturulur.. Yeni yapılmış paket açılmaya başlanır.. Personelin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, bir de servis açılması istenir..
Söylemekten çok hicap ediyorum amma, kadayıf bloğuna çatal ucuyla yaptığım her bir müdahaleye karşılık, karşı cenahtan, bir nevi 'kürekleme operasyonu' icra edilir ki, üzülerek ve dahi sıkılarak takdirlerinize sunmak istiyorum sayın okuyucu..
Daha sonra, soykırımdan kurtulan bir kısım kadayıf, vapurda yok edilmek üzere yeniden paket edilir..
Landlord, heyecandan titreyen elleri arasında onu vapura kadar taşımıştır; aklı tamamen ona takılı kalmış vaziyettedir; yerine oturur oturmaz paketi yeniden aralar..
Eline aldığı beyaz plastik çatalla, kadayıfı ufak ufak mideye götürmeye başlamıştır ki lütfedip, ta temelden ortak olduğum, bir zamanlar blok halindeyken, şu an lokmacık halini almış kadayıftan bana da ikram edecekmiş gibi bi hareket yapar; ya da bütün iyi niyetimle bana öyle gelir..
Yanımdaki bu adamın, medeni ve gayrı medeni cesaretiyle şahlanan girişkenliği karşısında iyice kronikleşmeye yüz tutan bir çekingenlikle mırıldanabildiğim, “Biraz alabilirim” lafı havada kalmış; daha doğrusu resmen duymazlıktan gelinmiştir..
Bu arada, muazzam kapasiteli ağza girip çıkan çatalın hareketlerinin bariz bi şekilde hızlandığını fark ettiğimde ise artık çok geçtir..
Bu gayet etkileyici ‘bencillik’ gösterisi, zaten hassas olan bünyemi sarsmış, midem bulanmaya başlamıştı..
Yine de, onun bir büyüğü ve örnek alması gereken, adeta ‘insancıl’ tarafı tek başına temsil eden bir dostu olarak, bu yaptığı (Terbiyesizlik demek istemiyorum) hatayı asla yüzüne vurmamaya karar verdim..
Ne olursa olsun susacak -eğer içinde bu duygudan birazcık barındırıyorsa- onu bu şekilde utandıracaktım..
Du bakali nolecak?.
24 07 2009
The Hangover / Felekten Bir Gece : Komik Bir Light-Maço Destanı
*****
Resmi marşı ya da türküsü, 'Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar' olan; gelinlerin, ömür boyu esir aldığı damadı düşünerek olsa gerek, bi taraflarına kına yaktığı malum geceler -en azından teorik olarak- kadınlar için düzenlenen milli bir 'bekarlığa veda partisi' sayılabilir.. Fakat, erkekler için -hemen akla gelen malum 'milli eylem' dışında- böylesine düğün öncesi tertiplenen bir ulusal faaliyeti ben bilmiyorum..
Şimdi aldığım bir son dakika haberine göre -sanırım bi yerleri düşmesin deyu- meğer oğlanlar için de kına gecesi yapılırmış; lakin diğerinin yanında pek dandik, pek sönük kalır imiş..
Neyse, aslında 'film icabı' konumuz bu değildir; sevgili gâvur kardeşlerimizin, bekârlığa veda partisidir..
Damat denen herifin, bir evde ya da uygun bir mekanda topladığı kankalarıyla birlikte icra ettiği; kıtlıktan çıkmış gibi yemenin, sünger gibi içmenin, (Çok afedersiniz!) hayvan gibi düzüşmenin marifet sayıldığı, gayet, gayrı nezih bir toplantıdır bu parti denen dalga..
Kızların eksik kalması düşünülmeyeceğinden, benzer bir konseptle onların da toplaşmaları allahın emridir belki ama; her haliyle 'bir layt-maço destanı' olan bu haftaki filmimizde bunun lafı bile edilmediğinden, şimdilik bu topa girmiyorum..
Müzmin asosyalliğim müsaade etse bile, tevellütümün namüsait şartları gereğince özüme teğet bile geçememiş olan bu gavur icadının, zamane gençleri tarafından, bir süredir buralarda da aynen taklit edildiğini sanıyor; ayrıca -her yazımın bir yerinden çıkıvermekte hiçbir beis görmeyen- Landlord hazretlerinin, bu konuda Türk gencine öncülük yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum..
Oysa bizim zamanımızda, evlenmek üzere olan Türk gençlerinin böyle bir derdi hiç yoktu; tüm hazırlıklar ve konsantrasyon tek bir geceye odaklanmıştı: Gerdek Gecesi..
Olmak ya da olmamak, becermek ya da becerilebilmek üzerine oynanacak, stres yüklü bir oyunun gala gecesiydi adeta bu gece.. Ve perde! Haydi rast gele!
Bu arada, bekarlığa veda partisiyle belli ki hayatın en iyi, en güzel dönemi 'gönüllü olarak' geride bırakılıyor, resmen sultanlığa veda ediliyor yahu!.
Peki o zaman neden evleniliyor?
Evli bir adam ve bekarlığa veda partisi düzenlememiş biri olarak (Laf aramızda, sanki verebilecek bir yanıtım da varmış gibi) bu 'evrensel' soruya cevap vermeyi reddediyorum! Landlord düşünsün gayri..
Gerçi, özellikle erkek açısından, bu soruyu layıkıyla yanıtlayacak bir babayiğite şimdiye kadar rastlamadım; bundan sonrası için de kimse, hatta Landlord bile bir ümit vaat etmiyor..
'Önce Bayram sonra Ramazan' gibisinden, gayet ters bir durum bu partiler ya da bu bozuk düzen!
Bence, insanlar evli doğmalı, isteğine göre belli bi süre evli yaşamalı; yaklaşık olarak, 'normalde' evlenilecek döneme geldiğinde de hemen boşanmalı; hayırlısıyla oruçtan çıkıp, ömrünün sonuna kadar sürecek mübarek bayramını, bi güzel kutlamalı..
Yine kaptırıp gittiğimiz girizgahımızı, böylesine güzel ve tatlı bir hayalle bitirdikten sonra filmimize geçelim diyorum artık..
Bir bebek, bir tavuk ve bir kaplan
Tracy (Sasha Barrese) ile evlenmeye karar vererek, bekarlığa veda partisi vermeye hak kazanmış Doug Efendi (Justin Bartha), sevgili kankaları olan, okuldaki öğrencilerinden gına gelmiş vaziyetteki öğretmen Phil (Bradley Cooper), evlenmeye hazırlık yaptığı 'dominant' sevgilisinden ödü kopan diş hekimi Stu (Ed Helms) ve rahatlıkla 'kafasında bi kaç tahtası eksik' teşhisi koyulabilecek, müstakbel kayın birader Alan (Zach Galifianakis) ile birlikte bu vedayı gerçekleştirmeye hazırdır..
Sefahat ve eğlencenin başkenti Las Vegas'ta felekten bir gün ve bir gece çalma hevesiyle, düğünden iki gün önce, gelinin babası Sid (Jeffrey Tambor)'in pek kıymetli ve emanet Mercedes’iyle yola çıkan dört ahbap çavuş, neşeli bir yolculuktan sonra, eğlence ve hovardalığın zirvesine çıkmayı amaçladıkları menzile varmışlardır..
Elemanlar, orada herhangi bi sezarın hiç bir zaman yaşamadığını hayretle öğrendikleri Caesars Palace'ın en fiyakalı ve en pahalı odalarından birine yerleşirler..
Günün mânâ ve ehemmiyeti gereği çılgınlık yapmaları mecburiyeti vardır ya; akşama doğru hep birlikte, otelin müşteriye kapalı olan çatı terasına çıkıp, Alan'ın getirdiği ‘özel’ içkiyi, bol ışıklı manzaraya karşı içmeye başlarlar..
Ortak dilekleri, bu gecenin hiç unutamayacakları bir gece olmasıdır..
Dualarının en azından bir kısmı kabul olunmuş gibidir, çatıda yuvarladıkları ilk kadehler, hepsi için, o geceden hatırladıkları son sahne olacaktır; sonrası ise tamamen karanlık..
Ertesi gün yavaş yavaş ayılmaya başlayan kankalar, kendilerini, felekten gece çalma ya da çılgınlar gibi eğlenme sonrasının klasiği olan 'akşamdan kalma' hâlinin ötesinde bir yerde hissederler..
Resmen ve bedenen orada bulunsalar dahi, gece boyunca gittikleri her yerde, tamamen bilinçsiz vaziyette hareket ederek, büyük çoğunluğu olumsuz olan bir takım gelişmelere sebebiyet verdikleri çok açık gibidir..
Zira, kendilerine gelmeden önce, kapısından güzel bir kadının dışarıya süzüldüğünü gördüğümüz lüks daireleri, savaştan çıkmış gibidir..
Damat Doug hariç, her biri dairenin acayip bir yerinde uyanan elemanlar, orada kendilerinden başka, ağlayan bir bebek, gıdaklayan bir tavuk ve banyoda yiyecek adam arayan bir kaplanın olduğunu görürler.. Eksik olanlar ise, dişçi Stu'nun önden bir dişi ve damadın bizzat kendisidir..
Şimdi ne yapıp ne edip, gece olanları hatırlama zamanıdır.. Ortada olan ya da olmayan her şey, neden ve nasıl olduğunu deli gibi merak ettirecek bir kıvamdadır.. Ancak en önemlisi kayıp damat Doug'un durumudur; belli ki başına bir şey gelmiştir ve büyük ihtimalle de şu anda arkadaşlarının yardımına ihtiyacı vardır..
Bu arada, düğünün başlamasına da saatler kalmıştır.. Doug, bir an evvel bulunmalı, Los Angeles’a götürülüp, müstakbel eşinden uzun süredir haber alamadığı için delirmek üzere olan, gelin Tracy'e teslim edilmelidir..
Phil, Stu ve Alan, hafızalarındaki 'ortak' boşluğu doldurma yolunda, o muamma saatlerden kendilerinde kalmış bir takım objeler ve belgelerden iz sürmeye karar verirler..
Ceplerine tıkıştırdıkları makbuzlar, biletler, üzerlerinde yer alan saat kayıtları ile birlikte onlara oldukça yardımcı olacak; hatta birinin bileğindeki, hastanede yatanlara takılan özel plastik bilezik, geceleyin yaşanmış olanların büyük bir kısmını, hem kendilerine, hem de biz seyirciye yönelik sürprizler halinde, bir bir ortaya çıkaracaktır..
Diş hekimlerine de doktor denilsin
Komedi ağırlıklı ve pek de başarılı bulunmayan filmlerin yönetmeni olarak tanınan Todd Phillips, yine bir komedi filmi olan, ancak bu defa gayet başarıyla kotardığı The Hangover'la turnayı gözünden vuruyor..
Sonlarına doğru yeniden ve farklı bir açıdan izlenecek bir sahneyle filme başlanması gibi kurgusal numaralarla (Flashforward); yine aynı şekilde, hikayenin ‘düğüm’ kısmı olan, 'damadın kaybolduğu' haberini daha başlangıçta vererek, seyirciyi, sanki bir suç ya da polisiye filminin merak ve heyecanı içine sokmasıyla yönetmen, komedi türünün klasik işleyişine pek de uymayan özgün bir tarz deneyerek ustalığını ortaya koyuyor..
