8.01.2013

Les Misérables / Sefiller



Sefiller, dünya genelinde 42 ülkede, 21 dilde, 60 milyondan fazla kişi tarafından izlenen ve 28 yıldır her yerde hala gişe rekorları kıran dünya çapındaki tiyatro fenomeninin sinema uyarlamasıdır.
Yönetmenliğini The King’s Speech/Zoraki Kral’ın Akademi ödüllü yönetmeni Tom Hooper’ın, yapımcılığını ise Working Title Films/CAMERON MACKINTOSH’un üstlendiği filmin başrollerini HUGH JACKMAN (The Prestige/Prestij, önümüzdeki dönemlerde vizyona girecek olan The Wolverine), Oscar® ödüllü RUSSELL CROWE (Gladiator/Gladyatör, A Beautiful Mind/Akıl Oyunları), ANNE HATHAWAY (The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor, The Devil Wears Prada/Şeytan Marka Giyer), AMANDA SEYFRIED (Mamma Mia!, Dear John/Sevgili John), EDDIE REDMAYNE (My Week With Marilyn/Marilyn İle Bir Hafta, The Other Boleyn Girl/Boleyn Kızı), AARON TVEIT (televizyon dizisi Gossip Girl, Premium Rush) ve yeni oyuncu SAMANTHA BARKS’ın yanı sıra, HELENA BONHAM CARTER (Harry Potter serisi, Sweeney Todd) ve SACHA BARON COHEN (Hugo, Borat) paylaşıyor.


19. yüzyıl Fransa’sında geçen Sefiller, bir kırılan hayaller, karşılıksız aşk, tutku, fedakârlık ve kefaret hikâyesi ve insan ruhunun dayanma gücünün herhangi bir zamana ait olmayan göstergesi. Jackman, şartlı tahliye kurallarını ihlal etmesinin ardından acımasız polis Javert (Crowe) tarafından onlarca yıldır aranan eski hükümlü Jean Valjean karakterini canlandırıyor. Valjean, fabrika işçisi Fantine’in (Hathaway) küçük kızıyla ilgilenmeyi kabul edince hayatları sonsuza dek değişiyor.
Haklarından mahrum bırakılmış grupların, ahlaksızlıkla mücadele ve değişim talep etmek için bir araya geldiği  Victor Hugo’nun dünyanın en uzun soluklu müzikaline ilham veren 150 yıllık hikâyesi, güncelliğini hiçbir zaman yitirmiyor. Şimdi Sefiller, Hooper’ın bu klasik destana getirdiği muhteşem yorumla, gücünü beyaz perdeye taşıyor. Uluslararası üne sahip yıldızlar ve “I Dreamed a Dream”, “Bring Him Home”, “One Day More”, “On My Own” gibi sevilen şarkılarla dolu şovların şovu, unutulmaz bir sinema müzikali deneyimi olarak yeniden doğuyor.
Film, yapımcılığını Cameron Mackintosh’un üstlendiği, ALAIN BOUBLIL ve CLAUDE-MICHEL SCHÖNBERG’in orijinal müzikal tiyatrosundan uyarlandı. Sefiller’in senaryosunu, iki kez Oscar’a aday gösterilen WILLIAM NICHOLSON (Gladiator/Gladyatör, Shadowlands/Gölge Topraklarda), Boublil, Schönberg ve HERBERT KRETZMER (Les Misérables in Concert: The 25th Anniversary/Sefiller: 25. Yıl Konseri) yazdı. Filmin müziklerini Schönberg yaptı ve şarkı sözlerini Kretzmer yazdı.
Filmin yapımcılığını, Working Title Films’den TIM BEVAN ve ERIC FELLNER’in (Atonement/Kefaret, Notting Hill/Aşk Engel Tanımaz, Pride & Prejudice/Aşk ve Gurur, Frost/Nixon) yanı sıra, DEBRA HAYWARD (Tinker Tailor Soldier Spy/Köstebek, Anna Karenina’nın uygulayıcı yapımcısı) ve Cameron Mackintosh (Miss Saigon, The Phantom of the Opera, Cats oyunları) üstlendi.
Kamera arkası ekibinde işinde uzman ve başarılı isimler yer alıyor. Bunların arasında, Oscar’a aday gösterilen görüntü yönetmeni DANNY COHEN (The King’s Speech/Zoraki Kral, This Is England/Burası İngiltere), Oscar’a aday gösterilen yapım tasarımcısı EVE STEWART (The King’s Speech/Zoraki Kral, Topsy-Turvy), kurgucular MELANIE ANN OLIVER (Anna Karenina, Jane Eyre) ve Akademi ödüllü CHRIS DICKENS (Slumdog Millionaire/Milyoner, Paul) ile kostüm tasarımcısı PACO DELGADO (Biutiful, Bad Education/Kötü Eğitim) gibi isimler var. Müzik prodüksiyonu ve orkestrasyon ANNE DUDLEY (The Full Monty/Anadan Doğma, Tristan + Isolde/Tristan ve Isolde) tarafından yapıldı. STEPHEN METCALFE da (Les Misérables in Concert: The 25th Anniversary/Sefiller: 25. Yıl Konseri) orkestrasyonda görev aldı ve canlı şarkı kaydı ile prodüksiyon ses miksi SIMON HAYES (Mamma Mia!, Prometheus) tarafından yapıldı.

FİLM ÖZETİ VE MÜZİKAL PARÇALAR

Yıl 1815, Toulon/Digne: Pranga mahkumları (“Look Down”) arasında geçirdiği 19 yılın ardından 24601 numaralı mahkum Jean Valjean (Jackman), suçlu işçilerden sorumlu Javert (Crowe) tarafından serbest bırakılır. Valjean, yemek, kalacak yer ve iş bulmak adına Toulon’dan Digne’ye gitmek için mücadele ederken, toplum tarafından dışlanmış, herkesin uzak durmaya çalıştığı birisi olduğunu keşfeder (“Freedom Is Mine”). Ona sadece Digne Piskoposu Myriel (Londra ve Broadway’de Valjean rolünü oynayan COLM WILKINSON) nazik davranmaktadır. Ama zorluklarla geçen yılların ardından hayata küsmüş olan Valjean, Myriel’in nezaketinin karşılığını, kilisenin gümüş şamdanlarını çalarak öder. Valjean çok geçmeden yakalanıp geri getirilir ama piskopos onu kurtarmak için polise hırsızlık yapmadığını söyleyince şaşkına döner. O andan sonra Valjean hayatına yeniden başlamaya karar verir (“What Have I Done?”).
Yıl 1823, Montreuil-sur-Mer: 8 yıl geçmiştir ve şartlı tahliye kurallarını ihlal edip ortadan kaybolan Veljean, piskoposun gümüşlerini satarak kazandığı parayı, kendisini saygıdeğer belediye başkanı ve fabrika sahibi Mösyö Madeleine olarak değiştirmek için kullanır. İşçilerinden biri olan Fantine’in (Hathaway) Cosette adında gizli bir gayrimeşru çocuğu vardır ve kazandığı her frangı ona bakanlara göndermek zorundadır. Diğer kadınlar bunu öğrenirler. Fabrikadaki ustabaşının asılmalarına karşılık vermeyip onu sürekli tersleyen Fantine’in, konumun üstünde davrandığını düşünerek onun işten çıkarılmasını talep ederler (“At the End of the Day”). Kadın hiç merhamet gösterilmeksizin kovulur. Fantine, Valjean’dan kendisine yardım etmesini rica eder ama onun dikkati başka bir şeydedir.
Artık polis müfettişi olan Javert, Madeleine’i görmek için fabrikaya gelir. Javert, daha önce tanışmış olabileceklerini düşünmesine rağmen, Valjean hemen ona hata yaptığını söyler. Konuşmaları dışarıda gerçekleşen bir kazayla kesilir ve hızla dışarı çıkarlar. Orada Javert şaşkınlıkla Valjean’ın Fauchelevent (STEPHEN TATE, birkaç yıl boyunca Londra sahnesinde Thénardier’i canlandıran) adındaki bir sürücünün üstüne devrilen bir at arabasını kaldırmasını izler. Bu sıra dışı güç gösterisi Javert’e suçlu Valjean’ı hatırlatır ama bu düşüncesini söyleyebilecek kadar kendine güvenmemektedir.
Umutsuzca kızının ilaç parasını  ödemek için paraya ihtiyaç duyan Fantine, genelev mahallesine gider (“Lovely Ladies”). Orada çok sevdiği madalyonunu, saçlarını ve dişlerini sattıktan sonra kendisini satan fahişelere katılır (“I Dreamed a Dream”). Tam anlamıyla küçük düşürülen kadın, şiddet gösteren bir müşteriyle kavgaya tutuşur. Kavga nedeniyle Javert tarafından tutuklanmak üzereyken, belediye başkanı gelip kadının tutuklanmak yerine hastaneye götürülmesini ister. Fantine Valjean’a, ustabaşısı tarafından işten atıldığını, Veljean’ın kendisine yardım etmediğini ve kızının ölmek üzere olduğunu söyler. Şaşkına dönen adam, kızının kaldığı Montfermeil’deki hana gideceğine ve onu annesiyle tekrar bir araya getireceğine söz verir.
Daha sonra Javert, sekiz yıldır peşinde olduğu suçlu Valjean’ın tekrar yakalandığını duyar ve şüphelerinden ötürü özür dilemek üzere Madeleine’i görmeye gider. Valjean şaşkınlığını gizler ve bu yanlışlık anlaşılmadan oradan ayrılmak üzere hazırlanmak için hemen evine gider. Masum bir adamın hapse girdiğini görmeyi içine sindiremeyen Valjean, 24601 numaralı mahkum, yani gerçek Valjean olduğu gerçeğini itiraf etmek için mahkeme salonuna dalar (“Who Am I?). Bunun ardından Valjean hastaneye gider ve ölmekte olan Fantine’e, Cosette’i bulacağına ve ona kendi çocuğu gibi bakacağına dair söz verir (“Take My Hand”). Fantine ölürken Javert, Valjean’ı tutuklamaya gelir. İki adam kavga eder (“The Confrontation”) ama Valjean kaçmayı başarır.
