4.07.2011

Made in Dagenham :: Sessiz Atın Çiftesi Pek Olur



Şu geçmişi kandilli hayatta öğrendiğim en önemli kurallardan biri de şudur: Şartlar ve şurtlar bir araya geldiğinde oluşacak gelişmelerin önünde 'benim diyen' hiçbir güç duramamıştır, bundan böyle de duramayacaktır..

Bendeniz, nasıl ki 2008 yılında, henüz çiçeği burnunda -gencecik- bir sinema yazarıyken, Landlord hazretlerinin o müthiş öngörüsüyle keşfedilmiş ve böylece, Türk yazın sanatının ufkundan bir güneş gibi doğmuşsam; Londra yakınlarında bir kasaba olan Dagenham'daki Ford Araba Fabrikası'nda 'vasıfsız' işçilik yapan Rita O'Grady'den de -benzeri bir keşifle- kadın işçilerin mâkus kaderini değiştiren bir lider husule gelmiştir..

Bu -bir nevi- mucizevi olaylar, onu keşfeden kadar, gelişip büyümek için uygun ortamın oluşmasını bir tohum misâli sessizce ve sabrederek bekleyen biz üstün kişilerin yetenek düzeylerine bağlıdır ve aslında tamamen de bununla sınırlıdır..

Bu cümleden olarak- filmimizin kahramanı Rita, kafası gayet iyi çalışan ancak yetersiz eğitim düzeyi ve görgüsüne eşlik eden sınırlı yetenek potansiyeliyle, gidebileceği yere kadar ilerleyecek; cevval ama mütevazı bir işçi lideri olarak da misyonunu tamamlayacaktır..




Oysa hemen hemen aynı şartlara haiz ben, daha sonra aldım başımı gittim tabii.. Şüphesiz ki bir yazarın ulaşabileceği en üst mertebe olan, şu yalnız ve güzel ülkenin bir numaralı popüler kültür ve de sinema sitesi olan Tersninja'nın başyazarı oldum.. Daha ne olsun!

Öyle ki, bu kadar kısa zamanda, bu denli bir kariyer patlaması gerçekleştirmem -o sıralarda-Hürriyet'in başyazarı olan Oktay Ekşi'nin hemen dikkatini çekecek; şaşkınlıktan birkaç parmağını ısıran sayın yazarın -müthiş bir öngörüyle- çevresine, "Evet ben şimdi şaşırdım ama bu gidişle Numan'ı yakında milletvekili olarak benimle birlikte TBMM'de görünce, siz de şaşırabilirsiniz.. Benden söylemesi." dediği rivayet olunur.. (Hay ağzın bal yesin be Oktay'cığım!)




We Want Sex Equality

Beni keşfedeni artık biliyorsunuz.. Hem filmin kahramanı, hem de Dünya işçi sınıfının kadın tarafının kahramanı olan Rita O’Grady (Sally Hawkins)'yi keşfeden ise, fabrikadaki işçi temsilcisi Albert (Bob Hoskins) olur..

En yüce değer olan emeği sömürenlere ve bu sömürüye çanak tutan düzene karşı bilinçlenmenin, hak aramanın ve de ayaklanmaların bütün dünyada doruğa çıktığı, 1968 yılındayız..
Büyük çoğunluğu, Ford'un bu devasa fabrikasının hemen yakınında inşa edilmiş sosyal meskenlerde yaşayan ve sabahları, kadınıyla, erkeğiyle aynı fabrikada işbaşı yapan işçilerin mesai sonrası vaziyeti -dünyadaki tüm emekçiler gibi- fişi çekildikten sonra doğruca kutusuna yerleştirilen robotları andırmaktadır..




İşçilerin erkek kısmısı, daha önce gerçekleştirdikleri örgütlenmelerle ve eylemlerle gereken haklarını almış, uslu uslu çalışmakta; Singer dikiş makinalarının başındaki kadın işçilerse, 'erkeklerin' ürettiği otomobiller için bütün gün koltuk kılıfı falan dikmektedir..
Lâkin, aynı işi yapan kadınlara, erkeklerin aldığının yarısı kadar ücretin lâyık görülmesi -nedense- hiç kimseyi rahatsız etmiş değildir.. Bırakın bundan rahatsız olmayı -kadınların büyük çoğunluğu da dahil- bu işte bir tuhaflık olduğunun kimse farkında bile değildir..