Absürdlüğüne belki diyecek yok ama, yine de inandırıcılığı oldukça zorlayan aşırı abartmalar, Felekten Bir Gece'nin hassas tarafını oluştururken, güldürmesini çok iyi bildiğini de inkar edemeyiz..
'Felekten Bir Gece' demişken, yabancı filmlerin adlarının öteden beri hep kötü Türkçeleştirildiğini savunan ben, yiğitin hakkını vermeli diyor, bu kez gayet yaratıcı ve başarılı bir adlandırma yapıldığını söylemek istiyorum..
Kendini oynamaya çalışan, Dünya Şampiyonu boksör Mike Tyson hariç, karakterlerinin hakkını veren başarılı oyunculuklarla, ilginç diyaloglarla süslü filmin benim açımdan en güzel sürprizi: Bu filmde striptizci-eskort rolünde görülen, oysa benim aklımda sadece ve sadece, bir zamanların mükemmel Boogie Nights filminin Rollergirl'ü olarak kalacak olan, güzeller güzeli Heather Graham idi..
Son olarak, sadece bize has olduğunu sandığım, ‘kendileriyle, normal tıp doktorları arasındaki ayrımcılıktan komplekse girmiş dişçilerdeki, doktor görünme özentisi’nin evrenselliğini ortaya koymasıyla da The Hangover, gayet ilginçti..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
22 07 2009
O gün aslında neler oldu - 3 : Tahtakale Fatihi Landlord yahut Numan’ın Dilemması

(Çıkan kısmın özeti: Tam o esnada Landlord..)
Benim Mısır Çarşısı'na birlikte gitme teklifimin, bugüne kadarki benzeri önerilerimin layık görüldüğü olumsuz akıbetle aynen karşılaşması, yine kaçınılmaz olmuştu sayın seyirciler; zira, o bugün sadece Tahtakale'yi görmek istiyordu..
Landlord'un herhangi bir şeyi istemesi, ne olursa olsun, o şeyin gerçekleşmesi anlamına geliyordu ki buna istek yerine emir dense daha doğru olurdu..
Yine de bu manzaranın pek demokratik olmama gerçeği 'ele-güne karşı' kendisini ister istemez rahatsız hissetmesine bir neden de teşkil edebiliyordu.. Doğrusu hiç kimse, onun tamamiyle hassasiyetten yoksun, kaskatı biri olduğunu söyleyemezdi..
Bu cümleden olarak, can sıkıcı bir formaliteyi yerine getirircesine bıkkın bir ifadenin yapışık olduğu o mübarek suratıyla, Mısır Çarşısı’nı şöylesine bi dolaştık; daha doğrusu, Eminönü kapısından girip Tahtakale kapısından çıktık..
Bu çarşının yanındaki, benim her zaman ilgimi çekmiş olan, binbir çeşit bitki ve hayvan türleriyle dolup taşan pazarı gezme teklifime de olumlu-olumsuz bir cevabı gereksiz gören Landlord; adeta, esrarengiz bir gücün çekim alanına girmişçesine, Tahtakale'nin içlerine doğru ilerliyordu..
Yalnız başına ilerlese bence hiçbir mahzuru yoktu ama peşinden beni de sürüklüyordu.. düşüncesiz şey!.
Neresi olduğunu söyleme zahmetinde bile bulunmadığı bir hedefe kilitlenmiş giderken; onun, eskiden beri, kaçağın, kanunsuzluğun ve uğursuzluğun odağı olmuş, adına Tahtakale denen bu yeri avucunun içi gibi bildiğini anladım..
Ben, çok uzun yıllar önce -asla yasa dışı’na bulaşmak ya da ıvır-zıvır satın almak için değil de- sırf meraktan gezdiğim bu sokakları tanır gibi oluyorsam da; o, sanki bu yerlerde daha dün dolaşmışçasına bir rahatlığın içinde hedefine yürüyor, hatta, yolun sağında solunda niçin dineldiklerini öteden beri anlamadığım, bir takım gölgeli suratlı adamların çoğuyla da selamlaşıyordu..
Kim bilebilir ki.. Belki de onun, buraların hangi izbe mekanlarında, 'ne biçim' işlere bulaşmış olabileceği ihtimali, aklıma geliyor; çaktırmadan bakmaya çalıştığım -özüme şu anda daha da
karanlık gelen- suratında, bu tüyler ürpertici gerçeklerin izlerini bulmaya çalışıyordum..
Benim, korkuyla karışık meraklı bakışımı ani bir refleksle yakalayan Landlord'un yüzünde beliren o kendine has çocukça gülümseme, az önceki önyargılarımdan birdenbire sıyrılmamı sağlamıştı..
Evet evet.. Böylesine içten gülebilen bir adam -kendisi dışında- bir başkasına zararı dokunabilecek herhangi bir yanlış işin içinde olamazdı..
İtiraf etmeliyim ki, onunla tanıştığımdan beri (Kuşkusuz ki kendi açımdan) aramızda vuku bulan, tam da tarif edemeyeceğim bir çelişkiyi, o an yine yaşamıştım..
Belki
de hayal gücümün bir oyunundan ibaret bu olay, daha çok, onunla yüz yüze görüşmediğim süre zarfında gelişen ya da tam tersine her an vuku bulabilen; belirgin olmayan bir etkiyle ve negatif anlamda çalışan bir makinenin ürünü gibiydi..
Bu süreçte iyice karanlık hatta resmen kötülük timsali haline gelen Landlord imajı, tam beni karamsarlığa sürüklediği noktadan yaptığı keskin bir geri dönüşle değişiveriyordu..
Şimdi düşünüyorum da, Landlord'la üç gün üst üste birlikte olduğum (Sağda solda gezmekten, dolaşmaktan bahsediyorum evladım.. Akıllı ol!) bir periyodun sonundaki bitkinliğimin, daha doğrusu pili bitmişliğimin nedeni elbette bu olmalı.. Bu fırıl fırıl ruhsal dönüşlere hangi can dayanabilir ki a dostlar!?
(Gelecek Program : Ne Fıstıklı Kadayıfmış be kardeşim!.)
21 07 2009
Vedat Okyar

Bugün olduğu gibi epey uzaktan takılarak değil, her an futbolla yatıp, futbolla kalktığım çocukluğumun bir yıldızıydı Vedat Okyar..
Sevecenlikle gülümseyen gözleriyle karşılaştığınızda hemen kanınızın ısındığını hissedebileceğiniz; mütevazı olduğu kadar, aynı zamanda hafif kabadayı duruşuyla, mahallemizin sert ama müşfik ağbilerini andırırdı..
Bir Galatasaraylı olarak, Metin Oktay olmaktan feragat edip de Gökmen Özdenak olduğum zamanların mahalle maçlarında, daha çok Sanlı Sarıalioğlu olmak isteyen Beşiktaşlı arkadaşlarımın, ikinci rağbet ettikleri isimdi Vedat Okyar..
Hiçbir zaman yakınında bulunmak şerefine nail olamadım amma, yazarlığında, medyadan takip etmeye, maçlar üzerine yapılan -büyükçe bi kısmı ipe sapa gelmez- laflamalar arasından, onun konuşmalarını özellikle seçmeye çalıştım..
Keyif ve sohbet adamı olduğu öteden beri her halinden belliydi Vedat Ağbi'nin; güzel içtiğini de duymuştum..
Üç yıl kadar önce, yürüyüş yaptığım Caddebostan Sahili'nin iyice denize yakın bir yerinde rastlamıştım kendisine..
Çevresine toplanmış, yaşıtı sayılabilecek 3-4 adamla ayaküstü içmenin ve sohbetin doruğundaydı; oradan geçerken, ne konuştuklarını merak ettiğim için özellikle yolumu değiştirip yaklaştım yanlarına.. Kısa süren bir kulak misafirliğinden anladığım kadarıyla, o anki mevzu yine futbol ve elbette Beşiktaş idi..
O gün, yanındaki arkadaşlarını resmen kıskandığımı; keşke aralarında ben de olsaydım, onun sohbetinde bulunsaydım deyu hayıflandığımı hatırlıyorum..
Şimdi farkına varıyorum ki, benim o gün yürüyüş rotamı değiştirten duygu, o grubun konuştuklarını merak etmek falan değil; belli ki, hiç tanışmadığım, ancak varlığı ta çocukluğuma kadar dayanan, mütevazı ama etkileyici o adamın yakınında bulunabilme hissinden ibaretmiş..
Başka takımdan olması, diğer takımların en fanatiğinden taraftarını dahi hiç rahatsız etmeyen, bu özelliğiyle de eşine pek nadir rastlanan insanlardan biriydin sen Vedat Ağbi; güle güle..
19 07 2009
Tobol Kazak Isırdı

(İşbu başlık, yaratıcılıklarına zeval gelmeyesice necip Türk medyasının, bu maçla ilgili olarak uydurup da aralarında paylaştığı, 'Az Daha Başımıza Kazak Örüyorduk' ya da 'Kazak Ter Yaptı' gibisi başlıklardan bizim payımıza düşenidir..
Şimdi ilk kez duyunca tuhafına gidenler ya da hiç yaşamayanlar için söyleyeyim ki kazak denen şey ısırır.. Valla lan!)
Berezilya.com yönetimi, bu maç için ve benim için kıyabilecekleri bir harcırah ayırmış olsalardı eğer, bugün sizlere Kazakistan'ın Kostanay kentinden sesleniyor olacaktım; İstanbul kentinin Asya yakasında bulunan evimdeki, -çok afedersiniz- cüce ekran LCD televizyonumun karşısında konuşlanmış baba koltuğundan değil..
Koltuğa kurulup da uzaktan kumandanın yetkili tuşuna bastığımda maç başlamak üzereydi.. İlk gördüğüm 'yakın plan' kişisi, son duasını bitirmiş ve iki avucunu yüzüne sürmekte olan aslan kalecimiz Orkun Uşak idi..
Aslan lakabını boşuna sarf etmedik herhalde; onun aslanlığı, elbette hem Galatasaraylı oluşundan, hem de dua sonrası bir aslandan farksız şekilde sonuna kadar açabildiği, ağzından geliyordu..
Önüne çıkabilecek herhangi bir talihsiz kişiyi anında yutabilecek açıklığa ulaşabilen ağzını alabildiğine havaya açmakla Orkun'un kime ne mesaj yolladığını ya da biz fanilere ne demek istediğini pek anlayamadım; ama duasının etki gücünü anında anladım çok şükür!
Maçın henüz ikinci dakikasında Sabri Sarıoğlu'nun, topun rakipten gelişine doğru, parmakları üstünde gerçekleştirdiği -baletlere has- gayet zarif bir dönüş hareketi sonucunda -ağzı hala aralık kalmış kaleci Orkun'u da asla dışlamadan- 'hep birlikte' topu ağlarda gördük..