Küçük Cosette (yeni oyuncu ISABELLE ALLEN) Montfermeil’de, öz kızları küçük Éponine’i (yeni oyuncu NATALYA WALLACE) şımartırken, kendisine korkunç bir şekilde davranan Mösyö ve Madam Thénardier’le (Baron Cohen ve Bonham Carter) birlikte yaşamaktadır (“Castle on a Cloud”). Bir han işleten çift, kirli bir iş yürütmektedir. Sık sık müşterilerinin ceplerindekini çalmaktadırlar (“Master of the House”). Valjean, Cosette’i hanın yanındaki ormanda donmak üzereyken bulur. Kızı bakıcılarına geri götürüp, Thénardier’lere onu Paris’e götürmesine izin vermeleri için para verir (“The Bargain”).
Valjean ve Cosette’in oradan ayrılmasının hemen ardından Javert gelir ve Valjean’ın bir kez daha elinden kaçmasına lanetler yağdırır. Paris’e doğru giderlerken, Valjean, Cosette’e duyduğu sevgi yüzünden şaşkına dönmüştür (beyaz perde için yazılan “Suddenly”) ama babalık duygularına kapılmak için zamanı yoktur. Javert hemen arkalarındadır. Valjean ile Cosette Paris’e geldiklerinde, bir manastırda kendilerine sığınak ararlar. Orada, Valjean’ın mutlak ölümden kurtardığı Fauchelevent’a rastlarlar, aradıkları şeyi bulmuşlardır. O gece Javert, onu tekrar parmaklıkların ardına gönderene kadar Valjean’ın peşini bırakmayacağına dair uyuyan şehre ant içer (“Stars”).
Yıl 1832, Paris: Aradan dokuz yıl geçmiştir, sokaklarda ölen fakir vatandaşlara ilgi gösteren tek hükümet yetkilisi, popüler lider General Lamarque’nin ani ölümünden dolayı şehirdeki huzursuzluk içten içe kaynamaktadır. Boyun eğmez sokak çocuğu Gavroche, (DANIEL HUTTLESTONE, Sefiller’in West End prodüksiyonu) bir at arabasından diğerine atlamakta, tam anlamıyla elit tabakanın tepesinde dans etmekte (“Look Down”) ve başlarını Marius (Redmayne) ile Enjolras’ın (Tveit) çektiği politik fikirlere sahip öğrenciler sokaklarda toplanmaktadır. Enjolras destek için kalabalık toplamakta ve yeni olgunlaşmış genç bir sokak kızı olan Éponine (Barks) hayranlıkla Marius’a bakmaktadır. Çok açık bir şekilde ve umutsuzca ona aşıktır.
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Mösyö ve Madam Thénardier’in başını çektiği bir sokak çetesi, dilencilere sadaka veren Valjean ve güzel bir genç kız olan yetişkin Cosette’in (Seyfried) üzerine çullanır. Marius, Cosette’i görür ve gözlerini ondan alamaz. Bu, ilk görüşte aşktır. Daha sonra Javert gelir ve kavgayı bitirir ama eski mahkum gözden kaybolana kadar Valjean’ı tanıyamaz. Éponine, gözü başkasını görmeyen Marius’un, Cosette’i bulmasına yardım etmeyi kabul eder.
Lamarque’nin ölüm haberinin Paris’e yayılmasıyla, öğrenciler devrim için destek vermek adına bir kez daha toplanırlar (“Red and Black”). Ancak Cosette’le ilgili düşünceler Marius’un dikkatini dağıtmaktadır (“In My Life). Éponine, Marius’u Cosette’e yönlendirirken (“In My Life”/“A Heart Full of Love”), küfürbaz babası Valjean’ın evini soymaya çalışır. Javert’in peşinde olduğuna inanan Valjean, Cosette’e ülkeyi terk etmeleri gerektiğini söyler. Cosette aceleyle Marius’a bir mektup yazar, böylelikle Marius onu nerede bulacağını bilecektir. Cosette, Éponine’i görür ve ondan notu Marius’a vermesini ister. Éponine mektubu alır ve Paris’in tenha sokaklarında umutsuzca yürüyerek Marius’un yaşadığı apartmana gelir (“On My Own”). Kalbi kırık kız mektubu kendine saklar ama ona Cosette’in İngiltere’ye gittiğini söyler.
“One Day More” şarkısı başladığında, hikâyedeki farklı örgüleri takip ediyoruz: Valjean ve Cosette şehri terk ederken; Marius, Cosette’e özlem duyar, Éponine ise hiçbir zaman nasıl olacağını bilemeyeceği bir aşkın üzüntüsünü yaşar. Enjolras ve öğrenciler ayaklanma için cephane hazırlarken, Javert güçlerini harekete geçirir ve ayaklanmayı bastırma sözü verir. Marius öğrencileri sokaklara döker ve kalabalık tarafından desteklenir. Lamarque’nin cenazesinde pusu kurarlar (“Do You Hear the People Sing?”) ve insanları ayaklanmaya çağırırlar. Askerlerden biri silahını ateşleyince cenazede bir ayaklanma patlak verir. Öğrenciler kaçar ve merkezlerine doğru koşarlar. Orada bir barikat kurmaya ve son direnişlerini yapmaya hazırlanırlar. Erkek kılığına giren Éponine, orada Marius’la yeniden bir araya gelmeye karar verir. Cenaze boyunca gizli bir çalışma yürüten Javert de büyüyen barikata ulaşır. Gavroche çok geçmeden Javert’in gerçek kimliğini ortaya çıkarır ve casus, öğrenciler tarafından rehin alınır.
Barikat büyümeye devam etmektedir. Devrimciler, askerlerin “Direnişi bırakın” uyarılarına meydan okumaktadırlar. Éponine, Marius’u korurken öldürülür (“A Little Fall of Rain”) ama ölmeden önce Cosette’in notunu Marius’a vermeyi başarır. Marius, Gavroche’dan Cosette’e bir mektup götürmesini ister ama bu, Valjean tarafından engellenir. Valjean artık Marius ve Cosette’in aşık olduğunu anlamıştır, öğrencilerin bir şansı olmayacağını bilerek Marius’u aramaya gider. Valjean barikata girmeyi başarır ve kısa bir süre sonra Javert’in esir olarak orada tutulduğunu görür. Keskin nişancılar konusunda öğrencileri uyaran ve güvenilirliğini kanıtlayan Valjean, Enjolras’dan Javert’in kendi gözetimine bırakılmasını ister. Valjean’ın eline Javert’i öldürme şansı geçer ama o Javert’e merhamet gösterir. Öğrenciler uzun bir gece için barikata yerleşir (“Drink With Me”). O anki ölüm sessizliği içinde Valjean, Marius’a bir şey olmaması için Tanrı’ya dua eder (“Bring Him Home”).
Ertesi gün Gavroche daha fazla cephane bulmak için gönüllü olur (“Little People”)  ve genç bir asker tarafından öldürülür. İsyancılar artık ordu tarafından yapılan bir bombardımanla karşı karşıyadır, bu saldırıda Marius vurulur. Valjean bilinci kapalı durumda olan Marius’u yaşanan katliamdan uzağa taşıyarak kanalizasyona kaçar. Enjolras ve geriye kalan birkaç isyancı öldürülür. Olayın sonunda Javert cesetler arasında yürür, vahşice isyanı bastıran otoritenin zaferini incelemektedir ama kaldırılan bir lağım kapağını görene kadar Valjean’ı bulamamıştır.
Valjean kanalizasyon boyunca Marius’u sürükler ve isyancıların cesetlerini soyan Thénardier’le karşılaştıktan sonra, sadece bir kez daha kendisini bekleyen Javert’i bulmak için kanaldan yukarı çıkar. Valjean, Marius’u hastaneye götürmek için zaman ister ama Javert, kaçmaya çalışırsa onu öldüreceğini söyleyerek tehdit eder. Valjean yürümeye devam eder ama Javert tetiği çekemez. Javert, Valjean’ın gitmesine izin verir ama değişmez adalet ilkelerini çiğnediğinin bilinciyle yaşayamaz ve hayatına son vermek için bir köprüden atlar.
Kendisini kurtaran kişinin kim olduğundan habersiz olan Marius, büyükbabası Gillenormand’ın (PATRICK GODFREY, The Remains of the Day/Günden Kalanlar) evinde kâbustan uyanır. Hala güçsüz durumda olan Marius, öğrencilerin ayaklanma planını yaptıkları kafeye geri döner ve dava uğruna ölen yoldaşlarına üzülür (“Empty Chairs at Empty Tables”). Oradan ayrılmak için döndüğünde kendisini bekleyen Cosette’i bulur. Büyükbabasının evine geri dönen Marius, Cosette’in bakımıyla iyileşir ve kurtarıcısının geçmişiyle ilgili itiraflarını dinlemek için Valjean’a gider. Yakalanması durumunda Cosette’i utandırmamak için kaçması gerektiğini bilen Valjean (“Who Am I?”), gerçek hikâyesini Cosette’in hiçbir zaman öğrenmeyeceğine dair Marius’a yemin ettirir.
Marius ve Cosette evlenir. Düğün yemeğinde Thénardier’ler, Valjean’ın kimliği konusunda sessiz kalma karşılığında Marius’a şantaj yapmaya çalışırlar. Ancak Marius kanalizasyonda olduğu gece kendisinde olan Thénardier’in çaldığı yüzüğü görünce kendisini kurtaran kişinin Valjean olduğunu anlar. Bir yumrukla Thénardier’i yere serer ve Thénardier’ler protesto sesleriyle dışarı atılır (“Beggars at the Feast”). Cosette, Marius’la birlikte aceleyle manastıra gider. Cosette sonunda gerçek hikâyesini öğrenir. Ölürken Valjean’ın yanında kalırlar, onlara Fantine’in hayaleti ve piskopos da katılır (“Take My Hand”).
