30.11.2011

Dedemin İnsanları :: Dededen Toruna Travma Üstüne Travma



Sevgili dedemiz Mehmet, henüz yedi yaşındayken, 1923 Mübadelesi gereğince, anası, babası ve küçük kız kardeşiyle ve de binlerce kaderdaşıyla birlikte, memleketleri olan Girit'ten, Anadolu'ya göçe zorlanan insanlardan sadece biridir..

Günlerce süren 'tıklım tıkış' deniz yolculuğunun sonunda, Gülcemal gemisi İzmir limanına vardığında, yolda hastalanarak ölen biricik kız kardeş, maalesef artık onlarla değildir..

Kök saldıkları topraklarından kopartılarak çıkartılan bu insanların, tam tersine bir göçe zorlanmış 'öteki' insanların bıraktıkları yerlerde yaşamaktan ve yeni vatanlarına alışmaktan başka hiçbir çareleri yoktur..

Aradan yıllar geçmiş, küçük Mehmet de büyümüştür.. 
O artık, bir zamanlar ailecek yerleştikleri bu Ege kasabasında, pek sevilen, kendisine pek güvenilen bir esnaftır..

Sahip olduğu tuhafiye dükkanıyla iştigal eden Mehmet Bey (Çetin Tekindor), karısı Nadire (Sacide Taşaner), kızı Nurdan (Gökçe Bahadır), damadı İbrahim (Yiğit Özşener), akıllı ama haşarı torunu Ozan (Durukan Çelikkaya)'dan ibaret ailesiyle, kışları kasabada, yazları taşındıkları 'bahçe'de falan, mutlu bir hayat sürdürmektedir..




Film boyunca, alabildiğine barışçıl ve yüzde yüz insancıl düşünce ve de davranışlarına tanık olduğumuz, kahramanımız Mehmet Dede'ye ben -izninizle- 'Hümanizm Meleği' adını veriyor, "Hayırlısı olsun!" diyorum..

Genel olarak huzurlu Mehmet beyi -yetmişli yılların sonlarında- huzursuz eden iki şeyden biri, en büyük arzusu olan doğduğu toprakları ziyaret edememek, o eski günlerden minik belleğinde kalan tek imaj olan, beyaz badanalı evlerini görememektir..
Kafa kağıdında yazan doğum yeri, vize almada en büyük engeldir.. 
Tam bunu aşıyor derken patlayan Kıbrıs Barış Harekâtı, bu sorunun üzerine tüy diker..
Mehmet ağbimiz de buna çare olarak, devamlı yazdığı ve şişe içine yerleştirdiği mektupları denize bırakmakta bulur; tek duası, Ege'nin mavi sularının bu hasret mektuplarını Girit'e ulaştırmasıdır..
Fark ettiğiniz üzre kendisi, hem insancıl, hem de oldukça hayalperest bir melektir..




Mehmet beyin ikinci huzursuzluk kaynağı ise torunu Ozan'dır..
Dedesinin tam zıttı bir karaktere sahip, sempatik görünümüne karşın içinde âdeta bir küçük şeytan barındıran bu ilkokul çocuğu, göçmen bir ailenin ferdi olmaktan pek şikayetçi olarak, çevresindeki hemen her şeye, herkese düşmanca davranmaktadır..

Hiç kuşkusuz, buna neden olan etmenler farklıdır ama kasabadaki yerlilerin, bunca yıldan sonra bile, göçmenleri -en azından çocuklar arasında taraftar bulan bir ırkçılıkla- Türk olmamakla suçlamaları ve dışlamalarıdır..
Dedesinin kökeninden kaynaklanan bu 'sorun', zaten doğuştan problemli Ozan için dayanılmaz bir ağırlıktır.. Ailesinin gâvurluğuna karşın, yüzde yüz Türklüğünü ispat etmek, bu asabi çocuk için bir var oluş sebebi gibidir.. Gelgelelim ve ne tuhaftır ki onun gözünde bu muhacir dede, bir süper kahraman kadar önemli ve değerlidir de..




