18.10.2011

Oğuzhan Ersümer'den Altın Portakal ve Ötesi (4) :: Le gamin au vélo / Bisikletli Çocuk (II)



(Çıkan Kısmın Özeti: Oğuzhan Ersümer'den Altın Portakal ve Ötesi (4) :: Le Gamin au Vélo / Bisikletli Çocuk)



O.E.: Bisikletli Çocuk filmini nasıl anlatmalı.

Nazlana nazlana yazıyorum ama bir taraftan çoktan bir şeyler yazdım bile.
Çok da uzatmak istemiyorum. İşten güçten geri kaldım..

Film başladığında kamera 13-14 yaşlarında bir çocuğun seviyesindeydi bakış açısı yüksekliği olarak. Film boyunca da neredeyse orada kaldı.

İlk saniyelerden itibaren bu çocuk kim, bu adam kim, neler oluyor, neyi paylaşamıyorlar?

Çocuk ısrarla bir telefon etmeye çalışıyor, adam telefon etmenin anlamsız olduğu söylüyor…

Çocuğun babasıyla ilgili bir takım iddiaları var diyaloglarında, işte bisikletimi satmamıştır, bisikleti çalmışlardır vb.




Film akarken bazı bilgiler izleyiciye kapalı, bazı bilgiler yetişkinlere, bazı bilgiler de çocuğa kapalı. 
Ve bazıları da zaman içinde açılıyor ve bilgiler kahramanlara dağıtılıyor.

Evet, buna senaryo diyoruz. 
Her film bir şekilde yapıyor bu dağıtımı.
Yalnız Bisikletli Çocuk çok iyi yapıyor.

Oysa ne var ki hikayede?



Bir çocuğun babası, bir aylığına diye çocuğunu Çocuk Esirgeme Kurumu gibi bir yere vermiş, fakat geri almamış.
Çocuk babasının kendisini orada bırakıp gitmeyeceğini iddia ediyor ama bırakmış.

Çocuk hafta sonlarında, bisikletini bulup getiren bir kadının yanına veriliyor.

Bir ara serserilere takılan çocuk, ciddi bir suça karışıyor.
Babasının kendisini artık yanına almayacağını ve sokakların tehlikeli olduğunu kavrayan çocuk, filmin sonunda kadınla birlikte yaşamaya başlıyor.




Psikolojik derinlik ve hikayenin organizasyonundaki ustalık, filmin “Ustaların Gözünden” bölümünde gösterilmesinin hakkını veriyor.

Film biterken acaba bir edebiyat uyarlaması falan mı bu diye düşünmüştüm.
Karıştırdım interneti, hayır değil. 
Neden öyle düşündüm?

Normalde film senaryoları iyi edebiyattan daha basit ve derinliksizdir.
Oturmuş karakterler ve etraflıca kurulmuş bir düşünce dünyasına sahip bir filmin ardında sık sık edebiyatı görürüm.
Bisikletli Çocuk’ta da buna benzer bir şey vardı.

Fakat anlaşıldı ki bu yönetmenlerinin dünyası.
Bunun üzerine Facebook’ta Dardenne Kardeşler’i beğendim :)) Gerçekten.

Aynı duyguyu Mike Leigh’in Another Year filminde yaşamıştım.

Another Year da ayrı konu.
Bayan’a Kadın denmesinin şart koşulması gibi, filmdeki sevimli ve “iyi” çifti, “bu kadar iyi olunmaz, mutlaka bunun ardında bir böbürlenme ve başkalarını aşağılayıcı bir şeyler vardır” diye eleştirenleri hatırladım şimdi.
Hadi canım, bence sizin inanmadığınız o çift değil, siz iyiliğin kendisine inanmıyor gibisiniz daha çok.


Another Year



Nerede kalmıştık?


N.S.: (Sallıyo) "Kendisine inanmıyorum" gibilerden bi şey söylüyordun galiba Hocam..


O.E.: Gerisi, ölmez de sağ kalırsak akşama...

Nerden bulaştım bu Numan Ağbi'ye bilmem ki?
Yemeden içmeden kesildik, yazıyoruz. 
Neyse ki araya birkaç meyve sıkıştırabilmiştim.


N.S.: Aşkolsun Oğuzhan hocam.. 
Öyle deme, valla üzüyosun beni..

O değil de film analizi ve anlatımını çok beğendiğimi söylemek isterim Hocam.. 
Hatta istemekle kalmam söylerim de..
Bu konuda beni aşabilen ilk kişi olduğunu itiraf etmeliyim..

Karşısındakini pohpohlar gibi yaparken, kendini övenlere hep özenmişimdir, iyi geldi bu..





O.E.: Bilgi dağıtımını çok iyi yapıyor demiştik.
Bir polisiye gibi değilse de, bir dramada olabilecek en hassas dengelerde ilerleyebilecek şekilde merak içinde izleniyor film.

Çocuğun babasını bulma ısrarları bir yere varacak mı?
Babası nasıl bir adam?
Çocukla babası karşılaştılar, şimdi çocuğa nasıl davranacak?
Koruyucu aile olarak kullanılan kadın, çocuğunun travmatik isyanlarına ne kadar daha sevgiyle yaklaşabilecek?

Neredeyse her saniye sayısız soru sorduran ve gerektiğinde bunları gayet iyi cevaplayan bir film Bisikletli Çocuk.


N.S.: Film güzel diyorsun yâni..


O.E.: Film çok güzel, çünkü güzel olduğunu anlıyorsunuz ama neden güzel olduğunu anlayamıyorsunuz.