Yıllar sonra Paris halkı binler halinde ayaklanır ve yeni Cumhuriyet doğar. Kurdukları uçsuz bucaksız barikatta binlerce insan vardır (“Do You Hear the People Sing?”). Onların arasında Enjolras ve öğrencilerin, Gavroche ve Éponine’in, Fantine ve Valjean’ın hayaletleri de yer alır, hep birlikte zafer şarkıları söylerler

YAPIM HAKKINDA

Savaş. Rüya. Umut. Aşk: Romandan Sahneye, Sahneden Beyaz Perdeye
Müzikal Sefiller’in temeli, 1978 yılında, Fransız besteciler Alain Boublil ve Claude-Michel Schönberg’in Victor Hugo’nun eserinin müzikal uyarlaması üstünde çalışmaya başlamasıyla atıldı. Buna ilham veren şey, Boublil’in Londra ziyareti sırasında yapımcı Cameron Mackintosh’un 1977 yılında yeniden sahnelediği Oliver!’ı izlemesi oldu. Gerçi o dönemde Mackintosh’un bu konuda hiçbir fikri yoktu. Boublil, Artful Dodger karakterinin, Hugo’nun hikâyesinde devrimci öğrencilerle birlik olan genç sokak çocuğu Gavroche’u hatırlattığını fark etti. Bir müzikal tiyatro olarak “Sefiller”in tohumları ekildi. Boublil ile Schönberg’in konsept albümü 1980 yılında piyasaya çıktı ve 260.000 adet sattı. O yılın Eylül ayında, Fransız yönetmen Robert Hossein, Paris’teki Palais des Sports’da 500.000’den fazla kişi tarafından izlenen bir gösteride çalışmalarını sahneledi.
Yaklaşık iki yıl sonra Macar yönetmen Peter Farago, Sefiller’i İngilizce müzikal olarak sahnelemeyi düşünüp düşünmeyeceğini görmek için konsept albümü Mackintosh’a götürdü. Mackintosh hemen bunun çok özel bir şey olduğunu fark etti ve Boublil ile Schönberg’e ulaştı. Mackintosh akıcı bir şekilde Fransızca konuşmamasına rağmen mest olmuştu. Yapımcı bunu şöyle açıklıyor: “Hikâye anlatımında müzik olağanüstüydü. Sadece albümdeki dört şarkıyı dinledim ve o kadar heyecanlandım ki, gösteriyi sahnelemek istediğimi anladım”.
Mackintosh, Boublil ve Schönberg’in sürecin kilit parçaları olarak kalmalarını istedi ve onları yaratıcı bir ekiple, yönetmenler Trevor Nunn ve John Caird ile söz yazarı James Fenton’la bir araya getirdi. Fenton, daha sonra yerini Herbert Kretzmer’e bıraktı ama şekil ve biçim yönünden gösteriye kattığı bazı unsurlar nedeniyle, adı hala emeği geçenler listesinde yer alıyor.
Gerisini zaten tiyatrodan biliyorsunuz.
Sefiller, aslen Londra’da 8 Ekim 1985 tarihinde Barbican Theatre’da perdelerini açtı. 4 Aralık 1985’te Palace Theatre’a transfer oldu ve 19 yıl sonra 3 Nisan 2004’te şu anki evi olan Queen’s Theatre’a taşındı. Sefiller, 8 Ekim 2006’da Londra’daki 21. doğum gününü kutladığında dünyanın en uzun soluklu müzikali oldu ve Londra-West End’de sahnelenen Cats müzikalinin elinde tuttuğu rekoru egale etti. Ocak 2010’da, West End prodüksiyonu tarihe geçen 10.000. performansını kutlayarak başka bir rekora daha imza attı. Dünya genelinde 42 ülkede, 21 dilde sahnelenen ve 60 milyondan fazla kişi tarafından izlenen Sefiller, tartışmasız bir şekilde dünyanın gelmiş geçmiş en popüler müzikallerinden biri haline geldi ve dünyanın dört bir yanında sürekli yeni prodüksiyonlar sahneye konuldu.
Bu fenomeni Mackintosh şöyle aktarıyor: “Sefiller şimdiye kadar yazılmış en müthiş sosyal romanlardan biri. Hugo karakterler yaratmış ve olayları hem herhangi bir zamana ait olmayacak şekilde hem de evrensel bir biçimde yazmış. Claude-Michel Schönberg’in müziklerinin gücünü, Alain Boublil’in orijinal Fransızca sözlerinin görkemini, Herbert Kretzmer’in kaleminin herhangi bir zamana ait olmayan tarzını eklediğinizde oyunun başarısı kolaylıkla anlaşılabiliyor”.
 Yıllar içinde Mackintosh, oyunu sinema filmine dönüştürmek için birkaç film yapımcısıyla görüştü. Hatta filmin hakları 25 yıl önce, oyun büyük alkışlarla Broadway’de perdelerini açtıktan sonra satılmıştı ama zaman opsiyonu doldu ve haklar Mackintosh’a geri döndü. Yapımcı bekledi ve sonunda İngiltere’nin en üretken ve saygın yapım şirketi Working Title Films’le çalışmayı seçti. Yapımcılar Tim Bevan ve Eric Fellner bir dönem bir müzikal yapmakla ilgilenmişlerdi ama Sefiller’e olan ilgilerini tetikleyen şey, Fellner ve Mackintosh Ltd.’nin müdürü NICHOLAS ALLOTT’un sosyal bir ortamda karşılaşması oldu. Bevan ve Fellner, kısa bir süre sonra Mackintosh’la tanıştı ve böylece Sefiller’in sinema uyarlamasıyla ilgili konuşmalar ciddi bir şekilde başlamış oldu.
“Tiyatronun en büyük müzikalini, sinema için bir müzikale dönüştürmek insanın gözünü korkutan bir görevdi. Ama bunun yanında elimizde miras niteliğinde çok sevilen bir materyal olması ve oyunu yaratan insanlarla birlikte çalışma fırsatı bulmamız bir ayrıcalıktı” diyor Fellner.
Bevan, Fellner ve Mackintosh, projenin kalbinde yatan tiyatro müzikaliyle böylesine büyük bir başarı yakalamış olan çekirdek ekibi korumanın çok önemli olduğu konusunda hemfikirdi. Boublil, Schönberg, Mackintosh ve Kretzmer başından itibaren sürece fazlasıyla dahil oldu.
Bir yönetmen seçilene kadar, yapımcılar orijinal ekibin sürecin ne kadar parçası olacağını bilmiyorlardı. Buna karar verilmişti ancak çalışmalarını beyaz perdeye uyarlamak için ekibe bir senaryo yazarı dahil edilmeliydi. Film yapımcılarının ilk görüşmelerinden kısa bir süre sonra, senaryoyu kaleme alma görevi William Nicholson’a verildi. Working Title Films’in eski film sorumlusu Debra Hayward; Bevan, Fellner ve Mackintosh’la birlikte Sefiller’i yapmak için tekrar şirketle bir araya geldi. “İçgüdüsel olarak Bill’in doğru kişi olduğunu biliyorduk. Onunla birkaç kez çalışmıştık, bu yüzden onun çalışmalarını yakından biliyorduk. O, harika bir oyun yazarı olmanın yanı sıra, müzik anlayışı da harika olan biri” diyor Hayward.
Gladiator/Gladyatör ve Shadowlands/Gölge Topraklar’daki çalışmalarıyla iki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Nicholson, daha önce destansı dönem filmi Elizabeth: The Golden Age/Elizabeth: Altın Çağ’da Working Title Films’le birlikte çalışmıştı. “Müzikal tiyatroyu alıp onu sinemaya taşımak için beyaz perde uzmanlığıyla yola çıktım. Bu büyüleyici bir işti çünkü oyunu birçok kez izlemiş ve kesinlikle bayılmıştım. Tiyatro deneyimi çok güçlü ve müzikle birlikte ilerliyor, oysa film çok daha doğal bir yapıya sahip, bu da gerçekçilik ve güvenilirlik meselelerini zorluyor. Benim işim, hikâyenin ana temalarını güçlendirmekti” diyor Nicholson.
Mackintosh’un başından itibaren güçlü  bir etkisi vardı. Filmde oyunu sergilemek istemedi, filme kendine ait bir hayat katmak istedi. Fellner bu durumu şöyle yorumluyor: “Bizim işimiz, varlığını geçerli kılmak ve seyircilerin bunu izlemesini sağlamaktı ama aynı zamanda bu oyunun özünde yer alan şeyi filmin her karesinin kalbinde yer alacak şekilde korumaktı. Cameron’ın ‘Oyunun DNA’sı’ olarak tarif ettiği şeyi ve dünyanın dört bir yanında bu kadar çok insanı cezbeden şeyi korumayı umuyorduk”.
Beklenildiği gibi, projeye uygun yönetmen arayışı sırasında yıldız isimler üzerinde duruldu. Ancak istisnai bir durum yaşandı, yönetmen Tom Hooper’ın projeye katılması, Akademi ödüllü The King’s Speech/Zoraki Kral’ın dünya çapındaki şaşkınlık verici başarısından önce gerçekleşti. Daha önce başka bir projede birlikte çalıştığı Nicholson’ın adını duyan, ayrıca Sefiller’in bir uyarlamasını şekillendirmiş olan Hooper, bu işi başarmak için kendini hazır hissetti. “Kafamda bir ampul yandı. Bunun gerçekten ilginç bir fikir olduğunu düşündüm” diyor yönetmen. Hooper oyunu izlememişti ama müzikalin çok iyi olduğunu biliyordu ve hikâyenin geçtiği dönem ilgisini çekmişti. Hiç zaman kaybetmeden müzikali izlemeye gitti. “Oyunu Ağustos ayında, çok sıcak bir günde izledim. İçimin cız ettiği 3-4 an oldu. Son derece duygusaldı. Melodilerin inanılmaz bir şekilde bağımlılık yapması beni çok etkiledi. Oyunu bir kez izledikten sonra hiç aklımdan çıkmadı. Claude-Michel, oyuna melodilerle, dokularıyla, yapılarıyla ve motifleriyle çok derin bir şeyler işlemişti” diyor Hooper.
