23.11.2012

Geriye Kalan :: Kadını Kadına Kırdırmak



Birtakım beş parasız adamlar bile, hoşuna giden her kadını döllemenin şuursuzluğu içinde ve gözleri velfecri okur vaziyette etrafta dolanırken, parayı bulup da biti kanlanmış bir adamı kim tutabilir ki..

Bu şekil bir adamın 'karısı olma' talihsizliğine uğramış bir kadına, teselli olabilecek tek kelime -hadi gerçekleri bıraktım- tek bir yalan dahi uydurmak mümkün değildir..
O kadının önündeki tek seçenek -ne yazık ki- eski bir atasözüdür: 'Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin.'

Hakkaten de böylesine deveden farksız bir erkeğin mağdur ettiği o kadına -yerinde mimik ve jestleri de kullanarak- yöneltilmiş, "Senin gibi muhteşem güzellikte, mükemmel bir eş nasıl aldatılır?" biçimindeki 'teselli yüklü' bir soru, soyunu devam ettirme iç güdüsünün hizmetinde debelenen bir erkek gerçeğinin yanında ne kadar da naif, hatta absürt kalıyor..


Bakın şöyle söyleyeyim, aldatan belki Brad Pitt idi ama, Angelina Jolie bile aldatıldı yahu!.



Sevda'yı Takdimimdir

Haza bir ev hanımı olan Sevda ile özel bir hastanede doktorluk yapan Cezmi, sekiz yıldır evli genç bir çifttir.. 
Beş yaşındaki kızlarıyla birlikte, pek de mutluluk sinyalleri vermeden, otomatiğe bağlanmış bir vaziyette sürdürdükleri monoton yaşantıları, bir 'aldatma olayı'yla sarsılıp hareketlenecektir..

Günahı boynuna- daha önce ne haltlar karıştırdığını bilmediğimiz, ancak, fıldır fıldır eden gözlerinden anladığımız kadarıyla, cerrahlığı dışında, 'işi pişirmek' hususunda da uzman görünen Cezmi Efendi, aynı hastanenin muhasebesinde çalışan, Zuhal’le kırıştırmaktadır.. 

Kocasının aldığı 'salakça' önlemler hiçbir işe yaramayacak ve Sevda Hanım, bu vahim duruma uyanacaktır..


Gelişen olaylarla birlikte, kahramanlarımızı şöyle bi tanıyacak olursak:
Her gün yüzüne uyguladığı maskelerle güzelliğini koruyan, modayı yakından takip ederek, bir giydiğini bir daha da giymeyen Sevda (Şebnem Hassanisoughi), kocası, çocuğu ve evinden başka bir ilgi alanı olmadan yaşayıp giden, etrafımızda örneğine çokça rastlayacağımız bir hatundur..


Yatakta kendisine adeta bir 'şişme bebek' muamelesi yapan kocasından pek de şikâyetçi görünmeyen, kurulu aile düzeninden gayet memnun bu genç kadının, şu sıralardaki tek derdi, lüks bir villaya taşınarak, mevcut konforunu bir üst düzeye çıkarmaktır..

Kocasının anlattığı doğruysa eğer, bir zamanlar ona boşanmak istediğini söylediğinde, kendini öldürmeye kalkışan Sevda, belli ki tüm geleceğini ve hatta yaşamını kocasıyla olan birlikteliğine zincirlemiştir..

Bu konuda tamamen umarsızdır..
Bir yandan her şeyin farkında, öte yandan da çaresiz bir kabulleniş içerisindedir..
Bu gerçeği, kendi yaşantısında yapamadıklarını, okulda arkadaşı tarafından hırpalanan küçük kızından yapmasını isterken açıkça hissederiz..
Kızına, kendini koruması gerektiğini, ona vuranlara, aynı şiddetle vurarak cevap vermesini bağırarak öğütler.. 
Ancak o kızı evlendiğinde ve mevzu kocası olduğunda, Sevda'nın aynı biçimde öğütler vermeyeceğine dair her türlü iddiaya girebilirim..
Tıpkı, kızının kocası tarafından aldatıldığını öğrenen annesinin Sevda'ya verdiği öğütler gibi: Sabırlı olacaksın, aklını kullanacaksın, aileni, çocuğunu düşüneceksin, vb..


Ayaklarının altında Cennet olduğu iddia edilen o analarımız -allahın emri üzerine- elin adamıyla everdikleri kızlarına, 'Kocanın iki tabağı varsa birini kır,' öğüdünü boşuna vermemişlerdir yani..
Demek isterler ki, "Belki kesin bir çözüm değil ama, herifinin malından, parasından ne kadar çok tırtıklar, ne kadar fazla harcayabilirsen, onun çapkınlık yapma ihtimalini de o kadar düşürebilirsin."
Sevda'nın süper lüks bir villaya taşınma ısrarının altında yatan en önemli nedenlerden biri de bu olmalı.. 
Adam borca girsin de öyle kolayca nefes alamadan, etrafa takılamadan işiyle gücüyle uğraşsın..