Sevgiyle nefretin âdeta birbirine girdiği bu küçük beyin beynindeki fırtınalar nasıl dinecektir?
Peki ya, Mehmet Dede'nin o büyük hayali ne şekilde gerçekleşecektir?

O Güzel Atlara Binen O İyi İnsanlar Hiç Vâr Olmadılar

Adındaki, resmileştirilerek yumuşatılmışlığa kanmayalım, Nüfus Mübadelesi denilen olay -tam mânasıyla- insanlara uygulanmış bir zulümdür..

Zavallı insancıkları -en azından- yüzlerce yıldır yaşadıkları, dedelerinin, atalarının topraklarından, sıcacık yuvalarından, hem de köklerini kırarcasına kopararak, hiç bilmedikleri yerlere, "Aha işte bu senin yeni vatanın!" diyerek fırlatıp atmaktır..

Sırf dinleri birbirine benzer ya da benzemez diyerek, halkları parçalayarak ve birbirlerine düşman ederek gerçekleştirilen 1923 Türk-Yunan Mübadelesi'nde de nice acılar, nice tuhaflıklar yaşandığını tarih yazmaktadır..

Lafı daha fazla uzatmadan, “Türkçe'den başka dil bilmeyen, sadece dinlerine bakarak 'Yunanlı' denilen, Anadolu yerlisi Türk Ortodoks Hıristiyanların dahi -o hengâmede- bin yıllık vatanlarından koparılıp Yunanistan'a sürüldüğünü bilelim de birazcık utanalım!” diyeceğim ama, kime diyosun ki kardeş!




Her iki taraftan sürülenlerin, gönderildikleri 'yabancı' topraklarda sürünmeleri bir yana, 'din kardeşi' oldukları yerli halktan gördükleri 'ırkçı' dışlamanın yakıcı acısı, daha bi derin olmalı..
Filmin kahramanları olan, kendi aralarında bile Türkçe değil de Yunanca konuşan 'Türk ve Müslüman' Giritlilerin başlarına gelenler de aynen bu minvaldedir..

Bir ikisi hariç, her yeni filminde farklı bir konuyu, bazı küçük teknik ve biçimsel değişikliklerle takviyeli ortaya koyarken, kendine has o hayli ağdalı duygusal romantizmini illâki hissettiren Çağan Irmak, bu yeni filmiyle de bizi hiç şaşırtmıyor.. Ki bu saatten sonra ondan çok farklı bir stil beklemek de anlamsız gâliba..

Kendi çocukluğuma da ait -artık yerinde yeller esen- bazı ev ve sokak yaşantısı ve de oyun ayrıntılarıyla filmde karşılaşmak çok hoştu doğrusu..
Ancak, vermek istediği duyguyu eksiksiz ve mükemmelen yansıtma kaygısıyla, sürüyle olayı ve ayrıntıyı bir araya getirme çabası içinde debelenen film, bir de bunları -kitâbi kafa seslerinden, geçmişe dair sürekli bir şeyler anlatan kahramanlarına- hiç durmadan konuşarak yapmasıyla, resmen kendi kendini boğuyor..




Yalnız, bu demek değil ki Dedemin İnsanları kötü bir film.. Hiç kuşkusuz Çağan Irmak, bu işin tekniğini yâni zanaat kısmını tamamen halletmiş, usta bir yönetmen..

Kendisi, işin sadece 'sanat' tarafında bazı engellere takılıyor ve bu da bencileyin bazı insanlar için -ne yapalım ki- oldukça önemli oluyor.. Oysa burada, Mustafa Hakkında Herşey ve Karanlıktakiler ile o engelleri aşabildiğini de göstermiş bir yönetmenden bahsediyoruz..
Öte yandan, Irmak'ın şimdiye kadar yaptığı her filmi gibi bunu da sıkılmadan, rahatlıkla izlemek mümkün..