,
Bu muhteşem hareket sonrası Orkun, ağzını yeniden ardına kadar açmaya kalkışmadı belki ama doğrusu, Sabri'yi alkışlamamak için kendini zor tuttu..
Milli yorumcumuz Rıdvan Dilmen'in de buyurduğu gibi aralarında sıklet farkı bulunan iki takımın maçı, Tobol'un 1-0 üstünlüğüyle yine ve yeniden başlarken, sıklet farkının ne tarafa doğru ağırlık verdiği hususunda -en azından benim- biraz kafam karışmıştı..
Bu arada Rıdvan Bey, gol için 'Hayırlı Bir Gol' diyerek, içimizi bi güzel ferahlatıyordu sayın seyirciler.. (Allah ondan razı olsun!)
Maçı anlatmayan -başka yerlerde dahi olsa- adeta yaşayan Ercan Taner'in, rakip takım hakkında: "İki pas bile yapamıyorlar" ya da "Usta ayakları yok; zaten Galatasaray'ı karşılarında görünce olmayan ayakları da titriyor oğlum" mealinde konuştukça; Tobol, şakır şakır pas yapıyor, en azından bizimkilerden daha iyi bir oyun ortaya koyuyordu..
"Arda'yla Baroş işi çözer"
Maçtan önce -kadro açısından- farklı bir Galatasaray bekliyordum belki ama böylesini de değil.. Tek yabancılı ki o da kulübede mukim Baros dışında, kayıplara karışmış gibi görünen esas kadronun önemli bi kısmı ve yeni baba transferlerin tatili henüz bitmemişti sanırım..
Tamam, rakibin -teorik olarak- zayıflığı göz önüne alınmış; ona göre de 'genç ve tecrübesiz' bir kadroyla işi bitirmenin hesabı yapılarak maça çıkılmıştı.. Ancak gel gelelim, ilk yarının son anlarına da yenik durumda girivermiştik bile.. Üstüne üstlük, Galatasaray'ımızın tek bir gol pozisyonuna girdiğini dahi görememiştik..
Hiç bir olumlu sinyal vermeyen bu kadrodan umudunu kesmiş olan, Rıdvan Dilmen liderliğindeki tüm Türkiye, yedek kulübesine gözünü dikmiş, hareket ettikçe lüle saçları ahenkle dans eden esmer adamın inci dişlerine bakarak dua ediyordu..
Tam da bu sırada Rıdvan, içimizde yeniden bir ferahlık estiriyordu:
"Arda'yla Baroş işi çözer"
Ercan Taner, biraz umutsuz: "Çözer mi dersin?"
Rıdvan: "Çözer, çözeer!"
İkinci yarı başlarken, Barış Özbek'in yerine Arda Turan, Erhan Şentürk'ün yerine de Milan Baros girer.. Rıdvan yine bilmiştir; Baroş'un golü fazla gecikmemiş, hemi de Arda'nın kornerden yaptığı ortaya, kafasını uzatıvermiştir: 1-1..
Bu gole, daha doğrusu 'ortaya' en çok da Sabri şaşırır; bütün maç boyunca yaptığı sürüyle orta, nasıl hiç bir işe yaramadan dağlara, taşlara karışmış, nasıl tek bir Galatasaraylı oyuncuya bile kavuşamadan, hep rakibe nasip olmuştur?
Doğrusu, Sabri kardeşin bu olanları anlaması, pek mümkün görünmemektedir..
İleriye doğru oynamayı düşünebilen, daha doğrusu becerebilen oyuncu eksikliği, ilk yarı boyunca Galatasaray'ın oyununa kelepçeyi vurmuştu.. İkinci yarıda oyuna dahil olan iki adamın, en alt düzeyde katkılarıyla dahi, bütün takımın görüntüsünü ve kaderini değiştirebilmesi; -ne olursa olsun- üst kalitede ve teknik futbolcular olmadan takım oyununun oynanabilmesinin imkansızlığını gösteriyordu..
Servet Çetin'in eski heyecanıyla, kaldığı yerden aynen devam ettiğine tanık olduğum bu maçta, rakip kale önünde, forvetlerimizden çok onu görmemiz de başka bi tuhaflıktı..
Bayağı bi tepkime mazhar olmakta elinden geleni yapan, eski formundan hiç bir şey kaybetmemiş Sabri sayesinde, pozisyon ve heyecan yoksulu bu maçı, göz kapaklarım kapanıvermeden bitirebilmeyi başardım..
Son söz olarak ve bir Galatasaraylı olarak diyeceğim şu: Bu maçta ikinci yarıda oyuna giren Arda Turan ve Milan Baros'un yanısıra Galatasaray'ın önümüzdeki günlerde, Leo Franco, Nonda, Harry Kewell, Tobias Linderoth, 'Abdülkadir' Keita, Mehmet Topal ve Hakan Balta'lı bir kadroyla sahaya çıkacağını düşünürek, alabildiğine umutlanabiliriz.. Tabii 'takımsal' durumunuza göre, üzülebilirsiniz de..
(İş bu yazı Berezilya.com'da yayınlanmıştır)
16 07 2009
SMV'nin İstanbul Konseri : Açıkhava'da Görülen Bir Yaz Gecesi Rüyası

Bildiğiniz üzre, grup müziğinde bateri ile birlikte müziğin alt yapısını oluşturur bas gitar..
Yanlış bir algılama olarak, Rock'da o kadar önemli bir yeri yokmuş gibi görülse de özellikle Caz musikisi açısından, neredeyse vazgeçilemez bir işlevi ve ağırlığı vardır..
En etkilendiğim, dolayısıyla da en sevdiğim enstrüman olur kendileri.. Tabii ki dinleyici olarak.. Yoksa, nerede bende o kabiliyet!
Geçmişi çocukluğuma kadar uzanan bas gitara olan düşkünlüğümün sebebini -doğal olarak- açıklayamıyorum elbette; ancak, yine çocukluğumdan aklımda takılı kalmış konuyla ilgili enstantaneler, bu hassasiyetimin tarihçesini belirler gibidir de..
Evimizin baş köşesindeki yerini henüz korumaya devam ettiği yıllarda, 'kıymetlimiss' lambalı AGA radyomuzun, yan tarafında yer alan tiz-bas tekerini, bas tarafının sonuna kadar çevirip kulağımı da biricik hoparlörüne dayadığımı; önce kulak zarımı zorlayan bas gitar vuruşlarının, oradan da gönül telimi titrettiği günleri nasıl unuturum..
Nadiren de olsa, TRT radyosundan yol bulup da sesini yükseltebilen Rock türünde bir parça, kulağıma bayram ettirirken; tuhaf bi şekilde, o günlerden aklımda yer etmiş tek şarkı ise, İlhan İrem'in -o sıralar sık çalınan- Yazık Oldu Yarınlara parçasıdır..
Özellikle, şarkının nakarat kısmındaki basit ama kendini hissettiren bas partisyonu, beni bi hayli etkilemiş olmalı (Zaten mevcut koşullarda önemli olan husus, bas gitarın, elbette mono şartlar dahilinde, kendini diğer enstrümanlardan ayrı olarak hissettirmesinden ibarettir)..
Ayrıca, konumuzla ilgili olan ve 'canlı performans' kontenjanından sayabileceğimiz, yaz mevsiminde daha bi coşan 'düğünler ve düğün orkestraları' unsuru da önemliydi tabii..
Ne yani, yoksa siz zamane gençleri, bir zamanlar, taze çıkmış Deep Purple'ın, Japonya'ya konser vermeye giderken, bu arada Türkiye'ye de uğradığını mı sanıyordunuz?.
Maalesef canım.. Türkiye onları tam otuz yıl sonra, hem de gayet 'kadayıf' halleriyle ancak görebilmiştir..
Neyse, hadi gelin biz düğünümüze geri dönelim..
O düğünlerin resmi yiyeceği pasta, içeceği limonataysa; değişmez manzarası da ortalıkta koşuşturan çocuklardır..
Gerçi ben de çocuktum -durgun zekalı olduğum da söylenemezdi- ama onlardan epey farklı olarak, sahneye en hakim yerde uslu uslu oturur, çalmakta olan orkestraya da hayran hayran bakardım..
En çok da, sahnenin en gerisinde debelenen bateristin hemen yanında yer alan, gayet sakin hareketlerle aletini çalan bas gitarcılar dikkatimi çekerdi..
Diğer grup elemanlarının hareketli ve fazlasıyla neşeli halleri beni kendilerinden uzaklaştırmış olmalı diye düşünüyorum.. Oysa basçılar, benim tam da çekingen ve sessiz karakterime uyan bi davranış içerisinde, ciddiyetle yaparlardı işlerini..
Bu arada, çalgılarından çıkardıkları, şarkının sınırlarını belirleyen ve kalp atışını anımsatan güçlü, tok sesleriyle; görünmeyen, görünür olmaktan da hoşlanmayan, güçlü bir kahraman gibi gelirlerdi özüme..
Vay anasını sayın seyirciler!
Bu kadar tarih yeter, gelelim günümüze: Cazda 'basçı' denilince aklıma gelen ilk ve biricik kişinin Jaco Pastorius olduğunu, daha önceleri bir yerlerde yazmışımdır.. Bu kanıya varmamda, Jaco'nun inkar edilemez enstrümanist yeteneği ve yaratıcı dehasının yanı sıra, genç yaştaki trajik ölümünün de etkisi büyük olmalı..
Bu cümleden olarak, özel sıralamamda, Stanley Clarke'a Jaco Pastorius'tan sonra -uzak ara- ikinci sırada yer verme sebebinin, Clarke'ın daha ölmemesi olabileceğini, bu nedenle ona haksızlık yapıp yapmadığımı da hep düşünürdüm doğrusu..
Evet sevgili müzikseverler! Stanley Clarke'a haksızlık yapmışım, özür diliyorum.. Onun yanı hemen Jaco'nun yanıymış ve orada pek de yalnız değillermiş; Marcus Miller ve Victor Wooten'da hemen arkalarında sıralanıyormuş.. (Gelecek konserlerden biri sonrasında, benim listem ne hale gelir bilemiyorum ama şimdilik kesin durum budur)
Evet.. 8 Temmuz Çarşamba gecesi bana basçı sıralamamı yeniden yaptırtan, olağanüstü bir konser izledim ki vay anasını sayın seyirciler!
16. İstanbul Uluslararası Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu sahnesine çıkan SMV (Stanley Clarke, Marcus Miller ve Victor Wooten), iki saat sonra kadar sahneyi boşalttığında, uyandıktan sonra dahi etkisini kolay kolay kaybetmeyen, tadı damağımda kalmış güzel bir rüyanın içinden çıkar gibiydim..
Bu rüyaya girmeden önce, uzun bi süredir yolumun pek düşmediği bu mekanın yer aldığı Harbiye bölgesinin, Kongre Vadisi yapılacağı vaadiyle nasıl alt-üst edildiğine şahit olduk; Açıkhava'ya kırk yıldır bildiğimiz yoldan ve kapıdan artık giremeyeceğimizi de öğrendik..
Aşağıya doğru uzanan çayırdan bayırın içine yapılmış tahta yoldan geçerek, mekanın aşağıdaki kapısına ve oradan da içeriye duhul ettik..