Bu açıklama, açıklama olmayan bir açıklama biliyorum, zaten tam olarak açıklayabilseydim Dardenne’lerin koltuğunda ben olurdum.

Teslim oluyorum.
Usta olarak kabul ettiğim bu insanları açıklamak haddim değil. 
Yine de bir takım fikirlerim var. 
Herkesin yapmadığı, yapamadığı bir şeyi yapıyorlar filmlerinde, herkesin yapamadığı bir şeyi yapmak…
Olmadı, bu da açıklayamadı.




Şöyle bir şey yapıyorlar; gayet iyi bildiğimiz bir konuyu anlatıyorlar fakat gördüğümüz şeyi ilk kez görüyormuşuz gibi oluyoruz.
Yeni. En azından daha önce görmediğim bir şey…

Dolayısıyla az sonra olacakları tahmin edemiyorum filmi izlerken.
Yenilik tanımadığım bir coğrafyadan, bilmediğim bir karakterden, bir kültürden gelmiyor.

Dediğim gibi, epey malumatımız olan baba-oğul-koruyucu anne üçgeni arasında geçen bir konuyla yaratılmış bir yenilik duygusu bu.


N.S.: Bi ara sanki anlar gibi olmuştum ama..


O.E.: Nasıl yapılabilir böyle bir şey?

Sanıyorum birçok ayıklama işlemine ihtiyaç var.
Bu güne dek kullanılan diyalogları kullanmamak, imgeleri kullanmamak, karakter tiplerini kullanmamak….

Gel de açıkla bu durumu. Nasıl yapılabilir böyle bir şey?

Belli bir niceliksel birikimin, buna zanaat diyelim, kendini aşıp görünmez bir sanata dönüştüğü niteliksel sıçramayla olur belki bu.

Ustalık, bilgelik seviyesi böyle bir şey.


N.S.: Niteliksel sıçrama.. Hımm.. evet..


O.E.: Bu ustalığın Bisikletli Çocuk filminde kanımca kırıldığı kısım, Cyril’in yani çocuğun, babası tarafından reddedildikten sonra tepkisel davranıp serserilerin arasına karıştığı sekanstır.

Bu sekans, en baştan Cyril’in başına adım adım neler geleceğini hissettiğimiz, tıpkı Lorna’nın Sessizliği’nde “ha anlaşıldı, burası böyle geçicek deyip geçmesini beklediğimiz, seyircinin filmden önce hareket ettiği kısım…

Yani otuz yıldır bildiğim, “kötü arkadaşlar edinirsen başın belaya girer” mitini yaşıyor Cyril.

Bu sekansı izlerken içimden şöyle geçiriyordum: Yönetmenler bu kısmı oturup yazmışlar, şöyle olsun böyle olsun…
Öteki kısımları yazmamışlar mı, onları da yazmışlar ama izlerken düşünmüyorum, çünkü dramatik akışın heyecanı içindeyim, her an yeni, kaçırmak istemiyorum, filmi film olarak düşünmeye de zaman yok zaten o sırada.


N.S.: Alla alla!


O.E.: Bazen hümanizmden tiksiniyorum demiştim.
Buyrun, bazısını da çok seviyorum.

Gerçi Bisikletli Çocuk da –yanlış saymadıysam üç kez- dramatik noktalarda müziğe başvuruyor. 
Belki yerleri doğru, yine de farklı karakterde sesler olsa daha iyi olacakmış.
Tarif edemeyeceğim, nasıl olsa iyi olurdu…




Yalnız, duyduğum sesler biraz da olsa Cyril’in suça karışma sekansının tanıdıklığına benziyordu diyebilirim.
Neyse şimdi bunu nasıl tarif ederim, uğraşamayacağım, merak eden e-postayla ulaşsın bana. 
Merak edilmeyecekse niye uğraşayım?


N.S.: Valla haklısın..


O.E.: Dardenne’ler beni bile insan gibi hissettirdi.


N.S.: Estağ....


O.E.: Bunu herkes anlamasın diye, sinema salonunda ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Film bilgece öğütler veriyor ama hiç de didaktik durmuyor yaptığı.

Sevgisiz, babasız kalmış bir çocuğun ne korkunç bir ruh halini yüklenmek zorunda kalacağı hakkında bir sürü şey öğrendim.

Bir filmi izledikten sonra başka bir insan olarak çıkmayacaksak sinema salonundan, ne anlamı var yapılan işin?
En azından benim şimdilerde sinemayla ilişkim böyle.

Film beni geliştiriyor ve değiştiriyorsa, çekene duacı oluyorum. 
Dardenne’lere duacıyım.

Oğuzhan, Altın Portakal’dan bu kadar bildiriyor.

Sevgiler…




Ek.1: Cyril, Ken Loach'un Kes'indeki veya Truffaut'nun 400 Darbe'sindeki çocukları hatırlatıyor belki, evet, yine de bunlar çok kısa zamanda kendi filmlerine geri dönüyorlar. Biz, Bisikletli Çocuk'la baş başa kalıyoruz.
Bu açıdan özgün bir karakter olarak varlığını sürdürüyor Cyril.


Ek.2: Sadece, Thomas Doret (Cyril)'nin oyunculuğu için bile izlenebilir film.


Filmi, İngilizce alt yazılı olarak buradan izleyebilirsiniz: 




N.S.: Hocam -ekiyle, mekiyle- dört dörtlük bir yazı serisi oldu bu.. Kendim ve okuyucularım adına sana çok teşekkür ediyorum..
Antalya'dan bildirmeye devam etmen dileğiyle..





Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...