Oyuncu seçiminde -belki de- en zor taraf olan, çocuk oyuncu bulup çıkarmada her zaman başarılı olduğuna tanıklık ettiğimiz yönetmen, torun Ozan rolünü verdiği Durukan Çelikkaya ile bu özelliğini âdeta zirveye çıkarıyor..
Ve bu film asıl değerini, şimdiye kadar fazla konuşulmamış bir tarihi ve siyasi dönemi -en azından- ele almasıyla kazanıyor..

Son zamanların moda sözcüğü olan 'Öteki' kavramına bigâne kalamayan Çağan Irmak, Dedemin İnsanları'nda, kaderleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla ateşlenen bir büyük hercümercin getirdiklerine ve götürdüklerine ve de yıllar içinde gösterdiği değişimlere paralel çizilen bir göçmen ailesinin hikâyesine odaklanıyor..




Ailenin dede ve torunu özelinde ilerleyen öykü, mübadele ötesinde, ülkenin bir nevi travmaları olan 27 Mayıs 1960 İhtilâli, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi olaylarına da değinerek, bunların özellikle vatandaş üzerinde yarattığı olumsuz etkileri vurgulama derdinde..

Ünlü senarist-yönetmenimiz bu derdini ortaya koyarken, zaten hep hazır vaziyette bekleyen o ağır romantik ve ağdalı duygusallığına, tamamen mantık dışı bir 'nostalji hayranlığı' da ekliyor ki bu durumda -maalesef- daha en temel teşhiste bir yanılgı içine düşüyor.. 
Eskiden yaşanan her şeyin daha iyi, daha doğru, herkesin de daha saygılı, daha sevgi dolu olduğu gibi, hem de bu filmde kendi gösterdikleriyle çelişen bir tezin peşine takılıyor..
Mesela, Girit'te evlerinden sürülen zavallı insanlara küfür ederek tâcizde bulunan o Rumları unutarak, tam altmış yıl sonra Anadolu'da yaşanan göçmen karşıtlığına, hatta torun Ozan'ın dillendirdiği ırkçı söylemlere kafayı takıyor..




Sağlıklı görüş alanını -kariyeri boyunca- hep engellediğini düşündüğüm bu nostalji filtreli 'romantizm gözlüğünü' bu filmde de takan Çağan Irmak, bugün yaşayan ve yaşananlarla, yüz yıl önce hatta binlerce yıl öncekiler arasında zerre kadar fark olmadığını göremiyor.. Bir türlü anlamıyor ki, o güzel atlara binen o iyi insanlar, hiçbir zaman vâr olmadılar!

O değil de, basın gösterimi çıkışında konuşulanlardan anladım ki içerdekilerin -abartmıyorum-yüzde doksanı göçmen çocuğu, muhacir torunuymuş yahu!
Kimi, Balkanlar'ın onlarca vilayetinin birinden, kimi de On İki Adalar'dan bilmem ne adasından kopup da gelmişler bu topraklara..

Ne yalan söyleyeyim, 'şu zavallı' yerli azınlıktan biri olarak kendimi resmen 'öteki' gibi hissettim ve o göçmen çocuklarının neşeli cıvıldamalarının baskısı altında, başım öne eğik ve de sessizce, sinema salonundan çıkıp gittim..



Yönetmen: Çağan Irmak
Senaryo: Çağan Irmak
Oyuncular: Çetin Tekindor, Durukan Çelikkaya, Sacide Taşaner, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır, Mert Fırat, Ezgi Mola
Yapım: Türkiye, 2011

  3.5 / 5



1 yorum:

Özgür Ceren Can dedi ki...

Çağan Irmak'ın kusurlu filmlerini sevmemin sebebi o bahsettiğiniz "nostalji filtreli romantizm gözlüğü" bence... Ertem Eğilmez filmlerini de yere göğe sığdıramayışım ondan. Gideyim şu filme :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...