Merdivenleri dahil, tümü tamamen dolu Açıkhava Tiyatrosu, bas'ın ilahlarını bir an önce görmek için sabırsızlanıyordu..
Grup SMV'nin harf diziminin soldan sağa doğru, sanatçıların sahnede konuşlanma durumu, yaş ve boy sırasına uygun olduğuna da tanık olduğumuz konserin ilk ilahı olan Stanley Clarke'ı ben, ilk kez, bir TRT-3 radyosu klasiği olan Stüdyo FM ile tanımış olmalıyım (Bu vesileyle, Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı'ya olan minnet duygularımı, saygılarımla birlikte bir kere daha sunmayı vazife bilirim)..
Onu, yetmişli yıllardan başlayarak, en mühim 'jazz fusion' gruplarından biri olan, piyanist Chick Corea liderliğindeki Return to Forever topluluğuyla yaptığı albümlerle ve yine o yıllarda başlayan solo kariyeri ile takip eyledim..
Yani, Stanley Clarke'ın benim hayatımdaki yeri -diğerlerine nispetle- çok eski, çok önemli ve bir ömre bedel olup, tüm bunların etkisiyle de bir büyüyle sarmalanmış gibidir..
Objektif bakış açısıyla yaş ve boy olarak; sübjektif açıdan sanatsal olarak SMV'nin ortancalığını hak eden Marcus Miller'ı, yetmişli yılların sonuyla, seksenli ve doksanlı yıllarda Miles Davis ve David Sanborn ile yaptığı çalışmalardan tanıyoruz..
Solo çalışmalarını da günümüze kadar devam ettiren sanatçı, bas dışında bir çok çalgıda daha, üstat seviyesindedir.. Bu konserde de öttürdüğü saksafon ve bas klarnetiyle yine harikalar yarattığını gözlerimizle gördük..
Grubun en kısa boylu, en genç elemanı olup en sempatiği de sayılabilecek olan Victor Wooten'ın ilk çıkışı, seksenli yılların sonunda, Béla Fleck and the Flecktones grubuyla olmuş; 1996 yılında çıkardığı ilk solo albümüyle de kariyerini sağlamlaştırmaya başlamıştır..
Bir başka bas gitar virtüözü olarak Victor, iki büyük ustanın arasında yer almasının asla tesadüf
olmadığını, yine bu gece sunduğu şahane performansla bize kanıtlamıştır..
Burada da mı Landlord?
SMV'nin İstanbul konserini ya da "Dolunay'ın da eşlik ettiği, üç bas ilahının İstanbul buluşması rüyasını" görmeye gitmeden önce, bazı kuşkularımın mevcut olduğunu söylemeliyim..
“Her ne kadar virtüöz de olsalar üç adet bas'tan ibaret bir grup, ne kadar doyurucu olabilir ki?” deyu düşündüğümü; ayrıca, patronumuz Landlord'un, konsere gidemeyecek olmanın kıskançlığıyla da karışık: "Ne bekliyorsun ki oğlum, dımbır dımbır çalacaklar işte" mealindeki sözlerinden etkilendiğimi de itiraf ediyorum..
Oysa gördüm ki, bir davul ve bir klavyecinin de başarıyla eşlik ettiği mükemmel Üçlü, benim 'manasız' tereddütümü giderirken, Landlord'un 'cüretkar' sözlerini de gıyabında tekzip ediverdiler..
Uzman olmaktan uzak, dışardan bir gözlemci olarak tespit ettiğim, 'tokatlama', 'parmaklama' ve 'çekip koparmaya çalışma' başta olmak üzre bilumum bas çalma tekniklerini kullanan bu adamların ortaya koyduğu muazzam eseri tarif etmeye ne benim naçizane kalemim, ne de dilim yeterli olamaz ki; “gönüllüsü varsa bu işin buyursun, layıkıyla anlatsın” diyeceğim ama, bunu boş yere bekleyeceğime de öylesine eminim ki..
Üç virtüöz de, bu ortak enstrümandan çıkabilecek bütün sesleri mükemmelen çıkaran, renkli ve hareketli icralarıyla; orkestranın arkasında minimum hareketle ve sessizce işini yapan (Elbette çocukluğumun düğün orkestrası basçıları da dahil) eski zaman basçılarının kadim öcünü alır gibiydiler..
Program boyunca bir kaç kez giriştikleri solo performanslarında, birer birer sahnenin önüne çıkarlarken, diğer ikisi, ya bizim gibi seyirci takılıp, arkadaşını hayranlıkla izledi ya da davulcuya yaklaşarak, seyirciye arkasını dönmüş malum basçı pozuyla, eşlikte bulundular..
Marcus ve Victor'un kendilerine ayrılan sürede gösterdikleri müthiş solo performansları sonrası, eski dost Stanley Clark'ın pabucunun dama atıldığını üzüntüyle kabul etmiştim ki, solo sırası son olarak ona geldi; kontrbasını eline almasıyla -kimse kusura bakmasın ama- ne Marcus kaldı ortada, ne Victor, ne de pabuç atılacak bir dam.. Her şey onun müziğinin gücüyle yerle bir olmuştu sanki..
Görünürde, sadece Stanley Clark ve onun elinde küçülerek, kah klasik gitara, kah elektro basa dönüşen koskoca bir kontrbas vardı..
Yine de, Marcus Miller'ın, daha önce bir kaç kez geldiği bu sahnedeki saha avantajını kullandığı açıkca belli olan rahat hareketleriyle, bas gitarını ve bas klarnetini resmen konuşturmasını; Victor Wooten'ın, pedalla yaptığını sandığım bir efektle 'çoksesli' hale getirdiği inanılmaz solosunun varlığını; klavyeci ve davulcunun mükemmel eşlikleriyle birlikte enteresan ataklarını görmezden gelmek nasıl mümkün olacaktı ki?
Izgara köfteden klavye solo
Her yönüyle olağanüstü güzellikteki bu konserin bir-iki olumsuz tarafının, mekan büfesinden ve bir takım seyircilerden kaynaklandığını söyleyeyim de rahatlayayım bari..
Müziğin ağırlaşıp da volümün düştüğü sıralarda, büfedeki kızgın tavaya atılan köftelerin cızırdaması, adeta müziğe eşlik etmeye çalışan kötü bir klavye sesi gibi geliyordu kulağıma..
Ya, iki saatliğine, açlığa, susuzluğa ya da işememeye dayanamayıp, hemen önümüzden sürekli gelip geçerek, konsantrasyonumuzu bozan denyolara ne demeli.. Evladım, bizim canımız can değil mi? Şu ihtiyaçlarını konser başlamadan gidersen ya! Olmadı, iki saatçik sabredip, bi tarafını kırıp da yerinde otursan ya!
Konserin sona ermesiyle birlikte, aslında tam bir tatmin duygusu içindeki seyircilerin yine de yerlerinden kıpırdamayacakları kesin gibiydi.. Tüm konser boyunca en az seyirci kadar eğlenmiş muhteşem üçlünün, onların ısrarlı alkışlarını karşılıksız bırakması da beklenemezdi..
Beklenmeyen diğer şey ise, bis için yeniden sahneye çıkan grubun, rahmetli Michael Jackson’ın Beat İt şarkısını yorumlamasıydı..
Seyirciyi, ayağa kalkıp parçaya eşlik etmeye ve dans etmeye davet eden mütevazı devlerin unutulmayacak gösterisi, alkışlı ve de haykırışlı eşliklerle devam ederken; Stanley Clark, yine yapacağını yaptı, bir başka efsane Eddie Van Halen'in Beat İt'deki orijinal solosunu, bas gitarıyla neredeyse aynen çaldı ki bence insaftır, ayıptır yahu!.
Müzikleriyle bir rüya yaratabildiğine tanık olduğumuz sanatçıların, sahnede imzaladığı (Anladığım kadarıyla) bir davul derisini Marcus'un seyirciye fırlatmasıyla sona eren bu 'muhteşem olay', beni gülmekle ağlamak arasında, ama illaki göz yaşartıcı bir sanatsal haz içerisinde bırakıp gitti; ki gönül arşivimdeki müstesna yerini de 'tek başına' almış oldu..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
12 07 2009
O gün aslında neler oldu - 2 : Landlord Meliha Okur'u susturdu!

(Önceki yazının özeti: Ninjabaşı Landlord, Eminönü'nde bulunan beş yıldızlı bir turistik otelin iki yıldızını -şüriken misali- Tahtakale'ye doğru fırlatır.. Ne mutlu onun kutsal atışlarından nasibini alan biz naçiz kullara)
Tahtakale'ye gelmeden önce izninizle yeniden otele dönmek istiyorum.. Zira orada olanlar sadece yıldız kırpma faaliyetiyle sınırlı değildi..
Basın toplantısı sırasında, kahramanımız Landlord'un müdahil olduğu iki önemli olaydan bahsetmezsem eğer, en azından popüler kültür tarihimiz açısından büyük eksiklik olurdu..
Sanat yönetmeni Vecdi Sayar'ın, insanın içini sebepsiz yere rahatlatan ve bir su gibi akan konuşmasını, gözler hafiften kapalı ama can kulağıyla dinlerken, arkamızdan yükselen -bir kadından çıktığını tahmin ettiğim- sesler, bizleri, konuşmacıyı duymaktan alıkoyacak ölçüde rahatsız edici bir düzeye yükselmişti..
Böyle durumlarda bendenizden beklenebilecek en sert tepki, sabretmemin ötesinde, sesin geldiği yere doğru gözlerimi hafiften açarak, nazar etmekten ibarettir..
Şimdiye kadar hiç bir sonuç alamadım belki ama bu 'mümkünse anlayan anlasın' tepkisinin, önünde sonunda işe yarayacağı umudunu ise hiç kaybetmemişimdir..
Daha ben, "Başımı çevirsem mi yoksa biraz daha sabretsem mi?" diye düşünürken, umulmadık şiddette bir 'tepkisel uyarı' ile yerimden sıçradım.. Oysa böyle bir şeyi beklemem gerekirdi, biliyorsunuz yanımda Landlord oturuyor idi..
O da benim gibi arkasına dönmüşse de, farklı olarak, otelin muhteşem avizelerinin dahi üstünde parıldadığı -kendine has olan- metalik ve kocaman sesiyle: "Biraz sussanız da konuşmacıyı duyabilsek ha!?" gibisinden ünledi..
Bu ani tepki karşısında sesinin volümü iyice kısılan kadını görmek amacıyla arkama baktığımda bir de ne göreyim: Televizyon ekranlarından ve ekonomi programlarından 'şirin' yüzüne aşina olduğum Meliha Okur hanımefendi değil mi?
Öyle böyle değil dostlar, çok şaşırmıştım..
Kendisini her zaman hayranlıkla izlediğim o Meliha Hanım ki, eşine nadir rastlanır (Landlord'unkine bile baskın çıkabilecek) ses tonunu ve volümünü, dramatik bi şekilde dalgalandırmaya alabilme yeteneğinde biriydi.. Hatta, vurgusal etkisini anında arttırabildiği Allah vergisi sesiyle, muhatabı kim olursa olsun, istediği zaman onu oracıkta resmen dövebilecek kudrete dahi haizdi..
