22.01.2011

Kağıt :: Bir Film ve Yönetmenine Dair Notlar


Kağıt'ın konusunu ve bende doğurduğu izlenimleri, bir önceki yazımda -kısa bi şekilde- anlattım.. Şimdi bunları yeniden tekrarlamanın gereği yok; lâkin, hem bu filmin aklıma üşüştürdüğü diğer şeyler, hem de Sinan Çetin üzerine konuşmanın keyfine de -doğrusu- diyecek yok..


Ak Sakallı Uzun Kırçıl Saçlı Siyah Tişörtlü Adam


'Bir Sinema Yazarının En Pis Ânı yahut Landlord'un Fransız Filmiyle İmtihanı' yazımdan hatırlarsanız eğer, Kağıt'ın basın gösteriminin iptal edildiğinden habersiz kalmış iki güzide birey olarak Landlord ile ben, Yüce Sinaniye Devleti'nin bu ceberut icraatıyla, buz gibi bir kış sabahı aç ve açıkta kalarak, büyük bi mağduriyet yaşamıştık..
Daha sonra tekrarlanan gösterime tıpış tıpış giderken, sayın Sinan Çetin'in ve filminin -benim elimdeki- muhtemel kaderi, kafamda çoktan çizilmişti bile (Hemen ekleyeyim, burada tıpış tıpışlayan, sadece benim tabii.. Çok reca ederim, Landlord'umuzun prensipleri vardır!)
Lafın burasında -parantez açmadan- belirteyim ki filmi yerin dibine sokmak için -bencileyin- aportta bekleyen bir sürü sinema yazarının elini kolunu bağlayan en önemli faktör, Öner Erkan, Asuman Dabak ve Ayşen Gruda üçlüsünün, filmin genel içerik kalitesini katbekat aşan, oyunculuk gösterileri olduğunu düşünüyorum..
Eğer Kağıt, her haliyle kötü bir yapım çıksaydı -şöyle söyleyeyim- filmdeki genç yönetmen Emrah'ın, 'kötü kadın' Müzeyyen'den çektikleri, zavallı filmin benim elimden ve dilimden çekeceklerinin yanında bir hiç kalırdı..
Şu benim, herkesin hakkını layıkıyla gözeten yüce gönlüm yok mu!




Neyse ki, filmin 'idare eder' hâli, hem beni, bir ucu kendime de dokunan korkunç öfkemden uzak tuttu, hem de elâlemin, ak sakallı, uzun kırçıl saçlı, siyah tişörtlü adamını, sinema dünyasını her daim titrete gelmiş o müthiş gazabımdan muaf tutmuş oldu.. Herkese geçmiş olsun!




"Her Yasak Kendi İsyancısını Yaratır!"


Sinan Çetin'in ağbisi -yine sinema dünyasından- Sabahattin Bey, gösterim öncesinde, filmle hiç bir ilgisinin olmadığını, kardeşinin ricasıyla, filmin basına tanıtımında ona yardımcı olacağı bilgisini vererek; "Bu film, Sinan'ın 1980 yılında bitirebildiği Bir Günün Hikayesi'nin çekim hikayesidir.. O zamanlar biz neler çektik, neler." mealinde konuştu..
Bunun üzerine -hiç dururmuyum- ben de düşündüm tabii: İyi güzel de bu durumda film, fazlasıyla gecikmiş bir iş değil mi ağbicim?. Yetmişlerde geçen, hem de bizzat yaşanmış bir devlet terörünü beyazperdeye yansıtmak için neden taa 2010 yılı beklenmiş ki?
Bu arada, filmin bir diğer sloganı da: "Her yasak kendi isyancısını yaratır!" Keşke şu yasaklar, uygulandığı zamanlara yakın bir tarihte isyancısını yarataymış..
Yoksa, yoksa! Yönetmenimiz, o devirdeki ceberut devletin bugünlerde yeniden hortladığını düşünerek mi filmini devreye sokuverdi?. Aman allahım!. Tövbe de Numan!





Dünyayı Allah Yarattı Bırak O Düşünsün


Dünyada da böylesine -hemen hemen herkesin topluca- nefret ettiği, sinema ya da sanat çevresinden, meşhur 'sivri' tipler bulunur.. Bizde de aynen bu ayrıcalığa sahip iki adet sinema rejisöründen bahsetmek mümkün.. (Bir de nevzuhur üçüncü var ama o güllüyü listeye eklemek için henüz erken.)

