9.11.2010

Mahsun’a Niyet İsidoros ile Anthemius’a Kısmet



Malumunuz- geçen hafta Mahsun Kırmızıgül cezayı kesmiş de kendisine şimdiye kadar tek bir ödülcük bile vermemiş sinema yazarlarına filmini göstermemişti ya.. (Siyad ödüllerini kastetmiş olmalı sanırım.. Oysa bizzat benden rica etseydi -bulur buluşturur- bakın ona ne ödüller takdim ederdim.)

Zaten film gösterimi yönünden kesat giden haftaya hazır bu 'mahsuni' tatil de eklenmişken, öteden beri arayıp da bulamadığım boş vakit miktarı, mebzul seviyeye ulaşmış oldu..
Ben de Müzekart'ımı yanıma alıp, attım kendimi sokağa Salı günü.. Dolaştım, aha bu müze benim, ahan da şu müze de devletlümün deyu, şol eski İstanbul'un turist kaynayan, tarih fokurdayan yollarında..

“Her şerde bir hayır vardır” deyu boşa konuşmamış bizim ak sakallı büyük büyük dedelerimiz.. 
Sayın Kırmızıgül, kestiği cezanın bu şekilde hayırlara vesile olduğunu bilse ne düşünürdü acep..
Gerçekten de, bu sinema yazarlığı işini ciddiye aldığımdan beri (Evet evet.. Bu benim en ciddi halim.), sık sık yaptığım çoğu şeyi maalesef yapamaz olmuş, hasret kaldıklarım zamanla da arttıkça gayrı karalar bağlar hale gelmiştim..
Yapamadıklarımın başında da, İstanbul'un dört bir yanını -nasıl denk gelirse artık- kafama göre, bütün gün dolaşmaktı.. Hele sevgili kentimin tarihi yerlerini, müzelerini falan bensiz düşünmek -misal- Landlord'u şapkasız düşünmek gibi bir şeydi..
Gerçi, sinema işlerinin merkezi konumundaki, Beyoğlu, Beşiktaş ve Şişli ilçelerinde az-çok turlayabiliyordum yine de; lakin, önce Bizans'ın, sonra da Osmanlı'nın has İstanbul'u sınırları içine giren semtler ise -yıllar var ki- gözümde tüter olmuştu..




Tamam, yaş itibarıyla, Osmanlı'nın son demlerine yetişmiştim belki ama yine de kadim Osmanlı ve bilhassa da Doğu Romalı atalarımın güzelim İstanbul'unu, ruhumun her hücresinde (Evet.. Ruh hücresi!) hissetmek için, bilhassa Eminönü ve havalisini -düzenli aralıklarla- tavaf etmem illaki şart idi..



Tuğba K. Gülümsemesi

Yılların özleminin katmerlediği bu yoksunluk durumum -evdeki hesabım olan- 'dört adet yeri birden harmanlama' planımın abartısından da belliydi.. Ve bu yerlerin en sonuncusuna geldiğimde, koskoca günün yetmediğine tanık olarak, hesap işlerindeki kadim başarısızlığıma bir kez daha aymış olacaktım..

İlk hedefim, Gülhane Parkı dahilindeki, adında -nedense- abartılı bir meydan okuma kokusu hissettiğim, İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi idi..




En fazla iki yıllık bi geçmişi olan bu yeni müzeyi görmeyi hep arzu ediyordum amma kısmet değilmiş demek ki.. Müzekart'ın sitesinde belirtilmemiş olsa da, salı günleri kapalı olan müzeyi gezemediğim gibi (Hâlâ resmi mercilere güvenmeyi sürdüren bir acayip neslin ahfadıyımdır.) Müslüman atalarımın bilim ve teknolojiye ne gibi katkıda bulunduğunu da –maalesef- öğrenememiş oldum..
Yine de boş dönmeyeyim diyerek, müzenin önüne dikilmiş ufarak bir Galata Kulesi kopyasını incelemiş oldumsa da, bu Ceneviz yapımı eserin Müslümanlıkla olan ilişkisini pek çıkaramadım..




İyi şeyleri en sona bırakma huyum sebebiyle- yolumun üzerindeki Arkeoloji Müzesi'ni pas geçerek Ayasofya Müzesi'ne vardığımda, her zamanki turist hücumunun ortasına düşüvermiştim..