Ama 'kahramanlar kahramanı' Landlord, onu da susturmuştu ya; kendisine olan saygım yavaş yavaş korkuya dönüşüyordu sanki..
Tüm sevenler için Landlord'tan geliyor: Antalya'ya Koş
Bu son başarısından sonra, yan gözle süzdüğüm Landlord'un ısrarla parmak kaldırdığını gördüm..
İlk önce, bu ısrarlı halinden şüphelenip, çok sıkıştığını ve öğretmen edalı Vecdi Sayar'dan da tuvalete çıkmak için izin istediğini sandım..
Hafiften dürtükleyip: "Ne gerek var oğlum?. Git et, ne edeceksen" diye fısıldadım..
Kızdığı zamanlarda hep olduğu gibi, yüzünün gerildiğini, renginin de kızardığını fark ettim.. Parmağı havada yüzüme baktı; sıktığı dişlerinin arasından tısladı: "Soru sorucam ulan!"
Patron'un her zamanki kibarlığı yine üstündeydi.. Başımı öne eğip, gazabının soğumasını tevekkül içinde bekledim..
O, azminin semeresini almış, önünde duvar oluşturan kamera sırasının arkasında yarım saat kadar debelenen devasa bedeni, sonunda fark edilmişti..
'Nasıl bir jüri oluşturulacağı' hakkındaki, doğrusu 'pek orijinal' sorusunu sarf ettikten sonra, Landlord'un bi güzel rahatlamış olduğu hemen fark ediliyordu..
Gelecek cevabı ayakta karşılamak üzre vaziyet alırken, yüzüme: "N'aber çırak, bi şeyler kapıyor musun bari" dercesine, her zamanki -yandan ve üstten açısı hesaplanmış- bakışını fırlatmayı da ihmal etmedi..
Elbette, konuyla ilgili söyleyecek sözlerim çoktu ve kesinlikle onu kızdırabilecek nitelikteydi.. Oysa üst üste gelecek bir stresi daha kaldırabileceğimi sanmıyordum..
Naçar vaziyette sustum; hatta, baş parmağımı yukarıya doğru dikip, yumruğumu, yüzüne karşı aşağı-yukarı salladım; aynı anda iki yana doğru sarkıttığım dudaklarımın da yer aldığı gayet muntazam kafamı, hafif bir eğimle öne doğru çıkarıp sallamak suretiyle, "Çok iyiydin" işaretini başarıyla tamamladım.. O anda kendimi mükemmel bir 'gücetapar' hissetmiş, içimdeki ben'in imalı ve ısrarlı bakışları altında da kendimden utanayazmıştım..
"Bakınız, ben bu yaşa geldim; böylesine muhteşem bir soruyla inanın ilk kez karşılaşıyorum ve bu sorunun ve de soran arkadaşımızın önünde saygıyla eğilmek istiyorum" diyerek konuşmaya başlayan Vecdi Bey'den aldığı yanıtta, jüri hususunda eskisinden pek de farklı bi anlayış sergilenmeyeceğini ve bizzat benim, -bu yıl da- jüri heyetine girmeyeceğimi öğrenen Landlord, rahat bir nefes alıp tekrar yerine oturdu..
Peşpeşe kazandığı iki zaferle kendinden geçercesine mutlu olan Landlord, koltuğunda arkaya doğru kaykılmış vaziyette; bu yıl Antalya Film Festivali'nin resmi şarkısı da seçilen Ali Kocatepe'nin Antalya'ya Koş adlı meşhur parçasının nakaratını, o eşsiz sesiyle mırıldanıyordu:
Yeşillikler, mavilikler
Antalya'da hoş
Dost ellere, kardeşliğe
Antalya'ya koş!.
(Gelecek Program : Fıstıklı Kadayıf Olayı'nın iç yüzü aydınlanıyor gibi sanki)
10 07 2009
L’ Ennemi İntime / İçimizdeki Düşman : İnsanın İmkansıza Direnişi

*****
Fransa’nın Cezayir ile olan ilişkileri ya da işgal faaliyeti, bu amaçla Cezayir'e saldırmaya başladığı 1827 yılına kadar; yani, her yönden zayıflayıp çözülen Osmanlı İmparatorluğu'nun, Kuzey Afrika'daki bu eyalet üzerinde olan etkisini de kaybettiği zamanlara dayanır..
Fransa, ancak 1830 yılında, o da kısmen işgal edebildiği bu ülkeye, daha sonra iyice yerleşir, sömürgeci bir yönetim olarak 1962 yılına kadar, buradaki varlığını devam ettirir..
Bu uzun süreçte Cezayir halkı, bazen kesintiye uğrasa da, işgalci güçle olan mücadelesini örgütlü ve örgütsüz olarak sonuna kadar sürdürür ki bu da milyonları aşan can kaybı demektir..
Bunca yıla yayılan işgale karşı, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonunda şiddetlenen karşı direniş, 1954'ten itibaren Cezayir Bağımsızlık Savaşı'na dönüşür..
Fransa'nın, bu haklı direnişe karşı uyguladığı -soykırıma denk düşen- vahşi tepkisinin nedeni, mösyölerin kuskus pilavına olan düşkünlüğüyle açıklanamaz elbet.. Hiç kuşkusuz, Cezayir topraklarının asıl ağız sulandıran varlığı, zengin petrol kaynaklarıdır..
Dost Bildiğin Düşmanlar
Sivilde başka bir mesleği olduğunu öğrendiğimiz Teğmen Terrien (Benoît Magimel), sanırım bizdeki asteğmenliğe denk bir statüde askeriyeye intikal etmiş, aşırı yakışıklı olduğu hususunda hemfikir olsam da -filmin tanıtımlarında iddia edildiği üzre- idealistliği konusunda pek emin olamadığım, sadece, gönül rahatlığıyla 'normal' diyebileceğimiz genç bir adamdır..
Buradaki idealizm bizdeki 'ülkücülük' anlamında kullanılmıyorsa eğer, ortada, idealistleri cezbedecek bir ortam bulunmadığı gibi, kişiyi insanlığından anında soğutacak iğrençlikte bir savaş hali de sürüp gitmektedir..
İşte bu genç Teğmen, 1959 Haziran'ında bir çatışmada bok yoluna giden Teğmen Constantin 'in ölümünün hemen akabinde, onun boşluğunu doldurmak üzere, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)'yle sürekli çatışan bir bölüğün komutanlığına getirilir..
Teğmen Constantin 'in 'bok yoluna gitmesi' hakaret ya da espri olsun diye değildir; o, isyancıların peşindeki iki Fransız birliğinin, birbirlerini düşman sanmaları neticesinde meydana gelen kanlı bir çatışmada hayatını kaybetmiştir..
Fransız ordusu içindeki Cezayir asıllıların, soydaşlarıyla olan boğazlaşmaları yanında, bu 'talihsiz' olay, 'İçimizdeki Düşman' anlamından ziyade, 'yakın ya da dost düşmanlar' manasına gelen filmin adına, adeta bir gönderme gibidir de..
Bu arada, bölgeden törenle uğurlanan, ‘Legion d'honneur’ nişanıyla süslenmiş tabuta, birliğine henüz katılmakta olan yeni Teğmen Terrien 'in bir anlık bir bakışı vardır ki gören gözlere çok şey anlatır kuşkusuz..
Koşullardan, daha doğrusu savaş pratiğinden bihaber Terrien 'in komuta edeceği küçük askeri birlikte, ondan başka tek rütbeli olarak, tecrübesiyle 'savaş kompetanı' haline gelmiş Çavuş Dougnac (Albert Dupontel) bulunmaktadır..
Çok sert koşullara sahip dağlık bir bölgede görev yapan birlik, işine, kaldığı yerden ve yeni komutanıyla devam edecek; çember sakallı Binbaşı Vesoul (Aurélien Recoing)'dan aldığı emirle, bölgede olduğu söylenen FLN liderinin peşine düşecektir..
Askeri birliklerin, 'örgüt' mensubu gerillaları pusuya düşürmeye çalışması, ava giderken avlanılmak gibisinden ‘ölümcül’ yanlışlıklar yapılması, yardım ve yataklık yapabilecek civardaki köylere baskınlar düzenlenmesi ve de köylülere gözdağı verilmesi gibi eylemleri içeren sekanslarla film gelişir..
Aynı şekilde, bütün bu eylemlerin benzerlerinin isyancılar açısından da aynen geliştiği söylenebilirse de; Fransızların uçaklarla, bir bölgedeki tüm Cezayirli savaşçıların üzerine Napalm bombalarını boca ederek onları kavurması, kömürden heykeller haline getirmesi ise, hiç şüphesiz ki aradaki ‘küçük’ farkı, ayrıca ortaya koyar..
"Cezayir Fransa'dır"
Savaşı, diğer yaptıklarından farklı olarak, adeta, bol miktarda Adrenalin salgılatan günlük bir rutin gibi yaşamaya alışmış Çavuş'un, olaylara ve insanlara sert, taviz vermeyen yaklaşımı ile şimdilik 'normal' Teğmen'in hümanist yaklaşımı, beklenildiği gibi, ilk çelişki ve de çatışmaları ortaya çıkarır..
Yine de 'usta asker' Çavuş, acemi Teğmen'in yanlışlarını, eksiklerini münasip bir dille düzeltir, saygıda kusurda bulunmayarak, kesin ve kararlı tavrını onu rencide etmeyecek bir olgunlukla ortaya koyar; ki böylece ikili arasında her an beklenilen büyük çatışma pek yaşanmaz..
Ancak Teğmen açısından olumsuz şartlar, Çavuş'la ilişkide olduğu gibi, öyle kolayca baş edilebilecek nitelik ve nicelikte değildir..
"Cezayir Fransa'dır" anlayışına iman etmiş komutanlarına: "Dediğiniz gibi, Cezayir Fransa olsaydı eğer, insanlarına eşit haklar verilirdi, yurtlarına da sömürge muamelesi yapılmazdı" diyebilen ve "FLN 'ye savaşması için nedenleri biz veriyoruz" diye de ekleyen; "Barbarlarla barbarca savaşmalısın, henüz yenisin, elbet dediğime geleceksin" diyenlere de: "Sanmıyorum" yanıtını verebilen genç Teğmen Terrien, acaba, yaşadığı haşin süreç içinde bu normalliğini sürdürebilecek; insanca reflekslerini yitirmeden, dik kalabilecek midir?
‘Gerçek’ bir savaş filmi
Yönetmenliğini Florent Emilio Siri 'nin yaptığı, 2007 yılı yapımı bir Fransız filmi olan L’ Ennemi İntime, bu 'hayasız' işgali sürdüren Fransız ordusuna karşı direnen Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)'nin verdiği mücadelenin, 1959 yılına denk gelen döneminden bir kesit sunuyor..