O sıralarda Hooper, Working Title Films’de prodüksiyon sorumlusu olan Hayward’la tanıştı. “O harika rastlantısal anlardan biriydi. Tom bizi görmeye geldiği sırada Nicholson da senaryoyu yollamıştı. Onu okudu, çok beğendi ve bu işi yapmak istediğini anladı” diyor Hayward.
Fellner katılıyor: “Tom Hooper bizim ilk tercihimizdi. Senaryoyu teslim edeceğimiz tek yönetmen oydu ve imzayı attığı  andan itibaren süreç çok heyecanlı bir yolculuk halini aldı. Tom tutkulu, detaycı, çok çalışkan ve kendini tamamen olaya adayan birisi”.
Hooper hikâyeye birçok katman eklediğinden bahsediyor: “The King’s Speech/Zoraki Kral’ı yapmanın en heyecan verici taraflarından biri, dünyanın dört bir yanındaki izleyicileri harekete geçiren bir duygusallığa sahip olması. Bundan dolayı bir sonraki filmimde çok daha güçlü duyguları harekete geçirtecek bir konuyu işlemek istedim”. Uçakla Londra’dan Los Angeles’a giderken Nicholson’ın senaryosunu okuyan ve göz yaşlarına hakim olamayan Hooper, sıradaki filmini bulduğunu biliyordu. “Müzikalin bana hissettirdikleriyle senaryonun üstümde bıraktığı etki bir araya gelince, son derece duygusal bir yolda çalışmak için inanılmaz bir fırsat yakaladığımı düşündüm. Bu sıra dışı hikâyeye, bu aşmışlığa ve müziğin çekimine kapıldım”.
Onlara miras kalan güçlü materyale rağmen, film yapımcıları sahnede görünmeyen ama beyaz perdede görünür hale gelecek olan bazı boşlukları doldurmak için hikâyenin orijinal kaynağına geri dönme ihtiyacı hissetti. “Kitap Tom için harika bir ilham kaynağı oldu. Bu, aldatıcı bir şekilde zor bir uyarlamaydı. Ne zaman bir sorunla karşılaşsak kitaba geri döndük ve cevapları orada bulduk. Boşlukları genel yapıyı etkilemeden doldurmak için hikâyedeki bazı harika unsurları filme getirdik. Müziklerin bütünlüğü, uyarlamaya başladığımızda giriştiğimiz en zevkli mücadelelerden biriydi” diyor Hayward.
“Bu, muazzam ve ustaca bir çalışma. Onu okumak için bir bahaneye sahip olmak ve materyali uyarlama sürecinde ona geri dönmek çok keyifliydi. Müzikal, film için benzersiz bir yolla yorumlandı. Bu, Cameron, Claude-Michel ve Alain’in başından itibaren yapmam için bana izin verdikleri bir şeydi. Çok heyecan verici olan unsurlardan biri de buydu. Claude-Michel’in müzikleri o kadar harika, Alain ve Herbie’nin sözleri o kadar güçlü ki, hepsi bu yorumlamaya izin verdi. Çalışmada muazzam bir esneklik var ve tüm harika eserlerde olduğu gibi dil, anlam ve tempoyla oynamanıza olanak tanıyor” diyor Hooper.
Senaryonun Nicholson tarafından yazılan ilk taslağı, aralarına şarkılar serpiştirilmiş diyaloglara bölünmüştü. “Bill, kendi ortaya çıkardığı tüm yeni hikâye materyalini ve benim hikâyeden alarak eklemek istediğim hikâye materyalini normal konuşma diyaloğu formunda yazdı. Ancak müzikalin kendisi baştan sona şarkı halinde söyleniyor. Çok fazla düşünce ve yansımadan sonra müzikalin baştan sona şarkı halinde söylenen formunu onurlandırmak istediğime karar verdim. Filmde, insanların şarkı aracılığıyla iletişim kurduğu yerlerde alternatif bir gerçeklik yaratmak istedim. O noktada, müzikalin orijinal yaratıcı ekibi olan Claude Michel Schönberg, Alain Boublil ve Herbie Kretzmer’i senaryonun yaratım sürecine dahil ettik. Onlardan tamamen yeni sözler yazmalarını ve yeni bir müzikal yapı yaratmalarını istedik. Bill’in yazmış olduğu konuşma diyaloglarından ilham alınarak ortaya yeni bir şarkı [“Suddenly”] çıkarıldı. Filmde yeniden yorumlamak için müzikalin orijinal koşullarını baştan yarattığımız zamanlar, gerçekten son derece heyecan verici anlardı”  diyor Hooper.
Baştan sona şarkı halinde söylenen bir müzikalin sinema uyarlamasını düşünürken, Hooper için başka bir önemli cazip nokta daha vardı. Yönetmen bunu şöyle açıklıyor: “Risk almak ve farklı bir türde tamamen farklı bir şey yapmak istedim. Başından itibaren beni heyecanlandıran şey, bunu canlı yapma fikriydi. Filmi canlı yönetmenin mümkün olmadığı anlaşılsaydı, bu işi yapacağımı sanmıyorum çünkü burada önemli olan şey, oyuncuların playback olarak söyledikleri şarkının ne kadar iyi bir şekilde senkronize olduğu değil. Bir izleyici, ‘Bu işte gerçekçi olmayan bir şeyler var’ diyebilir.  Bu durum, izleyicinin perdede olan biten şeylerle bağlantı kuramadığını hissetmesine neden olur”.
Hooper’ın tutkulu bir şekilde oyuncuların şarkıları canlı söylemesi konusunda ikna edici olması, Mackintosh’un bu iş için doğru yönetmeni bulduklarından iyice emin olmasını sağladı. “Bu müzik işini yapabilmenizin tek yolu, anı yakalamaktır. Bunu yapmak istemesinin nedenlerini bana açıklarken Tom’un söylediği ilk şeylerden biri de buydu. Ayrıca Sefiller’i bu şekilde çok sevmişti. Yıllar içinde konuştuğum diğer yönetmenlerin çoğu, ‘Bu şarkının ya da şu şarkının nasıl yapılacağını biliyorum, nasıl yapılacağını bilmediğim şey Sefiller şarkısını söylemek’ dedi. Ama Victor Hugo’nun romanı bununla ilgili. Sadece Jean Valjean ve Javert’in hikâyesi değil, hepimizle ilgili bir hikâye. Tom’un bunu yakaladığını o an anladım. Anladım ki, hikâyeyi yaparken kendi yolunu bulacak ve gerçekten hepimizi çalışmaya katacak kişi oydu” diyor Mackintosh.

Kusursuz Oyuncu Fırtınası: Müzikal Destana Oyuncu Seçimi

Film yapımcıları, Hooper’ın sık sık söylediği şeyi, “kusursuz oyuncu fırtınası”nı bulmaya girişti. “Oyuncularımızdan almamız gereken üç şey vardı: yıldız gücü, yetenekli oyuncular ve başarılı şarkıcılar. Böyle oyuncuların var olduğu bir zamana denk gelmemiz Tanrı’nın bir lütfuydu. Filmde gördüğümüz oyuncu kadrosu, neredeyse tamamen öncelikli olarak peşinde olduğumuz oyunculardan oluşuyor” diyor Fellner.
Hikâyenin merkezinde Jean Valjean ve müfettiş Javert arasındaki ilişki yer alıyor. Bu, tipik “kahraman kötüye karşı” türündeki senaryolardan çok daha karmaşık. Küçük bir suçtan dolayı 19 yıl hapis yattıktan sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılan Valjean, gittiği her yerde uzak durulan ve toplum tarafından dışlanan biri. 20 yıl boyunca kürek mahkumu olarak ceza çekmek onu dünyadan, daha da önemlisi kendisinden nefret eden birisine dönüştürüyor. Hapisten ilk çıktığında tanıştığı bir piskoposun gösterdiği merhametli yaklaşım onu kefaret yoluna sokuyor. Yine de Valjean hayatını, inatla onun izini süren, kendini işine adamış dürüst polis müfettişi Javert’den kaçarak geçirecek. “Bu bilhassa erkeksi bir hikâye. Zaman içinde bu iki adam arasında yaşanan çekişme, tüm filmi sürükleyen bir lokomotif niteliğinde” diyor Hayward. Bu iki ana karaktere, doğru oyuncu seçimleri yapmak, verilen çabanın başarısı için büyük önem taşıyordu.
Hem Mackintosh hem de Hooper’ın tüm oyuncuları  ses sınavına sokması gerekiyordu. Yönetmen, filmin ana çekimlerinin başlamasından yaklaşık dokuz ay önce Hugh Jackman’la bir araya geldi. Hooper bu görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Bu, hayatımda yaptığım en heyecan verici ses sınavıydı. Hugh’un şarkı aracılığıyla oyunculuk yapma gücü tamamen sıra dışıydı. Şarkı aracılığıyla, kendi içindeki duygusal yaşama girebiliyordu hem de diyaloglarla olandan daha içten bir şekilde. Şarkı söylemenin ilk iletişim seçimi olduğuna inanmıştı, işini yaparken son derece rahat ve akıcıydı. Benim için bulunmaz bir nimetti, o hem oyunculuk hem de şarkıcılık yönünden bir deha”.