Ne var ki, sağlıksız atölyelerde çalışırken sıcaktan pişen, soğuktan üşüyen, yağmurda da uyduruk çatıdan akan sularla ıslanan işçi kadınların -en azından bir kısmının- dünyada yükselen bu isyan haykırışlarından etkilenmemesi mümkün değildir..
Bu bâriz haksızlığa karşı, kadınlar yavaş yavaş söylenmeye başlamıştır.. Yaşlı bir adam olan ve bir zamanlar erkeklerin tahakkümüne başkaldırmış annesine büyük hayranlığı bulunan Albert'in desteğiyle de bu homurdanmalar örgütlü bir başkaldırıya dönüşür..




Gayet sessiz ve kendi hâlinde bir 'kırılgan' kadın olan Rita O’Grady'de parlayan 'ışığı gören' Albert ağbi, liderlik yapması için, bir yandan Rita'yı cesaretlendirirken; kadın işçilerin bu haklı dâvâsının yanında -bir erkek olarak- dimdik duracaktır..
Sendikayla olan ilişkilerinde elinden geldiği kadar kadınlara yardımcı olan, hatta işverenle, 'al gülüm ver gülüm' ilişkisi içersinde gününü gün eden, çıkarlarının peşindeki sendika yöneticileriyle karşı karşıya gelen Albert, kendi pozisyonunu tehlikeye atmaktan bile çekinmez..




Uyarı greviyle ilk eylemlerini koyan, tam mânâsıyla 'tabandan gelen' bu kadın hareketini, önceleri, ne kendi sendikaları, ne de patron önemseyecektir.. Fakat, depodaki koltuk stoğunun bir süre sonra tükenmesiyle de işin ciddiyeti -o erkek kafalara- anca dank edecektir..

Eşitlik Ayrıcalık Değil Haktır

Çok da uzak olmayan bir geçmişte, İngiliz kadınının resmen alt sınıftan birer insan muamelesi görmesine, aynı işi yapan erkeğin aldığından daha az ücret almasına, ne yaparsa yapsın -direkt- 'vasıfsız işçi' olarak görülmesine tanık olup da şaşmamak elde değil..




Dünyada artık böyle bir eşitsizlik garabetinin -kadınlara araba kullanmayı bile yasak eden Suudi Arabistan gibi bir kaç yobaz ve totaliter ülke hariç- kalmadığını bildiğimize göre, bu olayın mutlu bir sonla yâni kadın işçilerin zaferiyle bittiğini söylemem, filmden alacağınız zevki asla sınırlamayacak.. (Hiç merak etmeyin!)
Oysa bunu sağlayan süreçte, o kadınların ve ailelerinin çektiklerini bilmek, en azından işçi hakları bağlamında bugün gelinen düzeyin kıymetini anlamak için bize bir fırsat sağlıyor.. (Elbette, 1980 sonrası, bu hususta bir hayli geri gidildiğini de gözden kaçırmamak gerek)

Bizim işçi sınıfının gelişimindeki tarihsel süreç zarfında da nice kavgalar, nice baskı ve zulmün karanlığında verildi, veriliyor..
Ancak, özellikle kadın haklarının elde edilmesinde, diğer ülkelere nazaran bizde yaşanan, 'armut piş ağzıma düş' kolaylığının farkına, bu filmle bir kez daha varıyoruz.. Ki bu tarihi gerçek, haklarında geriye doğru atılacak adımlar karşısında, kadınlarımızın oldukça bilinçsiz, duyarsız ve tepkisiz kalmalarına neden olabilir ki bu olası durum -hâzâ bir erkek olarak- beni dahi tedirgin ediyor..