Salt, Cezayir’in özgürlük mücadelesini yansıtmayı amaçlamadığı çok açık olan, ancak, Fransa tarafından uzun yıllar boyunca inkar edilmiş, karanlıkta kalması tercih edilmiş ve yüzleşilmemiş bir tarihi gerçeğin yeniden konuşulmasını sağlayan bu filmin, özellikle bir Fransız yapımı olması sebebiyle -her şeye rağmen- değerli olduğunu düşünüyorum..
Olaya, Fransa tarafından bakmasına karşın, korkulan gerçekleşmiyor; her iki tarafın yanlışları ya da vahşetleri tarafsızca yansıtılmaya çalışılırken; film, asıl amaçladığı şeyi, yani savaşın -kim olursa olsun- tüm 'piyonlarını' insanlıktan çıkarmadaki maharetini, çarpıcı bi şekilde ortaya koyuyor..
Elbette, gerçekçi davranarak, tarihi hadisenin başlangıcı veya geçmişi hakkında, geniş bir açıklama yapması umulmayacak filmde, Fransa'nın Cezayir’de, tam yüz otuz yıl uyguladığı en adi sömürgeciliğin izleri de pek görülemiyor..
Mevcut tarihi gerçeklerin mide bulandıran, iç burkan halet-i ruhiyesinden bir süreliğine de olsa kendimizi soyutlayabilirsek eğer, L’ Ennemi İntime ’i, 'çetin koşullar altında insanın mücadelesi ve imkansıza direnişi' gibisinden, evrensel karaktere haiz bir film olarak da değerlendirebiliriz..
Bu açıdan bakmaya devam edersek eğer, yakın zamanlarda pek piyasada görülmeyen, (fantastik olmayan) 'gerçek' tarihi savaş filmlerini özleyenler için, kaçırılmayacak güzellikte bir yapıt da denebilir..
İçimizdeki Düşman, gerilla türü bir savaşı anlatan bir film olarak izlendiğinden olsa gerek, Vietnam başta olmak üzre bir çok benzerini hatırlatsa da; özüme sürekli, Güneydoğumuzda otuz yıldır sürmekte olan düşük yoğunluklu savaşı anımsattı ki, doğrusu ben buna pek bir anlam veremedim.. Bakalım siz verebilecek misiniz?
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
09 07 2009
O gün aslında neler oldu? : Landlord Beş Yıldızlı Otele Karşı

Antalya Uluslararası Film Festivali‘nin basın toplantısına 'sayelerinde' ilk kez gittiğimi bilmeyeniniz kaldı mı?
Kalmadı demek, iyi..
Landlord sayesinde yaşadığım bu ilkleri daha sonra bir liste halinde görüşlerinize sunacağım sanırım.. Zira herifçioğlu, sitesi için elalemden filmler üstüne binbir çeşit liste isterken, benden de, özüme yönelik işlediği sevaplardan bir seçme listesi yapmamı buyurmuştur ki daha ne diyeyim?
Zannımca, bu listeden bir çıkış alıp kefeninin cebine koymayı, -gecinden versin!- emr-i hak vaki olduğunda, yani öteki tarafa postalandığında, bunu, Cennet’e kapağı atmada, serbest giriş kağıdı olarak kullanmayı düşünüyor olmalı.. Kendisine şimdiden bol şans diliyorum..
(Fotoğraf altı yazısı: Bir ay kadar önce çektiğim bu fotografın -Landlord'un malum şöhreti hariç- konumuzla hiç bir ilgisi yoktur.. 'Landlord resimli' tişört giyinmiş bu iki turist hanım kızla, Sultanahmet'teki Dikilitaş'a bakarlarken karşılaştım.. Ricam üzerine verdikleri bu pozdan sonra, onları Tarihi Sultanahmet Köftecisi'ne götürdüm ki bu ayrı bir yazı konusudur)
Neyse konumuza dönüp, o gün olanlar hakkında çiziktirdiğim 'resmi' yazıda bahsedemediğim özel ayrıntılara -hazır biz bize kalmışken- şöyle bi gireyim diyorum..
Beş yıldızlı Legacy Ottoman 'ın yıldızlarını, Landlord'un nasıl üçe düşürdüğüyle başlayarak olaya önce bi ısınalım:
Otele gelip de ortama henüz uyum sağlamaktayken ısmarladığımız kahvelerin ılık gelmesi maalesef ilk yıldızı kafadan götürdü.. Kaldı mı size dört yıldız..
Otel yönetiminin tüm ısrarlı yalvarmaları ve özürleri, Landlord'u kesinlikle kararından döndürmeye yetmeyecek, daha sonra grubumuza gösterilen tüm ilgi ve ihtimama rağmen otel, uzun bi süre eksik yıldızla çalışmaya devam edecekti..
Öğle yemeğinde içecek kontenjanından istediğimiz biraların da ılık gelmesi, bardağı taşıran son damla oldu..
Her bi şeyinin ılık olduğuna karar veren ve bir yıldızına daha anında el koyduğu otelin adını Lukewarm Legacy Ottoman haline getiren Landlord, üç yıldızla cascavlak ortada kalan koskoca otelin yöneticilerini perişan halde arkasında bırakıp otelden çıkmaya yeltendi..
Adamlar son bir hamleyle, yani, ellerinde altın yaldızlı 'fıstıklı lokum' kutuları bulunan, şahane güzellikteki kızlarla Landlord'un aklını çelmeye çalışsalar da bunda da muvaffak olamadılar..
Landlord: "Ben evli ve karısına sadık bir adamım, asla ve asla aklımı lokum gibi kızlar (Pardon!) lokumlu kızlarla çelemezsiniz" diye bağırarak hızla otelden uzaklaştı..
Tek başıma kalmıştım; adamlara, onunla tamamen zıt fikirde olduğumu, bi şekilde anlaşabileceğimizi önerdiysem de, şahsımı pek kaale almadılar.. Gözlerimi üzerlerinden bir türlü ayıramadığım kızları ortamdan uzaklaştırdıktan sonra, elime minik bir kutu lokum tutuşturup, aceleyle otelden uğurladılar..
Fıstıklı Lokumla Mutlu Son
Merak buyurmayın, Landlord beni bırakıp da hiç bir yerlere gidemez..
Onu, otelin hemen karşısındaki Ali Muhiddin Hacı Bekir'in vitrinindeki binbir çeşit ezmelere ve lokumlara bakarken buldum..
Belli ki, hilkatten şöyle bi ağız tadıyla yükselemeyen kan şekeri yine yerlerde sürünüyordu.. Az önce otelcilere ve kızlara hava atayım derken reddettiği, lokumları düşünüyor olmalıydı..
Bir anlık acıma hissiyle, tam elimdeki lokum kutusunu ona uzatıyordum ki bunu yaptığım an, özüme tek bir lokum tanesi bile kalmayacağı gerçeği, kafamın tam üstünde bir AKP ampulü misali ışıldadı.. Elimdekini bir refleks hareketiyle, çabucak arkama saklayıverdim..
O, vitrine daldığından, hiçbir şeyin farkında değildi; yine de ben, içindeki yedi adet minik ebatlı fıstıklı lokumların altısını aceleyle ağzıma atıp, lokmayı da biraz küçültebildikten sonra, tüm cömertliğimi yüzüme yansıtarak kutuyu ona uzattım..
Kutudaki bir adet zavallı lokum, saniyenin onda biri gibi bi hızla Landlord'un muhteşem ağzında aniden yok olurken, o, yavaşça hareket etmekte olan şişkin avurtlarıma bakıyordu..
Neler olduğunu anlamıştı, yüzüme bakıp, tek bir şey söylemeden, dudaklarını geren acı bir gülümsemeyle, başını iki yana doğru ağır ağır salladı.. Kendisi, nadiren de olsa bu andaki gibi anlayışlı biri olabiliyordu..
Ben, biraz da konuyu unutturmak için, hemen ona: "Mısır Çarşısı'na gidelim mi Lordum?" diye sordum..
"Gidelim anasını satayım, hatta oraya gitmişken Tahtakale'ye de gidelim be Serteli!" dedi.. Neşesi yeniden yerine gelmişti..
Gelecek Program : Landlord Meliha Okur'u nasıl susturdu?
07 07 2009
Herkes Antalya’ya Koşacak, Altın Portakal Halkın Portakalı Olacak (mı?)

Ömrümün son demlerinde, sitemizin (Tersninja.com) banisi sayın Landlord sayesinde (Başka kimin sayesinde olacağıdı?) bir ilk daha yaşamış oldum ey okuyucu..
Şu naçizane yazımda, özellikle bu 'saye' vurgusunu yapmam hususunda kendisinden belirgin bir baskı gördüysem de üstümde var olan hakkını inkar edecek de değilim.. Her ne kadar o, birlikte aldığımız yarım kilo fıstıklı kadayıfın en azından yarısının hakkım olduğunu, kabul etmese dahi..
'Fıstıklı kadayıf' olayını şimdilik bir kenara bırakıp, 'sayelerinde' yaşadığım ilk'ten bahsedeyim..
Pazartesi günü katıldığımız film gösterimi sonrasında Landlord, ertesi gün Eminönü'nde bir otelde düzenlenecek olan, 46. Antalya Uluslararası Film Festivali'nin basın toplantısına benim de katılmamı emretti..
Lütfedip de müsaade ettiği, ‘kısa bir süreliğine mırın kırın etme' hakkımı kullandıktan sonra, toplantı sonrası verilecek öğle yemeğini de dikkate alarak: "Katılayım bari" dedim..
Kendisinin, olağanüstü iş disiplini gereğince, yemeği memeği asla umursamadan, sırf görevi icabı bu toplantıya katılacağının bilincine ancak akşamleyin evdeyken vardığımda ise kendimden çok utandım ve hiçbir zaman onun gibi olamayacağımı düşünerek, başımı yastığa koydum..
Mışıl mışıl uyumuşum..
Patron'la kararlaştırdığımız gibi, ertesi gün saat on buçuk sıralarında Nimet Abla'nın önünde buluşamasak da; bizzat, Eminönü Meydanı'nı -ya da daha doğru deyişle- Eminönü Vesait Cangılı 'nı yer altından aşmamızı sağlayan geçidin diğer ucunda onu karşıladım..
Değerli sinema yazarları Serdar Akbıyık ve Alper Turgut ile birlikte yanıma gelip de sorgulayıcı ve gayet derin bakan gözlerini gözlerime diktiğinde, başımı hemen önüme eğip mutat tekmilimi verdim..
Şefkatle başımı okşayan Landlord:"Yürüyün arkadaşlar.. Hedefimiz Legacy Ottoman Otel'dir" dedi..
Hedefin sadece adını bildiğinden, nerede olduğu konusunda ise hiç bir fikir sahibi olmadığından kelli, iş yine başa düşmüştü..
Adı geçen otelin bulunduğu binanın, uzun süredir bencileyin emekliliğe ayrılmış olan meşhur Dördüncü Vakıf Han olduğunu bildiğimden, mekanı elimle koymuş gibi buldum..
Birinci Milli Mimari akımının baş temsilcilerinden Mimar Kemalettin Bey’in önde gelen eserlerinden olan bu şahane yapı, bir süredir geçirdiği restorasyon sonucunda otele çevrilmişti..