Hem tiyatro sahnesinin hem de beyaz perdenin son derece karizmatik oyuncusu Tony ve Emmy ödüllü Jackman, bir süredir müzikal bir film yapmak istiyormuş. Avustralyalı aktör, Hooper’ın ses sınavıyla ilgili sözlerine katılıyor: “Üç saat sürdü. Tom’un materyalle çalıştığı ilk dönemdi ve yaptığımız şey bir atölye çalışmasına dönüştü. Kesinlikle hayatımda geçirdiğim en keyifli ses sınavıydı ama sonunda Tom’a eve gidip çocuklarımı yatırmam gerektiğini söylemek zorunda kaldım”.
Zaten oyunun hayranı olan Jackman, Sefiller’i üç kez izlemiş ve hatta drama okulunu bitirdikten hemen sonra ilk ses sınavlarından birinde “Stars” şarkısını söylemiş. “Valjean, tüm zamanların en harika edebi karakterlerinden biri” diyor aktör. “20 yıllık zaman dilimi süresince onu, eski hükümlü olarak şartlı tahliyeyle serbest bırakılışını, bir şehrin belediye başkanı oluşunu, tekrar toplum tarafından dışlanan biri oluşunu takip ediyorsunuz. Bu zaman süresince tüm iniş-çıkışları, hayatın getirdiği acıyı ve coşkuyu görüyorsunuz. O, inanılmaz bir şekilde insan, dikkat çekecek derecede sabırlı ve güçlü, en nihayetinde de tamamıyla ilham verici. Onun yaşamı tam anlamıyla destansı”.
Hugo’nun hikâyesinin anımsattığı evrensel kefaret temalarına da kapılan Jackman şöyle söylüyor: “Valjean, piskopostan gelen güzel ve dokunaklı nezaket anlarından birinin muhatabı. O anın utancı içinde izlediği yolları onarmaya ve hayatını, ruhunu Tanrı’ya adayıp halkın hizmetinde olmaya karar veriyor. Sürekli daha iyi bir insan olmaya, Tanrı’nın ondan istediğini düşündüğü şeye ulaşmaya çalışıyor”.
Bir aksiyon yıldızı olarak tanınan Jackman, hayranlarının Logan/Wolverine olarak daha iyi bildiği James Howlett karakterini canlandırmak için yorucu çalışma süreçleri geçirdi. Valjean’ın fiziksel özelliğinden bahseden aktör şöyle söylüyor: “Şimdiye kadar benden bu kadar çok şey isteyen ya da bu kadar fiziksel ve duygusal adanmışlık gerektiren bir rolüm olmamıştı. Valjean, tüm birikimime ihtiyaç duyan bir karakter. İster tiyatro sahnesinde ister bir filmde olsun, buraya gelene kadar yaptığım her şeyi bu rolde bir araya getirdiğimi hissediyorum. Bu, unutulmaz bir roldü”.
Jackman, birkaç yıl içinde mahkumdan toplum tarafından dışlanan birine, sonra da bir belediye başkanına dönüşen karakterin gerektirdiği fiziksel zorlukları ve değişimleri benimsedi. Ana çekimlerin başında mahkum Valjean sahnelerinin çekilmesine karar verilmesi, Jackman’ın sadece kilo vermesine değil aynı zamanda da sakalını uzatmasına olanak tanıdı. “19 yıl boyunca hapis yatmıştı, bu hikâyeyi anlatmak çok önemliydi” diyor Jackman. “Son derece sınırlı miktarda yiyecekle hayatta kalmaya çalışıyordum ama Valjean aynı zamanda gücüyle tanınan biriydi bu yüzden spor salonunda üç saat geçiriyordum. Bu, zorlu bir başlangıçtı”. Jackman kendisini rolüne o kadar adamıştı ki, filmin başlangıç sahnelerini çekmeden önce 36 saat boyunca su içmemeye karar verdi. Bu durum sonucunda, dönemin bir mahkumuna uyan ağız kuruluğunu ve boğukluğu sağlamış oldu.
Filmin başrol oyuncusu olarak Jackman; Hooper’la, diğer oyuncu ve ekip arkadaşlarıyla çatışma yaşadı. Oyuncu bunu yapabileceği başka bir yönetmen düşünemediğini itiraf ediyor. “Tom, materyale mükemmel bir şekilde uyuyor. O, tıpkı Hugo gibi detayların ve tarihin kölesi. Çok zeki biri. Materyali bütünüyle yakalıyor ve müzikal formda çok güvenli. Onun harika bir film yapımcısı olduğunu düşünüyorum. Tom, film yapımının zirve noktasını üstlenmeye karar verdi. O, bizim korkusuz liderimiz”.
Valjean’larını bulan film yapımcıları, Javert rolü  için Jackman’ın karşısında oynayabilecek kadar güçlü bir oyuncu bulmaya kararlıydı. Hemen akıllarına Akademi ödüllü aktör Russell Crowe geldi. Bunu şu sözlerle ifade ediyorlar: “Russell’ın bu kadar güçlü bir şarkıcı olduğunu ya da kariyerine müzikal tiyatroda başladığını bilmiyorduk. Şansımıza inanamamıştık. Dünyanın en büyük sinema yıldızlarından biri ve dünyanın en harika aktörlerinden biri müzikal altyapıya sahip, tutkulu bir müzik adamıydı”.
Birlikte rol aldığı diğer oyuncuların  çoğunun aksine Crowe, film yapımcılarının kendisiyle görüşmesine kadar oyunu izlememişti ama uzun ömürlü oluş nedenini hemen anladı. “Evrensel bir çekiciliğe sahip bir sürü güçlü şarkı ve tema vardı” diyor aktör. Crowe bu mücadeleden hemen heyecan duydu. “Bu, yapmak istediğim bir şeydi. Hayatımın o dönemini müzikle geçirmek, etrafımın müzikle sarılmasını istedim. Hayatımın büyük kısmında öyle oldu”.
Crowe’un da Jackman gibi Hooper ve yapımcılar için ses sınavına girmekle ilgili bir sorunu olmadı ve yönetmenle yaptığı ilk görüşmeden iki ay sonra çağrıldı. Fellner bunu şöyle açıklıyor: “Oyuncular, ses sınavının bizim için olduğu kadar kendi yararlarına da olduğunu anladılar. Şarkı söyleyip rol yaparken rahat olduklarından ve 12 haftadan daha uzun süre çekim yapabileceklerinden emin olmak istedik”.
Oyuncu, sıra dışı bir yol izlediğini itiraf ediyor. “Ses sınavının olduğu gün ‘Oraya yürüyebilirim’ diye düşündüm. Başladığımda, ses sınavına girdiğimde yapacağım şeyin temel olarak yemekle yememek ya da kira verebilmekle verememek arasındaki fark gibi olduğunu düşünüyordum. Sınav, oturduğum yerden 28 blok ötedeydi ve yağmur yağıyordu. Bir taksiye atlayıp oraya gitme fırsatım vardı ama bunu yaparsam ses sınavının iyi geçmeyeceğini biliyordum“ diyor Crowe. Crowe’un ses sınavına tepeden tırnağa ıslanmış bir şekilde gelmesi yapımcıları şaşırttı. “A Beautiful Mind/Akıl Oyunları filmindeki John Nash’den beri hiçbir karakterin beni bu kadar heyecanlandırdığını sanmıyorum”.
Crowe’un bu efsanevi düşmanı canlandırmasındaki kilit unsur, Javert’in onlarca yıldır inatla Valjean’ın peşini bırakmayış sebebini, kanun ve düzen için neden o nihai fedakârlığı yaptığını ayrıntılarıyla anlatmaktı. “Karakterin derinliklerine inmek için, bu adamın sonunda neden kendi canına kıydığını anlamak için çok yetenekli bir aktöre ihtiyaç vardı. İşte Russell bunu yaptı” diyor Hayward.
Crowe, Hayward’ın bahsettiği kritik ikilemin iç yüzünden bahsediyor: “Javert’in son derece kendine özgü bir ahlak anlayışı var. Ona göre dünyanın işleyiş şekli, iyi olan iyidir, kötü olan kötüdür prensibine dayanıyor. Hatası kanıtlandığında, kötü olduğuna inandığı bir adam iyi çıktığında Javert yıkılıyor”.
Valjean’ının gerçekliği gibi, Hooper’ın Javert’i de tamamen karaktere hayat vermeye adanmıştı. “Russell’ın bu rol için yaptığı hazırlık inanılmazdı. O, birlikte çalışmak için harika bir insan. Hikâye anlatımına kattığı keskin bir zekâsı ve sıra dışı bir birikimi var. Bu, çok keyif aldığım ve yararlandığım bir şey” diyor Hooper.
Jackman gibi düşünen Crowe, Hooper’ın kendisine sunduğu Herkülvari mücadeleyi takdir ediyor: “Tom varını yoğunu bu işe kattı. Haftada yedi gün çalıştı ama yine de kendisini dengede tutmayı başardı. O çok zorlu bir adam. Bir şeyi kafasına koyduğunda, istiyor ve alıyor ama o, birlikte çalışmak isteyeceğiniz türden bir yönetmen”.
Film yapımcıları Fantine rolü için onu denemek üzere Anne Hathaway ile görüştüler ama Hathaway’in projeyle bağlantısı bu görüşmeden çok önce başladı. Hathaway yedi yaşındayken, Mackintosh onun annesine Sefiller’in ulusal Amerika turnesinde bir fabrika kızı rolü verdi. Annesi ayrıca tiyatroyla birlikte çalıştığı dönemde birkaç kez Fantine karakterini oynadı. Hathaway gerçekten de müzikle, müziği severek büyümüş. “Annie, şarkı söyleyerek oyunculuk yapmayı bilmenin getirdiği sıra dışı rahatlığa sahip olmak bakımından adeta Hugh’un kadın versiyonu gibi. Bu sadece şarkı söyleyerek yapılan bir oyunculuk değil, yakın plan çekimle birlikte şarkı söyleyerek yapılan bir oyunculuk. Bu işin gerektirdiği şeyler onu, tiyatro sahnesinde performans sergilemekten oldukça farklı kılıyor” diyor Hooper.