Hâl böyleyken, -kıskançlık bir yana- kendisini hizmetçili bir evde konfor içinde yaşatan, üstelik potansiyeli, mevcudun katbekat üstündeki bir istikbâlin de güvencesi olan bir adamı, başka bir kadınla neden paylaşsın ki Sevda..
Kesinleşen ihanet karşısında, kocasını bir yana ayırır, tüm dikkatini ve hıncını tek hedefe, tek düşmana odaklayarak -bir hayalet misali- Zuhal’in yaşantısına -ve de kâbuslarına- dahil olur..



Zuhal'i Takdimimdir

'Meşum üçgen'in diğer kenarını teşkil eden Zuhal (Devin Özgür Çınar), 'sorumluluktan kaçan bir nobran' olduğu anlaşılan kocasından boşanmış, solunum hastalığı çeken biricik oğluyla yaşam mücadelesi veren, hoş bir kadındır..

Cezmi'nin de bir süredir ilgisini çeken Zuhal'in, muhatabına cesaret verici tavırları dikkat çekicidir..
Hiçbir 'normal' erkek, karşısına geçip de manalı manalı gülümseyen, göz süzerek işmar eden işveli bir kadını görmezden gelemez; bizim Cezmi ise hiç gelemez!.

Peki, evli olduğunu bile bile, Dr. Cezmi'ye yönelik ilgisini bariz bir şekilde ortaya koyan ve adamı 'durup dururken' azdıran bu kadının derdi nedir?.
Yıllardır yalnız yaşayan, yatağı ve kalbi boş bir şekilde, orta yaşlılığa doğru yol alan bir kadın olarak, karşısına geçip, hayranlıkla bakan, kariyeri itibarıyla ayrıca pompalanan karizmasıyla da bir 'arzu nesnesi' gibi görünen bu adamdan -ki gayet normal- etkilenmiş olabilir..
Başka bir deyişle, aşık olmuş olabilir..


Yalnız tam burada, 'Büyük Sevi Adamı' Aşık Serteli'nin özlü bir sözünü hatırlatmakta yarar görüyorum..
Ki şöyle buyurur dev şair: "Evlilik bir pastaysa, aşk da onun üstündeki süs çileğidir, -hadi olmadı- kremasıdır.. Oysa onu oluşturan ve ayakta tutan asıl şey, kremanın altındaki hamursu ya da 'insani' gerekçelerdir."

İnsani gerekçeler acı da olsa birer gerçektir..
Zuhal'in, hasta oğluyla birlikte oluşturduğu ve ayakta tutmaya çalıştığı minik ailesinin maddi ve de manevi bir dayanağa ihtiyacı vardır belki..
İçinde bulunduğumuz toplumun, 'dul' bir kadına nasıl bir gözle baktığını düşünürsek, bu dayanağın sınırlarını daha da genişletebiliriz..

Kıskançlık kaynaklıdır belki de tek neden..
Bir kadın olarak, konforlu evinde, geçim derdi olmadan yan gelip yatan, -çocuğundan gayrı- hemen hiçbir sorumluluğu omzunda hissetmeyen, görünürdeki tek sorunu, 'Bugün ne giysem?' olan o 'mağrur' kadından ne gibi eksiği vardır ki?.
Ona kalsa, fazlası bile vardır..
Öyleyse, Cezmi'den payına düşen nimetlerden o da yararlanmalı; o 'tuzu kuru' hanfendi de, hayatın sillesinden payına düşeni almalıdır..


Aslında Zuhal, hayat hakkında düşünen ve onu sorgulayan akıllı bir kadındır..
Eğitim ve öğretimi de sorgularken, "Bize hep gereksiz şeyler öğrettiler, asıl bilmemiz gerekenlerden hiçbir zaman bahsetmediler; ne aşktan, ne hormonlardan, ne kıskançlıktan, ne de yalnızlıktan," derken çok haklıdır..

Ancak, sanki kendi çok anlıyormuş gibi, "Kadınlar erkekleri hiç anlamıyor, onları romantizmden uzak zannediyor; oysa seviştikten sonra arkalarını dönüp uyumalarının sebebi, tamamen o sırada salgıladıkları gevşetici hormonlardan," mealinde konuşurken, ne kadar da yanılıyor..

O 'hormon olayı' büyük ihtimal doğru olabilir, ama amacına ulaşarak, azdırıcı hormon etkisini -bir süreliğine- dizginlemiş bir adamın, partnerinin kulağına sevgi sözcükleri fısıldamasını beklemek ne kadar da ütopik bir davranış..
Hem, o durumdaki ademoğlunun yatıp uyuması için, hormonlara hiç de ihtiyacı olmadığını söylemek gayet mümkün..


Binlerce yıllık geleneklerin, törelerin buyruklarının altında ezelden ezilmiş, 'birey' olması engellenmiş bir kadının, hakları için mücadelesi, ne de değerlidir oysa..
Gelgelelim, ekonomi başta olmak üzere, her açıdan erkeğe bağımlı kılarak, sömürülmesine hizmet eden bu siyasal ve sosyal düzenden bekleyebileceği pek de bi şey yoktur kadının; bir kaç cılız dayanak dışında..