Otelin adı, geldiğimiz yöndeki cephesine yerleştirilmiş kocaman yazı okunduğunda World Park Hotel iken, kapısının karşısına geldiğimizde Legacy Ottoman olmakta hiç bir mahzur görmüyordu..
O da varsa eğer, dünyanın en palavra, en sıradan mânâsına haiz ilk isim, ne yapının tarihi değerlerini, ne de bulunduğu yerin özelliklerini taşıyordu; belki de bu sebeple bulunmuş ve konulmuş ikinci isim ise -hiç olmazsa ilkine göre- daha bi anlamlıydı..
İsim fazlalığı yeterince kafa karıştırıyorsa da mekanı bulmuş ve içeriye dahil olmuştuk.. Dışardan göz kamaştırıcı olan otelin içi de en az o kadar güzel ve görkemliydi..
Kayıt masasında işlemlerimizi yaptırırken, Landlord, Tersninja 'yı benim temsil etmemi uygun gördüğünü, kendine has bir hareketle işaret ettiğinde bir an için hüzünlendim; demek ki görevli kızlarla yine ben cebelleşecektim..
Ezelden beri ayrı bir cebelleşme unsuru olan ad ve soyadımı, (Elbette Landlord'un çok büyük katkılarını unutmadan) bunca çabam sonucunda artık daha çabuk anlıyorlardı amma, şu hanım kızlara Tersninja 'yı yazdırmak deveyi hendekten aşırmaktan da zordu..
Korktuğum şey aynen yaşandıysa da, son tahlilde kazanan yine biz olduk sevgili ninjalar..
Patrona bakarsak eğer, sitemizin adını bilmeyen yok idi; geriye sadece bu kızlar kalmış idi; onlar da öğrenince artık hiç bir sorun da kalmayacak idi; yaşasın idi..
Aynı otelde öğle yemeğine de davetli olduğumuzdan, ayak üstü kahvaltıyı -kontrollü bi şekilde- hafifçe icra ederken, Landlord, şimdiye kadar beni beş kez tanıştırdığı yazar Banu Bozdemir hanımefendiyle, altıncı defa tanıştırdığında, Banu Hanım beni göstererek -şaka yollu olmasını tahmin ettiğim ve dilediğim bir kızgınlıkla- "Artık onunla bir daha tanışmak istemiyorum" dedi..
Bunun üzerine yeniden, derin bir hüzün sarmalına girivermiştim ki Landlord, yıllarca çalışmalarını hep uzaktan izlediğim ve şimdi de Antalya Film Festivali'nin yöneticiliğine seçilmiş olan Vecdi Sayar ile beni tanıştırınca moralim tekrar yerine geldi..
Biraz sonra basın toplantısının başlayacağı uyarısı gelince, davetliler, salondaki yerlerini almak üzere içeriye girmeye başlamışlardı.. Henüz yeni aldığım ve içmeden bırakıp gitmeye kıyamadığım çok lezzetli çayımı bitirip de salona öyle girmeyi planlarken, ortada kimseler kalmamıştı..
Sonunda çay fincanıyla içeri girmeye karar verip de uyguladığımda, Landlord'un içerde merakla beni beklediğini gördüm.. Benden ayrı düşmemek için, önlerdeki boş yerlere oturmadığını görünce, özüme, hak etmediğim kadar büyük değer verdiğini bir kez daha anlamış, kendisine olan saygım daha da çok artmıştı..
Biz de, televizyon kameralarının aşılamaz bir baraj oluşturduğu bölgenin arkasındaki boş bir sırayı 'sınırlı-sorumlu Tersninja bölgesi’ ilan ederek bi güzel yerleştik.. Saygıdeğer sinema yazarlarımızdan Ali Ulvi Uyanık, yanımıza gelip bu bölümde oturma izni istediğinde onu da memnuniyetle aramıza alarak pozisyonumuzu belirledik..
Festival bayrağı yere düştü mü, düşmedi mi?
Gayet açık olarak görüldüğü gibi, bu yazımın da girizgahını, elimden geldiğince kısa tutmaya çalıştığımın farkındasınızdır sanırım.. Bu cümleden olarak, asıl konumuza geçmenin; yani, günün mana ve ehemmiyeti üzerine bilgi vermek için karşımızdaki masada sıralanmış zevata kulak vermenin, tam da zamanı olduğu düşüncesindeyim efendim..
Bunca laftan sonra unutanlar için, basın toplantısının, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle, Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV)’nın organize edeceği, 46. Antalya Uluslararası Film Festivali ile ilgili olduğunu yeniden hatırlatayım..
10-17 Ekim 2009 tarihleri arasında yapılacak olan bu festival, Türkiye'nin en eski ve en önemli ulusal film festivali özelliğini taşırken, Avrupa'nın en eski film festivalleri arasında da yerini almıştır..
Son yerel seçimlerde eski başkan Menderes Türel'i koltuğundan ederek, AKP 'ye en büyük hayal kırıklığını yaşatan, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve (Otomatikman) AKSAV ’ın başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, bütün konuşmacılar arasında en dikkat çekici isimdi.. Konuyla ilgili belediye ve AKSAV yetkilileri ile sinemaya ve de bendenize en aşina festival yöneticisi olarak göze çarpan genel sanat yönetmeni Vecdi Sayar da diğer konuşmacılardı..
Başkan Mustafa Akaydın, Antalya’yı kucaklayan, Türk sinemasına sarılırken yüzünü de Dünya sinemasına dönen, uluslararası bir film festivali için çalışmalarının hızlandığını; en büyük hedeflerinin ise, festivalin halkla bütünleştirilmesi olduğunu ve bunun için birçok yeni uygulamayı hayata geçireceklerini söyledi..
Festivalin belirli bir kesimin değil, halkın festivali olacağının altını çizen Akaydın, seçim döneminden hayli etkilenmiş görünerek: "Altın Portakal'ı halkın portakalı yapacağız!" vaadiyle, yavaş yavaş rehavete kapılmakta olan bünyelerimizi, bir an için de olsa heyecanlandırmayı bildi..
Yeni belediye başkanı -benzetmeyi aynen yapmasa da- eski yönetimden, özellikle ekonomik açıdan enkaz devraldıklarını ima ederek, geçen yıl festival için tasarlanan logoya 900.000 TL para ödendiğini, daha sonra da logonun çalıntı olduğu iddiasıyla belediyeye dava açıldığını, mahkemenin çalıntı olduğunu tespit etmesi halinde belediyenin ayrıca büyük miktarda ceza ödeyeceğini söyledi..
Ayrıca da bir dizi gerekli-gereksiz kalemlerde eski yönetimin aşırı ödemeler yaptığını da öne süren Mustafa Akaydın, yeni cevap hakları yaratırken; sorulan sorulara: "Zirveye dikildiği iddia edilen festival bayrağını yere düşüreceğimiz söyleniyor; oysa biz yere düşmüş bayrağı kaldırmaya çalışıyoruz."
"Onları günah keçisi yaptığımız iddia ediliyor; biz öyle bir şey yapmadık, ama onlar günah işlediklerini kabul ediyorlarsa bilemem" mealinde, gülümseten cevaplar veriyordu..
Öte yandan, CHP'li bir başkan olarak, festival bütçesinin en büyük destekçisi durumundaki Başbakanlık Tanıtma Fonu ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, geçen yıllardakine benzer bir katkıyı sağlayacağına olan inancına saygı duysam da, şahsen, kendisiyle aynı iyimserliği paylaşamadığımı söylemeliyim..
Halkla kucaklaşma dediğin gündüz vakti olur
Vecdi Sayar ve diğer konuşmacılar da, bu yıl epeyi bir değişikliğe uğrayacak gibi görünen festivalle ilgili bilgiler vermeye devam ettiler ki bazılarını sıralayacak olursam:
Ali Kocatepe’nin yetmişli yıllarda yine bu festival için yazdığını ve birçok şarkıcının katılımıyla da söylendiğini hayal meyal hatırladığım ünlü şarkısı 'Antalya’ya Koş' yeniden elden geçirilerek, nakarat bölümü de İngilizce, Almanca ve Rusça olarak seslendirilmek suretiyle festivalin resmi şarkısı oluyor..
Bu yıl bir ilk olarak festivale tematik özellik de getiriliyor ki bu yılın tema’sı, 'müzik' olarak belirlenirken; en çarpıcı ‘görsel’ farklılık olarak da, maalesef herkeste kaçınılmaz bir şekilde o münasebetsiz çağrışımı yapan festival ödül heykelciğinin değiştirileceği bilgisi oluyor..
Bundan beş yıl önceye kadar kullanılan Venüs heykelinden uyarlanan heykelciğe geri dönülmüş olmasını naçizane olarak ben de gayet olumlu buluyorum..
Bir süredir ayrı festivaller gibi algılandığı iddia edilen, uluslararası ve ulusal film yarışmaları, bundan böyle Antalya Uluslararası Film Festivali çatısı altında anılarak, ayrı ayrı değerlendirilecek; Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması da bu kapsamda ele alınacak..
Yarışma ödüllerine, ‘En İyi İlk Film’ kategorisinin eklenmesi ve vizyona girmiş ya da Tv 'de gösterimi yapılmış filmlerin yarışmaya kesinlikle alınmaması da diğer olumlu bulduğum kararlardı..
En iyi filme verilecek 300 bin liralık ödülün bu yıl da değişmediği, ancak bazı 'anlamsız' kategoriler kaldırılarak, toplamdaki para miktarının artacağı bildirilirken; yarışmaya başvurular 15 Eylül'e kadar alınacak, önce bir ön jüri seçim yaptıktan sonra, son sözü, sinemaya net ve de tarafsız bakan yetkin kişilerden oluşan bir ana jüri söyleyecek..
"Altın Portakal'ı nasıl halkın portakalı yapacaksın?" diyen muhaliflere cevap olmak üzere, 46. yıl münasebetiyle Antalya’nın 46 yerinde kurulacak, bir nevi yazlık sinemalarda ücretsiz film gösterimleri yapılacak; bununla yetinilmeyerek, sinema hususunda halka ve gençlere eğitim de verilecek..
Böylesi festivallerin olmazsa olmazı Kortej hiç unutulur mu?
Sinema ve gösteri dünyasının meşhur aktör ve aktrisleri, üstü açık arabalara kurularak, eskisi gibi gece değil de, gündüz saatlerinde (Yani halkımız henüz uykuya yatmamış iken) hayranlarının önünden neşeyle geçecek, onları var eden halkıyla da böylece kucaklaşmış olacaklar..
Bir diğer ve en sansasyonel festival hadisesi olan 'yabancı ünlü' konusuna ise bu 'halkçı' yönetimin biraz soğuk baktığını söyleyebilirim..
Geldiklerinde otellerinden pek çıkmadan çekip giden, magazin dışında da festivale bir katkı sağlamayan o çeşit yıldızlardan çok, sinemaya katkısı yadsınamayan değerli isimler çağırabileceklerini ifade eden Vecdi Sayar, zamanlarının kısıtlı olduğunu, ne yazık ki bir çok ünlünün üç aylık programlarının dolu olduğunu bildiklerini de söyledi..