Aktris, Jackman’la birlikte emin ellerdeydi. Hathaway arıca Hooper’la üç saat süren bir ses sınavı geçirdi ve Hugo’nun hikâyesindeki belki de en trajik karakteri oynayacağını öğrenmeden önce bir ay bekledi. Fabrikadan atıldıktan sonra fahişelik yapmak zorunda kalan Fantine’in aşağılanmayı kabul etmeyişi yürek parçalayıcı. “O, sadece sevmek, sevebilmek istiyor ama paylaşmak istediği kalp zarar görüyor ve hiçe sayılıyor. Fantine’in aşka hayat verme ıstırabının derinliğini filmin geri kalanında yaşıyorsunuz” diye açıklıyor Hathaway.
Söylenenlere göre, Hathaway’in role kendini adamışlığı sıra dışıydı ve duygusal yolcuğunun yanı sıra, fiziksel yolculuğu da Jackman’ınki kadar yoğundu. Hathaway, Fantine’in buklelerini sattığı sahnede kendi saçlarını kesmeyi seçti. Ancak bununla da kalmadı, zaten ince olan aktris, Fantine’in fiziksel çöküşünün ve sonunda tüberkülozdan ölümünün tamamen inandırıcı olması için büyük miktarda kilo verdi.
“Beş haftada 11 kilo verdim” diyor Hathaway. “Çok yoğun ve son derece ağır bir şeydi. Dürüst olmak gerekirse, eğer durup yaptığım şeyi gerçekten düşünmemiş olsaydım, muhtemelen çok sıkıntı çekerdim. Bir son an yaşadığımı biliyordum ve yapmam gereken tek şey, cesaretimi toplayıp o noktaya odaklanmayı sürdürmekti. Ben metot oyuncusu değilim ama bir kurbanı oynuyordum. Bu yüzden başımdan geçen acıları, acı gibi hissetmiyordum. Onun hissettiği gibi hissetmiyordum. Bu anlık bir dönüşümdü”.
Birçok müzikalde hatırı sayılır miktarda diyalog olsa da, Sefiller tamamen şarkılardan oluşuyor. Prodüksiyon ilerlerken bu durumun, oyuncular ve ekip açısından çok büyük bir zorluk olduğu görüldü. Hathaway ve Hooper, aktrisin canlı söylemesi konusunu görüştü ve Hathaway bu görev için hazırlandı. “Canlı şarkı söyleme fikrini destekledim” diyor oyuncu. “Belli bir duygusallık içeren müzikaller var, onlarda bu işi canlı yapmak çok şey fark ettirmiyor. Ama böyle dramatik bir hikâye olduğunda, sizi yönlendirecek bir diyalog olmadığında ve her şeyin anında gerçekleştiği bir ortamda sürekli şarkı söylemek zorunda olmak, büyük bir baskı yaratıyor ama yine de her şey spontane gerçekleşiyor. Siz bunu koruyabilmeli, hakkını verebilmeli ve keşfedebilmelisiniz. Bu bir risk ama faydaları, potansiyel bedeline ağır basıyor”.
Film yapımcılarının Cosette ve Marius karakterlerini oynayabilecek yeteneklerle ilgili belli fikirleri vardı. Ekip, Amanda Seyfried ve Eddie Redmayne’de genç aşıkların somutlaşmış halini gördü. “Cosette’imi uzun süre aradım” diye özetliyor Hooper. İzleyicilerin dünya çapında büyük başarı elde eden Mamma Mia! filminde canlandırdığı, gerçek babasını bulmaya çalışan genç müstakbel gelin Sophie rolüyle tanıdığı ve kısa bir süre önce Dear John/Sevgili John ve Letters to Juliet/Aşk Mektupları’nda rol alan Seyfried, onu diğerlerinden ayıran şaşırtıcı bir sese sahip. “Amanda, iki disipline de hakim olan inanılmaz bir yetenek. Bunun da ötesinde beyaz perdede büyüleyici” diyor Hooper.
Seyfried’in Sefiller’le tanışması, 11 yaşındayken bölgesel bir turneyle karşılaştığı zaman gerçekleşti. 15 yaşındayken bir okul gösterisinde Cosette’i canlandırdı. “Cosette, hikâyedeki ana ışık, umut ve sevgi kaynağı” diyor aktris. “Bu pozitifliği role getirmek gibi bir sorumluluk söz konusu çünkü rol, bazı yönlerden çok trajik. Cosette, canlandırmak için harika bir karakter. Hayat ve olasılık dolu”.
Eddie Redmayne, rol aldığı televizyon dizisi Elizabeth I’i yönettiğinden beri Hooper’ın çalışma arkadaşı. Kendisini sosyal ortamlardan tanıyan Schönberg’in cesaretlendirmesiyle aktör, film yapımcılarına kendisine ait bir kaydı sunmaya karar verdi. Ses sınavı için Marius’un imzası niteliğindeki parça “Empty Chairs and Empty Tables”ı seslendirdi. “Bu işi Tom’un yaptığını duydum. Kuzey Carolina’da bir römorkun içinde bir kovboyu canlandırdım ve şarkıyı cep telefonuma kaydettim. Bu, son derece yoğun geçen ses sınavı sürecinin başlangıcıydı. Son derece korkutucuydu” diyor Redmayne.
Hooper, eski oyucusunun sesini duyduğunda çok heyecanlandığını itiraf ediyor: “Bu, beni bu kadar heyecanlandıran ilk kasede kaydedilmiş ses sınavıydı. Eddie benim hayallerimdeki oyuncuydu ve onun bu seviyede şarkı söyleyebildiğini öğrenmek en müthiş keşifti”.
Seyfried gibi Redmayne de Sefiller’i, Hooper’ın filmi radarına girmeden çok önce keşfetmiş. “Oyunu çocukken izledim ve Gavroche’u oynamayı saplantı haline getirmiştim” diyerek gülüyor oyuncu. “9 yaşındayken barikatlardan atlayan o sokak çocuğu olmak istedim”. Oyuncu, Fransa’daki eşitsizlik konusunda son derece hırslı olan ve davası için savaşmaya hazırken Cosette’e aşık olan politik ideallere sahip öğrenci Marius rolüne seçilince daha da çok heyecanlandı. Redmayne olayı şöyle tarif ediyor: “Başını döndüren bir Romeo ve Juliet anı yaşıyor. Bunun parçası olmak insanı inanılmaz bir şekilde özel hissettiriyor”.
Trajik Éponine karakterini, ilk oyunculuk denemesini bu filmde gerçekleştiren İngiliz aktris Samantha Barks canlandırıyor. Barks, Sefiller’in Londra prodüksiyonunda (Haziran 2010’dan Haziran 2011’e kadar) Éponine rolünü canlandırdı ve Sefiller’in O2 arenadaki 25. yıl konserinde Mackintosh tarafından bu rolü oynaması için seçildi. Londra-West End’deki Queens Theatre’daki açılış gecesinde gösterdiği performansı izledikten sonra, yapımcı onun Éponine’i ölümsüzleştirmek için mükemmel bir seçim olacağını anladı. Aslında aktris, I’d Do Anything adlı televizyon dizisini tamamladığından beri Mackintosh’un radarındaydı. Barks, Mackintosh’un Oliver! oyunundaki Nancy karakteri için yapılan tanınmamış oyuncu arayışı sırasında da finale kalan isimlerden biriydi.
Barks üçüncü oldu ama sonunda Aralık 2010’da perdelerini açan oyunun İngiltere turnesinde Nancy karakterini oynadı. Şu anda hala Oliver!’ın İngiltere turnesinde rol alan oyuncuya Sefiller’deki rolü için izin veridi. Mackintosh, Sefiller’in sinema versiyonunda Éponine karakterini canlandırmak üzere onun seçildiğini duyurduğunda, oyuncu Manchester sahnesindeki gösterisinin sonuna gelmişti. Oyuncu, “Bu hayatımda yaşadığım en inanılmaz an” şeklinde bir tweet attı. Barks bu klasik şahsiyetle bağlantısını anlatıyor: “‘On My Own’ şarkısının sadece başını duydum ve yüreğim parçalandı. Kendimi Éponine’e çok yakın hissettim. Onunla birlikte uzaklara gittim. Onu oynamak bana gurur veriyor çünkü çok güzel yazılmış bir karakter”.
Hooper ve Mackintosh’un yapımcı arkadaşları, Mackintosh’un çok özel bir yeteneği keşfettiğini biliyorlardı. Fellner, Barks’ın sette geçirdiği zamanı şöyle özetliyor: “Samantha mükemmel bir şekilde eğitilmiş, tiyatral bir şarkıcı. Onu sadece sahneye oturtup bütün gün ‘On My Own’u dinleyebilirsiniz”.
Sacha Baron Cohen ve Helena Bonham Carter, etkileyici seçimlerini ve komedi dehalarını, hancılık yapan profesyonel adi hırsızlar Mösyö ve Madam Thénardier karakterlerine getiriyorlar. Film, The King’s Speech/Zoraki Kral’daki Kraliçe Elizabeth rolüyle ikinci kez Oscar’a aday gösterilen Bonham Carter’la Hooper’ı tekrar bir araya getiriyor. Aktris ayrıca, yönetmen Tim Burton’ın müzikal filmi Sweeney Todd’da Pirelli karakterini canlandıran Baron Cohen’le birlikte rol aldı.