Bencileyin bireysel takılanların yanı sıra, yetmiş iki millete mensup turist kafileleri de bu -her açıdan- muhteşem mabedin içinde kâh öbekler oluşturuyor, kâh oradan oraya seğirtiyorlardı..
Kaçıncı kez dolaşırsan dolaş, adeta etrafını saran kadim auranın etkisi hiç azalmayan anıtsal yapıtların başında gelen Ayasofya'yı son ziyaret ettiğimde, yerden ana kubbeye kadar uzanan demirden bir iskele, devasa yapının çoğu güzelliğini örtüyordu..




Bu sefer, kubbenin açıldığını, fakat mihrabın sağındaki genişçe bir bölgeyi kapatan başka bir iskeleyle, benzeri bi engelleme ve görüntü kirliliği yaratıldığını –üzüntüyle- gördüm.. Galiba daha uzunca bir süre bu anıtı herhangi bir mani olmadan -her ayrıntısıyla- seyredemiycez..

Üst katı dolaşırken dışardan gelen çekiç sesleri, hepsi genç kızlardan oluşan bir öbek çalışanın, yapının dışında da restorasyon çalışmaları yaptığını haber verince, nedense aklıma kentimizin ünlü mimarlarından sayın Tuğba K. geliverdi.. Gayriihtiyari gülümsedim.. Bunu gören bir grup Japon turist de bana gülümsedi.. Sevgili mimarımız orada olsa, o da onlara gülümserdi..




Japon dostların duracakları yoktu: Fotoğrafımı çekip, bi güzel videoya da kaydettiler.. Yanılıyor da olabilirim tabii.. Zira, bir süredir onların -ben yokken de- hep gülümsediklerinden ve durmadan çekim yaptıklarından kuşkulanmaktayım..

Çaresiz Turist Kızlar

Miletli Isidore ile Trallesli Anthemius’un eseri olan Ayasofya, zaman içinde hem kilise, hem de camilik görevi yaptığından, içinde dolaşırken oldukça ilginç ayrıntılarla karşılaşmak mümkün.. 
Devasa Muhammed yazılı levhalar ile İsa peygamberin mozayiklerinin yan yana olması ya da Bizans imparatorunun taç giyme merasiminin yapıldığı bölüm ile padişahın namaz kıldığı hünkâr mahfilinin karşı karşıya durması değil sadece ilginç olan.. Bilirsiniz, bütün camilerde üst katlar hep kadınlara ayrılır.. Daha doğrusu, nisa taifesinin -mümkün olduğu kadar- erkek milletinin görüş menzilinden uzakta olması istenir.. O zamanda, ya en arkalara ya da en iyisi ve garantilisi, üst katlara postalanırlar maalesef..

Bu davranışın tıpkısının aynısını Hıristiyan Bizans'ta da görmek içimi ferahlatmadı belki ama, dinlerin ve inançların kökeninde bir yerindeki 'ortak hedef'lerden birini bu şekilde fark etmek, hafiften bir iç daralması yaşamama neden oldu..
Bu ruh halinden –bir an önce- kurtulmak için ve atalarım ile –ben hariç- torunlarının bu kadim hatasını, hiç bi şekilde üstlenmemek kaygısıyla, çevremdeki her dinden, her milletten ve de her yaştan (Gençler tercih sebebidir.) hatuna sevgi yüklü tebessümler göndermeye başladım..
Zaten -doğal özelliklerim sebebiyle- her fırsatta çevremi sarmaya bahane arayan kızların adeti mebzul sayıya ulaşmaya başlayınca, gayrı umarsız kaldım.. Adımlarımı daha da sıklaştırmak suretiyle, kendimi tarihi yapıdan dışarıya atıverdim..

O gün aldığım karar, kültür ve sanatın en hasını yudumlamak üzre, müze gezilerimin bir kısmını tamamlamaktı, diğer hiçbir şeye vaktim yoktu.. Değil, bin bir çeşit turist kıza takılmak, o an orada –hem de benim şerefime- Kâinat Güzellik Yarışması tertiplense dahi, başımı çevirip de o yöne bakmam düşünülemezdi bile..

Müzenin bahçesindeki muvakkithanenin yanına geldiğimde, arkamdan kimselerin takip etmediğini görünce -rahatlamış olarak- rotamı, Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’ne müteveccihen kırmıştım bile..


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...