Film, kadın haklarına sadece işçi penceresinden bakan, gerisine hiç karışmayan, dar bir anlayışa sahip değil.. Aksine, hayatın her alanında kadın-erkek eşitliğini savunmanın altını çizen, bu ciddi meseleye, sululuğa kaçmayan bir mizahla değinirken, didaktik söylemden de mümkün olduğu kadar kaçınan film, 'sapına kadar' Feminist ama oldukça da neşeli bir manifesto gibi..

'Spontane' işçi lideri olarak Rita O’Grady'nin, grev çalışmaları sırasında evini, eşini ve çocuklarını mecburen ihmal etmesi; fabrikanın kapanmasıyla ücret alamadıklarından, ailecek geçim sıkıntısına düşmeleri, şimdiye kadar hep karısının arkasında duran koca Eddie (Daniel Mays) 'nin de isyan etmesine neden olur..

Rita, kocasının bu isyanına belki hak verir ama adamın ona, “Diğer erkekler gibi davranmadığını, kendisine sâdık kaldığını, barlara gidip içmediğini, çocuklarıyla ilgilendiğini” hatırlatmasına da çok bozulur..
Adeta 'aferin' bekleyen kocasına, “Bu bana yapılmış bir iyilik ya da senin üstün bir meziyetin değil ki.. Bu zaten olması gereken, gayet normal bir davranış” mealinde kükrer ki, bu okkalı söylev, zavallı kocayı şöyle bi silkelerken, bencileyin bir maço erkeğin bile tüyleri diken diken olacaktır..

Ağlamıyorum Gözüme Bir Şey Kaçtı

Film, finale doğru tam bir kadın dayanışmasına dönüşür..
Sömürülen işçi kadınlar ve onların temsilcisi; çok iyi okullarda okumuş olmasına rağmen -Ford'da üst düzey yetkili olan kocası tarafından- sırf kadın olduğu için küçümsenerek, ev kadını olmanın eziklik psikolojisi içine hapsedilmiş bir kadın (Rosamund Pike); bakanlık düzeyine yükselerek erkeklere gücünü göstermiş, onlarla eşit olmuş ama kadınlığını da unutmamış bakan Barbara Castle (Miranda Richardson), erkek imparatorluğuna karşı, birlikte hareket ederler..




Tarihte, böyle bir kadın dayanışmasının, gerçekten bu denli sorunsuz yaşandığını sanmıyorum.. Özellikle senaryo icabı 'zorlanan' ve tesâdüf ihtimalini oldukça zayıflatan böylesi bir araya gelmelere, bu filmde epey rastlanıyor..
Bu müdahale girişimlerini ve zaman zaman coşarak ön plana çıkan komedi unsurunu, filmin gerçeklik etkisini zayıflatan ayrıntılar olarak gördüm..
Komedi, 'dokunaklı' ciddiyetinden ara ara uzaklaştırarak, filmin hikayesini daha sempatik ve ferahlatıcı kılıyor belki ama diğerleri kadar önemi bulunan 'dramatik' etkiyi de seyreltiyor..
Sanırım içeriğinde 'denge' yaratma amacıyla, kadınların zayıf yönlerine vurgu yaparak mizah yapma anlayışı, bu olumsuz etkinin de asıl kaynağını oluşturuyor..




'Sarı sendika' ikiyüzlülüğünden, uluslararası sermayenin engel tanımaz vampirliğinden bahsederek, kapitalizme -bi inceden- değdiren Made in Dagenham, tarihi ve acı hakikatların gölgesinde gerçekleşen, bu hem Marksist, hem de Feminist işçi hareketinin atmosferini, zamane ikonları olan, mini etek ve sıska manken Twiggy'yi dahi ihmal etmeden, kusursuzca oluşturmuş..

Son olarak, biraz sulugöz bir adam olduğumu hatırlattıktan sonra, dramı komediyle yumuşatarak sunmayı tercih eden filmin, zaman zaman coşan duygusallığıyla gözümden yaş getirdiğini itiraf edeyim de tam olsun bâri..





Yönetmen: Nigel Cole
Senaryo: William Ivory
Oyuncular: Sally Hawkins, Andrea Riseborough, Bob Hoskins, Rosamund Pike, Daniel Mays, Miranda Richardson
Yapım: 2010, İngiltere, 113 dk.



(İşbu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...