Hayward, bu karakterlerin prodüksiyon üstündeki etkisinden bahsediyor: “Mösyö ve Madam Thénardier, çok ihtiyaç duyulan komedi rahatlamasını sağlıyor. Böylesine emek isteyen bir materyalde ciddiyetsiz anlara sahip olmak zorundasınız. Cameron ve orijinal tiyatro oyununun yaratıcıları bunu bildiklerini gösteriyorlar. ‘Master of the House’ müzikalin en sevilen parçalarından biri. Mükemmel komik eşleşmeyi bulmak için Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen’den ötesine bakmamız gerekmedi. İkisinin de harika seslere sahip olması ise adeta pastanın üzerindeki krema gibiydi”.
Sefiller’in ana oyuncu kadrosu, ateşli devrimci öğrenci Enjolras’ı canlandıran Amerikalı aktör ve yükselen Broadway yıldızı Aaron Tveit’le tamamlanıyor. Ona Gavroche olarak Daniel Huttlestone (West End’de Gavroche karakterini canlandırdı, halen turnedeki Oliver! oyununda Barks’la birlikte rol alıyor ve Artful Dodger karakterini canlandırıyor), küçük Cosette olarak Isabelle Allen (Londra prodüksiyonunda da aynı rolü oynuyor) ve küçük Éponine olarak Natalya Wallace katılıyor.
Yardımcı rollerde Londra sahnesinden birçok yıldız var. Sefiller’in 1985 Londra ve 1987 Broadway prodüksiyonlarında Jean Valjean’ı oynayan COLM WILKINSON, Digne Piskoposu rolünde; oynadığı Éponine rolüyle Tony Ödülü kazanan FRANCES RUFFELLE, Güzel Kadınlar’dan biri rolünde; Matilda: The Musical’de (Broadway’de tekrarlamak üzere) canlandırdığı Bayan Trunchbull karakteriyle 2012 Olivier Ödülü’nü kazanan BERTIE CARVEL, Bamatabois rolünde; tiyatro sahnesi ve beyaz perdenin yıldızı olarak bilinen MICHAEL JIBSON, fabrikadaki ustabaşı rolünde; biri Sunday in the Park With George’daki performansıyla olmak üzere iki kez En İyi Erkek Oyuncu dalında Olivier Ödülü kazanan DANIEL EVANS, kadın satıcısı rolünde; Queen’s Theatre’da birkaç kez Madam Thénardier’i canlandıran KATY SECOMBE, Madam Hucheloup rolünde; Queen’s Theatre’da Enjolras’ı canlandıran KILLIAN DONNELLY, öğrenci Combeferre rolünde; kısa bir süre önce Queen’s Theatre’da sahnelenen Sefiller oyununda rol alan FRA FEE, öğrenci Courfeyrac rolünde; Queen’s Theatre’da Fantine karakterini oynayan CAROLINE SHEEN, National Theatre’da Lady Macbeth karakterini oynayan KATE FLEETWOOD, A Little Night Music ve Kiss Me Kate’in yıldızı HANNAH WADDINGHAM, fabrikada çalışan kadınlar rolünde ve Olivier ödüllü aktör ADRIAN SCARBOROUGH, Toothman rolünde yer alıyor.
İnanılmaz bir oyuncu kadrosunun bir araya gelmesi, başarılı bir ekibin Hooper’ın vizyonunu benimsemesi, heyecan ve coşkunun projeye getirilmesiyle, Pinewood Studios’da ve İngiltere ile Fransa’daki tarihi ve simgeleşmiş mekânlarda ana çekimlere başlama zamanı gelmişti.

Canlı Şarkı Söylemek: Sefiller’in Müziği

Hayatlarının başyapıtının vücut bulmuş son haliyle takdir edilen, tüm zamanların en harika tiyatro müziklerinden birinin yaratıcıları, prodüksiyon boyunca sette yer aldı ve durum herkes tarafından memnuniyetle karşılandı. Oyuncular için Schönberg ve Boublil’in varlığı, kendilerinden beklenen çıtayı yükseltti. Hathaway grup adına konuşuyor: “Kesinlikle onları memnun etmek, onları etkilemek ve vizyonlarını hayata geçirmek istiyorsunuz. Süreçte gerçekten çok destekleyici oldular ve yapılması gereken belli adaptasyonlara karşı son derece anlayışlı yaklaştılar”.
Tiyatro sahnesinden beyaz perdeye geçiş, her zamanki gibi zorlayıcı bir unsur olacaktı ama Hooper’ın her oyuncunun canlı şarkı söylemesini istemesi çıtayı daha da yükseltti. “Tom, izleyiciyi olabildiğince yakına getirmek istedi ve bir izleyici, en iyi canlı performansla kendini yakın hissederdi. Ama bu, hem teknik açıdan hem de bu işin oyuncuların tüm gün boyunca şarkı söylemesini gerektirmesi bakımından bir riskti” diyor Fellner.
İngiltere’nin en önde gelen müzikal tiyatro şefi ve şahsiyetlerinden biri olan müzikal yönetmeni STEPHEN BROOKER, Mackintosh’un dünya çapındaki müzik ekibinin başında yer alıyor ve onun oyunlarından çoğuna şeflik ve müzik süpervizörlüğü yapıyor. Brooker, oyuncuların canlı şarkı söylemesiyle ilgili alınan karar hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Bu, kesinlikle doğru bir seçimdi. Bu durum oyunculara, metne çok duygusal bir şekilde bağlanma şansı tanıdı”.
Hooper bu bilmeceyi açıklıyor: “Playback şarkı  söylemek oyuncunun o andaki varlığının inkar edilmesi gibi bir şey, bu da bir sorun çünkü bir oyuncu aylar önce hazırlanmış bir planın her saniyesine bağlı kalmak zorunda. Ancak canlı şarkı söylendiğinde, bir oyuncunun anın içinde oynadığı karakterde illüzyon yaratma özgürlüğü bulunuyor. Bu da performansın gerçekçiliği ve gücü üzerinde derin bir etkiye sahip. Sefiller’de çok fazla duygu var ve ben, oyuncuların performansla yaratılabilecek opsiyonlara sahip olmasını istedim. Bunlar aylar önce yapılmış bir stüdyo kaydında sahip olamayacağınız opsiyonlar”. Bunun bir başka artısı da, bu durumun oyuncuların performanslarının, önceden yapılmış bir kaydın temposuyla kısıtlı kalmayacağı anlamına gelmesi.
Canlı sesleri yakalamak gibi muazzam bir işle görevlendirilmiş olsa da, prodüksiyon ses miksçisi Simon Hayes de Hooper’ın görüşünü destekledi. “Tom, bu proje hakkında ilk kez benimle konuştuğunda canlı ses kaydı yapma görüşünün doğru olduğunu içgüdüsel olarak biliyordum. Tüm filmde muhtemelen 15-20 diyalog vardır. İzleyicilerin tüm film boyunca oyuncuların ağız senkronu yapmasını kabul edeceklerini sanmıyorum” diyor Hayes.
Oyuncuların her gün sete gitmeden önce ısınmaları sağlandı, bu konuda ses koçları kendilerine destek oldu. Bir çekim yerine gittiklerinde oyunculara kulaklıklar verildi. Bununla bir set piyanistinin çaldığı müzikleri duymaları sağlandı. Müzisyen, oyuncuların hareketleriyle melodi ve temponun gelebileceği yerlerdeki tepkileri doğrulamak için bir monitörden canlı performansları izledi. Sesler aynı zamanda eşlik eden bir piyano olmadan kaydedildi. Bu da filmin yapım sonrası aşamasında bir orkestranın doğru bir şekilde orkestrasyon yapmasına olanak tanıdı.
Hayes bu işin hiç de kolay olmadığından bahsediyor: “Çekimlerin ilk gününde Hugh’u bir dağa çıkardık. Çok yüksekteydik, hava giderek azalıyordu. Tüm ekipmanları yukarı çıkarmak 1,5 saatimizi aldı. Bu durum canlı kayıtta iyice ortaya çıktı çünkü Hugh dağda yürürken nefesinin kesildiğini duyabiliyordunuz. O formda olan biriydi, çok sıkı bir şekilde çalışıyordu ama oksijen azlığından sıkıntı çekiyordu ve bu durum sesine yansıyordu. Çok güzel söylüyordu ama bir dağ sırasından yürüyerek geçiyordu. Bu, sıra dışı bir performanstı. Bir anda Tom’un görüşünü anladım, bunun çok işe yarayacağını biliyordum. Bu şekilde şarkı söyleyen bir insanla bağlantı kurabilirdiniz ama önceden yapılmış bir kayıt üstüne ağız senkronu yapsaydı bu bağlantıyı kuramazdınız”.
Aynı şekilde oyuncular da yönetmenlerinin aykırı kararını takdirle karşıladı. “Bu, cesur ama doğru bir seçimdi. Oyuncuların gözünü korkutan bir seçimdi ama bu bize performansımızda sahip olamayacağımız bir özgürlük verdi. Bu şu anlama geliyordu, oynamaya devam edebilir ama üç ay önce ses geçirmeyen bir odada gerçekleştirdiğim bir performansa sıkışıp kalmayabilirdim. Bu, filme gerçek ve doğrudan bir his kattı” diyor Jackman.
Crowe bu yoruma katılıyor: ”Şarkıları canlı kaydetmenin faydası, duygusal anlamda sınırlanmamanız. Anı keşfederek, karakterler ve aralarındaki ilişkiyle ilgili ilginç ve etkileyici keşifler yaptık. Bu deneyimi bu kadar tatmin edici kılan kilit unsur da bence buydu”.
Yürek burkan simgeleşmiş şarkı “I Dreamed a Dream”i ustalıkla seslendiren Hathaway ekliyor: “Sadece daha önce hiç yapmadığınız bir şeye kendinizi açmak zorunda kalmıyorsunuz, aynı zamanda bunu daha önce hiç yapmamış bir grup oyuncuyla, daha önce hiç böyle bir film çekmemiş bir ekiple ve daha önce hiç böyle bir şey yapmamış bir yönetmenle birliktesiniz. Karakterlerimiz dahilinde hepimiz farklı deneyim seviyelerinde olsak da, mesele bu işi yapmaya geldiğinde hepimiz bir bütündük”.