Festivalin bütün hazırlıklarını üç ay içinde bitirmek zorunda olduğunu ve göreve daha yeni getirildiğini de söyleyen Sayar, bu nedenle, bu yılki festivalin, hayallerindeki asıl organizasyonun ancak bir fragmanı olabileceğini de sözlerine ekledi..
Böylece, basın toplantısı bitmiş ve benim açımdan oldukça farklı bir deneyimin daha sonuna gelmiştik.. Artık yavaş yavaş, yemek salonuna doğru yürüsek hiç de fena olmazdı..
Bir Numan Serteli klasiği olarak uzadıkça uzayan şu yazıyı da göz önüne alarak, daha sonraki saatlerde Landlord’la birlikte yaşadığımız 'Fıstıklı kadayıf' olayının iç yüzünü, başka bir yazıya bırakıyor, huzurlarınızdan saygıyla ayrılıyorum efendim..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)
02 07 2009
Diario de Una Ninfómana / Diary of A Sex Addict / Bir Kadının Seks Günlüğü

*****
Başlıktan da anlaşılacağı üzre- bu hafta elime düşen 'zavallı' filmimizin adı, orijinalden Türkçe'ye doğru gidildikçe sertliği seyrelen bir asit ya da gazı kaçmış bir kola özelliği göstererek, bir nemfomanyağın günlüğünden, bir kadının seks günlüğüne, düşey geçiş yapıyor..
Bu arada, cinsel arzusu gemi azıya almış bir kadını canlandıran baş roldeki aktristin, bildiğiniz 'tombala çekme' hareketinin dişi versiyonunu gayet masumane bi tavırla sergilediği filmin ilk afişinin de, benzer bi kaderden nasibini alarak, önce İspanya, ardından da İtalya’da yasaklandığını ‘üzülerek’ hatırlatayım..
Film Türkiye'ye geldiğinde ise önce adı, sonra da afişi farklı bir prosedürden geçer; bekleneceği gibi, yasak afişe 'kafadan' şans vermeyen bizimkiler, yüzükoyun ve sere serpe yatağa yatmış vaziyetteki kızımızı (Evet kızımız! Elimde değil, hemen de sahiplenirim böylesi hanım kızları; henüz gözü açılmamış bir öksüz kediciği sahiplenir gibi) arkadan gören resmin bulunduğu ikinci afişe de gerekli müdahaleyi yapar ve hatuna -isteği dışında- bi güzel don giydirerek, onunla birlikte topumuzun namusunu da böylece garantiye almış olurlar..

Valére: Feriştah ’ın İspanya Şubesi
Tezgahından bi şekilde gelip-geçen, çift katlı bir halk otobüsünü doldurabilecek sayıda erkeği görmezden gelirsek eğer Valére (Belén Fabra), şu hayatta, bir ninesi (Geraldine Chaplin) bir de samimi kız arkadaşından başka kimsesi olmayan (Vah yazık!); uzunca adı: 'Mütemadiyen cinsi münasebet hayal etmek, fırsat bulursa ne âlâ, bulamasa da yaratarak, adı geçen işlemi bilfiil gerçekleştirmek için yanıp tutuşma hastalığı' olan bir dertten muzdarip; otuzlu yaşlara merdiven dayamış, öyle matah bir yüz güzelliği olmasa da, son derece seksi endamına laf edenin anında çarpılacağı, gençten bir kadındır..
Bu bayanın yakalandığı, biz mütehassısların kısaca nemfomani adını verdiği rahatsızlığın bir kadın hastalığı olduğunu ve özne üzerinde olağanüstü ölçüde bir yoğunluk arz ederek, kontrol dışına taşan bir cinsel arzu şeklinde tezahür ettiğini belirteyim.. (Erkeklerde de görülen benzeri bir rahatsızlık varsa da bu, konumuz ve özellikle de şahsımın ilgisi dışındadır)
Bencileyin, yaşantısında böyle bir hatunla karşılaşmadığı için hayıflanan amma neye benzediğini merak buyuranlara, bir zamanların şahane dizisi Bir Demet Tiyatro'daki Feriştah karakterini örnek gösterebilirim..
Sadece odunlar ve bir başka cins odun olan kocası (Başka da ad kalmamış gibi) Numan 'dan ibaret şartlar içersinde bulunduğundan, ancak Mükremin 'i ve de onunla hiç bitmeyecek bir çiftleşme silsilesini hayal eden Feriştah 'ı gözünüzün önüne getirerek, size hayal kırıklığı yaşatmış olabilirim.. Eee.. 'Neye niyet neye kısmet' demişler..
İşte dostlar, Feriştah 'ın epeyi bir bakımdan, estetik müdahalelerden geçerek güzelleşmiş halini düşünür, ondaki kösnül enerjiyi de bir kaç defaya katlarsanız eğer, 'bizim' Valére 'e ulaşmış olursunuz..
Bana da biraz gecikmiş gibi geldi ama- on beş yaşında ilk cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiğimiz Valére, bu 'farklı' durumunun ırsi olup olmadığını öğrenmek için sanırım, daha filmin başlarında ninesine sorar: "Dedem olacak o kocandan başka kaç erkek girdi hayatına nineciğim?"
Torununun akıl almaz azgınlığına karşın, seksen yıllık ömrünü tek bir kocayla geçirmiş nine hayıflanır: "Yok be benim güzel kızım, nerde!.. Rahmetli deden olmasaydı eğer, öteki tarafa, 'Açılmadan İade' etiketiyle gönderilirdim şimdi" der ve ekler: "Ben pek bi şey anlamadım, şu fani dünyanın tadını bari sen çıkar; kimseyi takmadan, hayatını istediğin gibi yaşa benim akıllı olduğu kadar da azgın kızım"
Sanki önceleri pek de farklı davranıyormuş gibi, ninesinin bu sözlerini vasiyeti olarak kabul eden Val, hem şartlar gereği başka bir şansı da olmadığından ötürü, faaliyetlerine daha da hız verir ki durdurabilene aşkolsun..
Bu arada yine ninesi, hayatına girip-çıkan erkeklerin istatistiğini ilerde sağlıklı bi şekilde alabilmesi için bir deftere çetele tutmasını tavsiye eder; bunu biraz yanlış anlayan kahramanımız, günlük tutmaya başlar..
Bundan böyle, cinsi münasebetlerden arta kalan boş zamanlarında yatağına uzanarak, bir yandan muhtelif renkte elmalara ısırık atmakta, bir yandan da o gün olan bitenleri günlüğüne yazmaktadır.. Ara ara Val, bu yazdıklarını seyirciyle paylaşır ve zaten film de o minval üzre devam eder gider..
Küheylan Hasan ve Coke İşbirliği
Fransa'da yaşayan sevgili ninesi nasihatini verip, vasiyetini de ettikten sonra ölmüştür.. Valére, daha önce de çalıştığı Barselona'ya dönerek, yeni bir iş aramaya koyulur.. (Bu bildiğimiz normal bir iş, lütfen ötekiyle karıştırılmasın)
İş görüşmelerinden birinde genç, yakışıklı ve çok zengin bir patron olan Jaime (Leonardo Sbaraglia)'e tutulan Val, sayısız ilişkisine rağmen, hayatında ilk kez bir erkeğe tam anlamıyla aşık olmuştur..
Bir süreliğine de olsa mutluluğun zirvelerinde bir aşk kelebeği gibi gezinen kızımız, kaşla göz arasında evlendiği bu adamın, malum derdine ilaç olacak performanstan yoksun olduğunu anladığında ise artık çok geçtir..
Üstelik kokain müptelası olan ve her saat değişkenlik gösteren karakteriyle bu koca, tam bir baş belası haline gelmiştir..
Bu heriften bi şekilde kurtulduktan sonra kahramanımız, deneyimine de, derdine de uygun gelecek bir işe soyunmaya karar verir ve lüks bir genelevde çalışmaya başlar..
İlk başlarda "Hay aklımı seveyim" diye düşünür Val; hem aramasına dahi gerek kalmadan, çeşit çeşit erkekler ayağına gelecek, hem de bi güzel para kazanacaktır..
Bu durum karşısında, hemen: "Gel keyfim gel!" diye aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz amma acele etmeyin; kazın ayağı hiç de öyle değildir, ya da fahişelere giden erkeklerin büyük bir çoğunluğu normal değildir..
Bu zamana kadar kızın başına gelmeyen bir sürü kötü olay, dünyanın en eski işini icra ettiği bu kısacık sürede gelmiş olur ve sonunda Val, hayatına yön verecek bir neticeye ulaşır: Evlilik ile fahişelik arasında hiç bir fark yoktur, aradaki tek fark, ilkinde bir adamla idare etmendir.. Sonrası ise sahiplenmeler, baskılar ve yasaklar..
Kahramanımızın hayatına giren, hatta evlendiği, İtalyan ya da İspanyol bütün adamlar, kokain müptelası olmalarının yanısıra, çeşitli sapıklıklarla malulken; aralıklı olarak temas halinde olduğu Hasan (Pedro Gutiérrez) adlı bir Arap, Val 'in en aklı başında erkeği olarak, gerçekten göz kamaştırmaktadır.. Çoğu erkeğin, sürekli 'isteyen' bu kadınla başa çıkamayarak pes ettiği durumlara, Hasan asla düşmez..
Yaratıcılıktan yoksun 'sünnetsiz' bu herifler, 'bele kuvvet' şekilde debelenip bitap düşerlerken; akıllı Hasan, Allah tarafından torpilli iman gücünün yanısıra (Bir Amerikan yardımı da olsa) Coca Cola 'dan da yararlanarak, Val 'i tam anlamıyla doyurmakta (Manen!), kızcağızın fazladan tek bir şey isteyecek hali bile kalmamaktadır.. (Aferin Hasan'a.. Keşke o, Müslüman bir Türk evladı olaydı!)
Valérie Tasso ’nun, kendi hayatından esinlenerek yazdığı ve -normal olarak- çok tartışılan, Doyumsuzluk: Fransız Bir Kızın İspanya’daki Seks Maceraları adlı romanından uyarlama bu İspanyol filmini, Christian Molina yönetmiş..
Değindiği hassas ancak doğal mevzuyu anlatırken, bol miktarda erotik sahneler içermesine karşın -benzetme yapmaktan nedense şu anda imtina ettiğim bazı bünyeler hariç- kişilere ve çevreye rahatsızlık vereceğini pek sanmadığım; öte yandan, çekim tekniği ve kurgusu açısından hiç bir yenilik ya da fevkaladelik de taşımayan Bir Kadının Seks Günlüğü'nün yine de beklediğimden iyi çıktığını söyleyebilirim..
Doğrusu, sinemada da işlenmiş malum bir konuya dayanan, hatta bir zamanların efsanevi 'Emmanuelle' serisini de hatırlatarak, yaşları müsait olanları gençliğine şöyle de bi götüren bu filmin en mühim işlevi, ‘evlilik ve fahişelik’ üzerine yaptığı uygulamalı karşılaştırma çabasıydı ki bence bu ulaştığı sonuçtan da önemliydi..
(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)


