28.05.2010

Tuzu Kuru Bir Sinema Yazarının Maruzatı ve Duel : Al Başına Belayı


'Ters Ninja Yönetim Katı' bile uyandığına göre siz de farkındasınızdır sanırım: Tam bir aydır, o güne kadar muntazaman yazmaya çalıştığım, vizyona yeni girmiş film yazılarımı aksatmaktayım.. Bunun için bahanem hazır ama işin aslı pek o kadar da basit değil maalesef..
Eskişehir Film Festivali, bu hususta gayet işime yaradı; lakin, her güzel şey gibi o da bitti, yönetimin 'Eskişehirname' diyerek -sözde- küçümsediği yazı dizim de.. (Birilerinin gözü aydın!)

Belki daha önce de -çaktırmadan- değinmiş olabilirim; ki biliyor musunuz? Bendeniz, vizyon filmleri hakkında yazmaktan hiç hoşlanmıyorum..
Bu yazıyı Tersninja'ya gönderdiğim an, sayın Landlord başkanlığında toplanacak olan yönetimin acilen karar alarak, beni -sert bir dille- uyaracağını; benim de -gül gibi işimden olmamak için- geri adım atacağımı adım gibi biliyorum; lakin, bu konuda içimi dökmezsem de olmaz..


Bir zamanlar bu işler daha zevkliydi.. Nereden baksanız- şu piyasada vizyon filmleri üzerine yazı yazan bir Atilla Dorsay ustamız vardı, bir de bendeniz naçizane.. (Hayali yazılar da sayılıyordu di mi?)




O yokluk günlerinde yapılan bu iş, sonuçta önemli bir amme hizmetiydi.. Örneğin ben, her hafta sonu önce sayın Dorsay'ın film kritiğini okur, sonra da fötr şapkamı kafama yerleştirip, film seyreylemek üzre soluğu Beyoğlu'nda, Cadde-i Kebir'de alır idim..
Hoş, yine kendi bildiğimi yapar; Pam Pam büfesinde sosisli böreğimi yedikten sonra, nerede Louis de Funès ya da Jerry Lewis komedisi var -olmadı- Bruce Lee'nin ya da Wang Yu'nun Tek Kollu Kahraman filmi var, aynen oraya dalardım..
Olsun.. Yine de Atilla ağbiden çok şey öğrenmişimdir..




Diyeceğim, o zamanlar sinema yazarı sayısı pek azdı ve dolayısıyla da değerliydi.. Şimdi öyle mi ya..
Şöyle elini bir sallasan, öncelikle bi sinema yazarından "Aahh!." sesi gelmekte.. Yani hal böyleyken, vizyondaki filmler hakkında ben de yazsam n'olacak, yazmasam ne?
İnternet'i de işin içine katarsanız, her hafta bir film hakkında yazı yazanların sayısının, o filmin toplam seyirci sayısına -neredeyse- eşit olduğunu dahi iddia edebilirsiniz.. Valla bak!. Bunu dediniz diye de inanın hiç başınız ağrımaz..




Hadi, o film hakkında kendi özgün görüşümüzü falan yazarak, yazımızda belki diğerlerinden bir fark yaratabilir ve bununla da kendimizi teselli edebiliriz; ama, buna geçmeden önce şu film hikayesini özetleme kısmı yok mu? İşte beni asıl yoran, hatta yaşama sevincimi dahi karartan an o an oluyor..
Nereye baksan karşına çıkabilecek, hatta bazı koskoca gazetelerin -özgün film yazısı süsü de vererek- iftiharla sayfa doldurduğu klişe lafları -bi şekilde- tekrarlamak zorunda kalmaktan bahsediyorum..
Bu sıkıntının bana has olduğunu da sanmıyorum (Başka bir deyişle, bir film festivaline davet edildim deyu bi tarafım kalkmadı)..
Diğer yazarların da buna benzer şeyleri dert ettiğini hissetmekle birlikte -son tahlilde- bir kısım önemli sinema yazarı için bu işin bir 'ekmek parası' ciddiyeti taşıdığını bilerek ve emekli bir 'boşta gezer' olan kendime dönerek: "Bekara karı boşamak kolay tabii oğlum" da demek istiyorum..



İşte bu umarsız vaziyetime bir çare olsun diyerek -hiç olmazsa zaman açısından- güncelliğini yitirmiş ve dolayısıyla hikayeleri nispeten unutulmuş filmler hakkında yazsam ne lazım gelir ki? Şeklinde bir soruyu önce kendime, sonra da -huzurunuzda- Landlord Hazretleri'ne sual etmek isterim..
Kendi cevabımdan az çok eminim.. Aslında patronunkinden de!. Neyse işte, her şey olacağına varır.. Ben izninizle bi siftahı yapayım da..








Duel: Sollama Beni Perişan Ederim Seni




Düğün değil, balayı değil- Duel'de şimdi nerden çıktı? derseniz.. “Hem, DVD'den yeniden seyretmek kısmet oldu, hem de bende hatırası büyük bir filmdir de ondan” derim..
1975'te Jaws ile sinema gişelerinde ilk kez 'blockbuster bombası' patlatarak tarihe geçen ünlü yönetmen Steven Spielberg'in ilk uzun metrajlı filmi olan 1971 tarihli Duel, aslında televizyon için çekilmiş bir filmdir..