Siz ikincisini hemen anlamışsınızdır kesin ama ben onu, yeri ve zamanı geldiğinde açıklamak üzre, birinciye geçeyim.. Lafı hiç kıvırmadan söyleyecek olursam -ki kıvırmak hiç huyum değildir- Sinan Çetin, kelimenin tam anlamıyla 'gıcık' bir tiptir..
Kılığı, kıyafeti, hâli, tavrı, sinema salonuna kapkara güneş gözlüğüyle girme çabaları gibi tuhaf hareketleri falan, başkalarında nasıl bi tepki doğurur bilemem ama beni doğrusu hiç alâkadar etmez!.
Hatta, kendisinden bahsedilirken çok lafı edilen, kaypaklık katsayısının bir hayli yüksekliğine de ayrıca vurgu yapılan şu 'dönek' sıfatı bile beni ırgalamaz..
Hem, Çetin'in, elinden neler çektiğini bu filminde de vurguladığı, devlete olan takıntısı ve 'kara pantol-tişört' ekürisindeki değişmezliği aynen karşımızdayken, ona dönek denmesini ben pek de doğru bulmuyorum..
Öte yandan, kendisine, 'Her devrin adamı' imajı verebilecek iktidar yalakalığı becerisine ise diyecek söz bulamıyorum..




Beni asıl ilgilendiren, adı geçtiğinde boğazımda hemen gıcık oluşturan 'özelliği', fikir ve görüşlerine tamamen hâkim olduğunu gördüğümüz, topluma burun kıvırmaya meyyal tabiatlı 'bencilce' söylemidir..
Meşhur 'Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler' lafının tam hakkını veren, 'liberal kapitalist' anlayışla coşan bu -gerçekten çağ dışı- fikriyatı benimsemek -mesela bana- asla mümkün gelmiyorken; o bu konuda öylesine gözü kara bir iddianın içindedir ki bu nedenle ona karşı duranlara resmen hayret edebilmektedir..




Aynı 'Çetin görüş'le bağlantılı olarak, iş çevreciliğe, gezegenimizi korumaya gelip çattığında, malum küçümseyici tavrı hiç hızını kesmiyor: "Eğer sular azalıyor, hava kirleniyor, dünya düzeni bozuluyorsa, bunun senin sayende düzelmesi mümkün değil ki a evladım.. Dünyayı Allah yarattı, bırak o düşünsün..
En iyisi sen bırak bu işleri -benim gibi- bak dalgana." mealiyle özetlenebilecek inciler de peşinden geliyor tabii..


Bütün Bir İnsanlığın Mâkus Talihi


Kağıt da, "Son tahlilde bireyin kaderini devlet ve işlerini onunla yürüttüğü kâğıtlar çizer" demeye çalışan; "Toplumların kaderini ise bizzat devlet çizer" demeyi ise pek beceremeyen bir Sinan Çetin yüzeyselliğiyle karşılaşıyoruz yine..
Ceberut devlete karşı olan ezeli görevini yaparken, derine hiç inememe iddiasını biraz açarsam, belki daha iyi anlaşılabilirim..
Örneğin, filmin içindeki filmde "Devrim" isteyen insanların olası iktidarında, bu sefer de başkalarının "Tek Yol Devrim" diye haykırmayacakları ne malum? Yani, o yeni iktidarın zamanında da bir başka gencin, film izni alabilmek için, başka bürokratlara yalvarmak zorunda kalacağını, görememekten bahsediyorum..
Hem de, bunca yaşanmış ve yaşanan örnekler önümüzdeyken, fazla da derin olmayan bu tespiti yapamamaktan bahsediyorum..




Ezcümle -üstelik kendisini liberal gören- bir sanatçı, bütün bu gelişmelerin altında o günün güncel siyasetinin değil de, bütün bir insanlığın mâkus talihinin ya da kara kaderinin yattığını görmeli..
Bu kaderin yazıldığı levhanın altında da devlet denen örgütün koskoca mührünün vurulu olduğunu hissettirmeli.. Ve böylece, sanatının kapsayıcı açısını olabildiğince genişleterek, daha derinde yatan gerçekleri göstermeyi denemeli..
Son jenerikte, dünyanın her yerinden ve de tüm zamanlardan, resmen kendi insanlarının katili, derin ya da sığ devletlerin yediği haltları bir bir saymak, bunu telâfi edemiyor maalesef..


(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...