Oysa filmde de görüyoruz ki, erkeğin elindeki enstrümanların ise, haddi hesabı yoktur; misal, 'Kadını kadına kırdırmak' gibi!.
Hem de erkeğin bu yolda planlar yapmasına gerek kalmadan, dahli bile olmadan..
Bilinçsizce davranması bile yeterlidir erkeğin, gerisini kadınlar kendi arasında -onun için- halledecektir, maalesef!.

Geleceği karanlık bu yasak ilişkinin, zaman geçtikçe batağa saplanacağı zaten belliydi..
İhanete uğramış 'acılı kadın' Sevda'nın amansız takibinin, Zuhal üzerinde tam bir karabasan etkisi göstermesi ve 'pişman görünümlü' eski kocanın ortaya çıkmasıyla bu sürecin hızlanacağı da kesin gibidir..



Cezmi'yi Takdim Etmeme Gerek Yok Sanki

Kadınları anlatırken, 'çapkın koca' Cezmi (Erkan Bektaş)'yi de tanıtmış oldum zaten..
Onun hakkında başka ne diyebilirim ki, bildiğiniz standart 'erkek' işte!.
Okuyup da doktor oldu diye, bi şeylerin değişebileceğini mi sandınız?.

Hiçbir derinliği olmayan, genellikle iç güdüleriyle, düşünmeden hareket eden, düşündüğü nadir zamanlarda da anca yüzeysel takılan, yanlış girişimlerinin kötü sonucunu tahmin edebildiği halde, ya işi oluruna bırakan, ya da parasına veya toplumsal statüsüne güvenerek olacakları iplemeyen bir insan türü işte..

Belli ki sırf 'skor olsun' diye veya karısının tam tersi, 'başat' bir karaktere sahip, farklı bir kadınla birlikte olmanın heyecanını yaşamak için karısını aldatıyor bu adam..
Bir de utanmadan, iyi zamanlarında kullandığı 'Seni seviyorum' içerikli söylemi, kadının hafiften yan çizmesiyle, 'Pis orospu'ya dönüştürmesi yok mu; bak şimdi yine midem bulandı..


Velhasılıkelam, şimdi benim o dünyaca meşhur, 'Son tahlilde, insan kötüdür!' ya da 'Evlilik, her türlü kötülüğün anasıdır!' gibi 'ünlemli' tezlerime girerek, bu yazıyı daha fazla uzatmak niyetinde değilim..
Ancak film, Zuhal'in ağzından, "Evlilik bazı adamlara göre değil galiba, belki de hiçbirimize göre değildir," derken, olan biten her şeyin asıl nedenini, işte o zaman söylüyor..

Senaryoyu kardeşi Şebnem Vitrinel ile birlikte yazan yönetmen Çiğdem Vitrinel, 'Evli bir çift ve onların arasına giren bir kadın' formüllü, bin yıllık bir temayı -en azından- bizim sinemamız bakımından, çok farklı bir açıyla yaklaşarak irdeliyor..
Kahramanlarına mesafeli durarak, iki 'rakip' kadın arasında taraf tutmaması ve onlara yeteri kadar 'söz hakkı' vermesi, özellikle bu farkı yaratıyor..


Başrollerdeki iki kadın oyuncunun da mükemmel performans gösterdiği filmin, ismi zikredilmesi gereken bir diğer elemanı da, artık mesleğinin zirvesinde gezinmekte olan görüntü yönetmeni İlker Berke'dir..
Onun, karakterlerin o an beyninden geçenleri göstermek istercesine tam zamanında devreye giren, yakın plân portreleri ile makro kadrajlarının işlevselliğini, filmin estetik hanesine, artı olarak işaretliyorum..

Tam merkezine kadını yerleştiren film, 'tarafsız' ve 'gerçekçi' bakış açısını, erkeklere ve de hayata bakarken de koruyor..
Ayrıca filmin, bu insani meselenin muhataplarına karşı, duygusal açıdan nötr kalmamızı sağlayan 'soğuk' yaklaşımı, seyircisini -her şeyden önce- konu üzerinde derinliğine ve kapsamlı düşünmeye zorluyor ki, bence bu çok değerli..  

Anlatımına, rahatsız etmeyecek boyutta, sembolik unsurlar katan, neredeyse tam bir yetkinlikle derdini anlatırken, 'illa sanatsal olmalıyım' diye kasmayan, ama hakim olduğu sinemasal estetiği de bir an olsun elinden bırakmayan Vitrinel, yarattığı gerilimi eşit bir biçimde yayarak, 'standart' sinema seyircisini bile pek sıkmayacak, bir ilk filme imza atmış..
Böylesi özelliklere sahip bir kadın yönetmen -her şeye rağmen- gelişen sinemamız için harika bir kazanç..





3.5 / 5



Geriye Kalan


Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Senaryo: Çiğdem Vitrinel, Şebnem Vitrinel
Oyuncular: Devin Özgür Çınar, Erkan Bektaş, Şebnem Hassanisoughi
Yapım: Türkiye, 2011


(İşbu -ilavelerle genişletilmiş- yazı, 'kültür mafyası dergisi'nin Ekim 2012 tarihli sayısında yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...