74 dakika olan orijinal süresi, bazı sahneler eklenerek sonradan 90 dakikaya çıkarılmış ve sinemalarda da gösterilmiş olan bu filmi ben ilk kez yetmişli yıllarda tek kanallı TRT zamanında, bir pazar günü seyrettiğimi gayet iyi hatırlıyorum..
Çiçeği henüz burnunda tomurcuklanmış ve her an yeninin, farklının arayışı içinde bir genç olarak, bildim bileli hep akıllı köpek Lassie'li ya da içi geçmiş kovboylu falan filmlerin sıraya girdiği bir saatte gösterilen bu çok farklı ve sıra dışı filmin etkisinde kalmamam düşünülemezdi bile..

'Bela' gibi gayet başarılı çevrilmiş bir adla yayınlanan film, ruhumda o kadar güçlü etki bırakmıştır ki bugün bile otoyolda solladığım bir kamyonun ya da yandan yaklaşan bir TIR'ın direksiyonunu her an üstüme kırmasını bekleyecek denli bir paranoyanın da sahibi yapmıştır beni.. Canı sağ olsun!

Mevzu hafiften anlaşıldı sanırım, ben yine de gayet 'basit' bir senaryoya sahip bu filmimizin sözü edilebilecek tek kahramanı, hatta tek kişisi olan David Mann (Dennis Weaver)'in tanıtımıyla başlayayım..
Kullandığı kırmızı bir otomobille yol almakta olan David, işi icabı seyahat ettiği için otoyollara aşina, orta halli, orta yaşlı, sıradan bir adamdır..
Yönetmenin, filmin başından itibaren uzunca bir süre kendisini kadraja sokmayarak, sadece onun bakış açısından yolları göstermesinden de anlamalıyız ki şoför mahallindeki bu adam bizzat, biz zararsız, sıradan insanların tipik bir örneğidir..




Önüne çıkan eski bir yakıt tankerini sollayan David Mann'in bundan sonra başına gelenler belki de sadece pişmiş tavuğun başına gelmiştir..
Arada bir pencereden dışarı sarkarak David'e "geç geç" hareketi yapan kolu ve çizmeli ayakları hariç, sürücüsünü filmin süresi boyunca görmeyeceğimiz, 'resmen' korkunç suratlı bu kamyon, kahramanımızın kırmızı Plymouth'una kafayı takmıştır..
Yüzlerce kilometrelik yol boyunca peşini bırakmadığı zavallı araba ve şoförüne her türlü kötülüğü yapma yolunda -bilinmeyen ve bilinmeyecek nedenlerle- yemin etmiş görünen, paslı metalden bir canavarı andıran bu lanet makinayı kim, nerede ve nasıl durdurabilecektir..






Uysal Atın Çiftesi Pek Olur


Bilahare yapacağı filmlerle Hollywood'un 'baba' yönetmenleri arasına girecek olan Steven Spielberg'i müjdeleyen bir film Duel..
Tam anlamıyla bir bela olan tanker şoförünün kendisinin ve bizzat derdinin bilinmemesiyle koşut olarak yaratılan gerilimin, filmin ilerlemesiyle şiddetini arttırmasındaki ve de finale doğru zirveye tırmanmasındaki ustalık es geçilmeyecek nitelikte..
Aynı şekilde, çoktan hurdaya çıkması gereken bir araçtan, yapılan bol yağlı 'makyaj' ve heybetini arttırıcı ya da deforme edici kamera çekim açılarıyla, ürkünç görünümlü ve de korkunç gürültülü bir seri katil yaratılmış adeta..
Hatta finalde, makine ve metal sesine ilave edilen dinozor sesi efekti -tuhaf ama gerçek- doğrudan, Spielberg'in gelecek filmlerine bir göndermedir..




Karısıyla yaptığı telefon konuşmasından da anlarız ki, etliye sütlüye pek karışmayan, kendi halinde bir adama uygulanan amansız baskı, beklenmeyen bir tepkiyi yaratır.. Filmin hemen hemen bütün ağırlığını tek başına yüklenmiş vaziyetteyken, bu değişimi de başarıyla yansıtan Dennis Weaver'i övmeden geçmek olmaz..
Filmin 54.dakikasında falan, kırmızı arabalı mağdur kişi olan David Mann, hayvani kamyonu polise şikayet etmek üzre telefon kulübesinde konuşurken, elinde senaryosuyla cama kabak gibi yansıyan yönetmeni görmek insanı biraz şaşırtıyor tabii..
Daha sonra bizzat Spielberg'ten, fazlasıyla aceleye getirilmiş bu filmin, -geri dönüş ve kontrol imkanı sıfır- olumsuz prodüksiyon ve çekim şartlarını dinleyince (Evet.. Biz arada bir buluşur, eski günlerden falan konuşuruz) ben mazur gördüm kendisini, bence siz de öyle yapın..




Öte yandan, böylesi ufak tefek çekim hatalarına karşın, bir gerilim harikası denebilecek Duel'e, Steven Spielberg'in en iyi filmi demekte dahi hiçbir mahzur görmem.. Onu da ekleyeyim bak..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...