“Aynı savunmasızlık seviyesinde olmanın yanı sıra, desteklendiğimizi hissetmek ve birbirimizi desteklemek harikaydı” diye devam ediyor Hathaway. “Şarkıyı öğrendim ve sonra onu sahnenin gerçekliğine uyguladım. Gerçeklik şu, Fantine harap olmuş durumda ve bir fahişe haline geliyor. Şarkı, oyunda olduğundan farklı bir yerde. Oyunda şarkı, fabrikadan kovulmasının hemen ardından geliyor, bu yüzden hala biraz umudu var. Ama filmde tam anlamıyla dibe vurmuş durumda. Bakıyor ve deliğin dibinden hiçbir zaman tırmanıp çıkamayacağını fark ediyor. Bunun güzel bir versiyonunu denemeye çalışmak bana biraz bencillik gibi göründü. Melodiye gerçeği uygulamaya karar verdim. Gelmiş geçmiş en müthiş şarkıcılardan bazıları tarafından söylenmiş bu şarkıya bu hamlığı getirmek korkutucuydu. Ama Tom, Cameron, Claude-Michel ve Alain’in desteğini aldım, bu yüzden bunu yapmaya çabaladım”.
Seyfried bu yoğun deneyimi açıklıyor: “Bir filmde canlı  şarkı söylemeye hazırlanmanın imkânı yok. Mamma Mia!’yı yaptığımda kayıt stüdyosunda iki gün geçirdim. Kendi seslerimizi dinledik, çıldırma noktasına gelene kadar zamanlama ve nefesleri ezberledik. Böylelikle ağız senkronizasyonunu sağlayabildik. Sefiller’de yaşadığım deneyim, bir şarkıcının hayatını yaşamak gibiydi”.
Tiyatro sahnesinde oyunda yer alan Barks, bu işe katkı sağlayacak bir deneyime sahip olsa da, o da filmde canlı şarkı söylemeyi oldukça göz korkutucu buldu. “‘On My Own!’u baştan sona kadar söyledim, tekrar üstüne tekrar aldım, belki de 15 defa. Bu benim için yeni bir deneyimdi. Tiyatroda bunu haftada sekiz oyundan, gecede bir kez yapıyordum. Ama çekimler süresince bunu her gün, tüm gün boyunca yaptık. Bu farklı bir disiplin. Güç bakımından kendinize gerçekten bakmak zorundaydınız, herkes aynı durumun içindeydi” diyor Barks.

Büyülü Gerçekçilik: Setler ve Çekim Mekanları

Fransa’da Çekim Yapmak
Provalar, kostüm ayarlamaları, makyaj ve kamera testleriyle geçen birkaç haftanın ardından, Sefiller prodüksiyonu sayıları azaltılmış bir ekiple Güney Fransa’daki Gourdon’da 12 hafta sürecek çekimlere başladı. Burada Hooper ve onun değişmez yapım tasarımcısı Eve Stewart, karşısında Valjean’ın özgürlüğe yürüyüşünü çekmek için eşsiz bir dağlık bölge bulmuşlar. “Fransa’da çekim yapmamız ruhani açıdan önemliydi ve Gourdon bize çok özel ve benzersiz bir şey sundu” diyor Stewart.
Film yapımcıları tiyatrodan aldıkları  materyali beyaz perdeye aktarırken karşılaşacakları en büyük zorluğun, onu sinemaya uygun bir hale getirmek için geliştirmek olacağını biliyorlardı. “Kitapta bütün bir hikâye var, zaman pasajları, harika manzaralar, 19. Yüzyıl Fransa’sı. Hepsi de inanılmaz bir şekilde görsel ve tiyatroda yorumlamak açısından çok zor unsurlar. Müzikalin ve kitabın görsel unsurlarından faydalandık ve onları genişlettik. Harika bir müzikalin yanı sıra, destansı bir görsel deneyim ortaya koymaya kararlıydık” diyor Hayward.
Her iki zengin kaynaktan da ilham alan tasarımcı, filmin görünüşüyle ilgili olarak Hooper’la paylaştığı vizyonu aydınlatmak adına birçok araştırma yaptı. “Müzikale saygı göstermek çok önemliydi, biz bunu setlerin tiyatrallığıyla, renklerle ve dokularla yapmayı seçtik ama gerçekliği inanılır yapmanın da aynı derece önemli olduğunu hissettik. Aksi takdirde, karakterlerimizin içinde yaşadığı durumların gizemi ve dramı dokunaklı ve duygusal olmazdı” diyor Stewart.
Sefiller, Hooper’ın Stewart’la yaptığı dördüncü işbirliği ve yönetmen aralarında gelişen kısa yoldan hemen birbirlerini anlama durumunu itiraf ediyor. “Eve olağanüstü bir iş çıkardı. Her yaptığınızda daha da derinleşen yaratıcı işbirliğinin harika bir yanı var. Eve, benim çekim şeklimi biliyor ve çekim yapma konusunda beni heyecanlandıracağını bildiği fırsatlar yaratıyor. Çalışmalarımın büyük bölümünde tarihsel doğruluğu kendime rehber alıyorum. Son derece gerçek bir dünya yaratmaya çalıştığım sırada, Eve’in beni bu yapıların bazılarından birazcık da olsa kurtarması harika bir şey” diyor Hooper.
Rıhtımlar Üzerinde Yaşam
Prodüksiyon, Fransa’dan İngiltere’ye döndükten sonra ana çekimler tam gaz ilerlemeye başladı. Sonraki çekim yerleri, oyunculara ve ekibe İngiltere’deki simgeleşmiş tarihi yerlere gitme fırsatı sunmanın yanı sıra, filme de zamanı hiç geçmeyen bir hikâyeyi tam anlamıyla ilham verici olan bazı arka planların önünde aktarma fırsatı sağladı.
Efsanevi HMS Victory’nin demirlendiği, dünya çapında bir turist güzergâhı ve yılda yaklaşık 500.000 ziyaretçiyi ağırlayan faal bir deniz üssü olan İngiltere’nin güneyindeki Tarihi Portsmouth Tersanesi, filmin başlangıç sahnesi için ihtiyaç duyulan muazzam arka planı sağladı. Valjean ve diğer mahkumlarla ilk karşılaştığımızda tamir edilmesi için devasa bir gemiyi çekiyorlar. Kısa bir süre sonra Javert, Valjean’a serbest kaldığını gösteren değerli belgeyi veriyor.
Normalde gemilerin tamir edilmesi için kullanılan ve mahkumların yıpranmış gemiyi suyun dışına çekiyormuş  gibi görünmelerini sağlamak için ekip tarafından içi suyla doldurulan havuzlardan birini kullanmak, filmdeki lojistikle ilgili en büyük zorluklardan birini ortaya koydu. Kamera vincini, dalga ve rüzgar makinelerini, geminin ipleriyle direk ve yelkenlerini çok kısa bir hazırlık sürecinde rıhtıma çıkarmak gerekiyordu. Çekim günlerinde oyuncular ve ekibin rıhtımların dik ve ıslak merdivenlerinden inişleri çok korkutucuydu ve mucize eseri tüm çalışanlar o çekim yerinden yaralanmadan ayrıldı.
Artık en zorlu anlarda güvertede dolaşabilme becerisine sahip olan ekip, İngiltere’nin güneydoğusunda yer alan Kent’teki başka bir faal tarihi tersane ve müze olan Chatham’a gitti. Bu harika çekim yeri prodüksiyona, çekimler başlamadan yaklaşık bir ay önce hazırlanan birkaç devasa set sağladı. Fantine’in fabrika setini de içeren çekim yeri, 1786 ve 1791 tarihleri arasında inşa edilen ve çürümelerini önlemek için iplere işlem uygulanan İp Katranlama Evi’nde yaratıldı. Stewart tarafından keşfedilen bina, boyutları açısından mükemmel bir mekân, renk paleti ve doku sağladı. Stewart ve ekibi sadece set dekorasyonunu ekledi. “Napolyon’la savaşacak Nelson’un gemisine ipler yapan bir ip ambarıydı. Hikâyemizle son derece büyülü bir bağlantıydı” diyor tasarımcı.
Daha sonra oyuncular ve ekip, Fantine’in ölüm sahnesini ve Valjean ile Javert arasındaki yüzleşme için hastaneyi çekti. İp evinin tavan arasında çekilen sahneler için dört kat yukarıdaki ve yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki bir alanda çalışıldı. Dünyada türünün kalan tek örneği olan bu göz kamaştırıcı tarihi binada çekim yapılmasına ilk kez izin verilmişti. Ekip, çok dikkatli davranmak zorundaydı. Bazıları 15. yüzyıldan kalma olan eski keresteler, ip yapımından kaynaklanan dumanı içlerine çekmişti. Bu durum da mekânı her an tutuşmaya hazır bir kibrit kutusuna çevirmişti. Normal ateş ve SFX dumanı kullanmak kesin bir şekilde yasaktı, bu yüzden ekip seti dekore etmek için titreyerek yanan alevler ve duman yaratmak adına yapay metotlar geliştirmek zorunda kaldı.
Chatman ayrıca Montreuil-sur-Mer sokakları ve Red-light bölgesi için çekim yerleri sağladı. Stewart ve ekibi burayı, Pinewood Studios’da (ekibin Chatham’dan sonra tekrar taşındığı) inşa edilen muhteşem Güzel Kadınlar setiyle birleştirdi. Fransız ressam Gustave Doré’nin çalışmalarından, Toulon’daki rıhtımlardan ve ambarlardan, Chatham’daki tarihi rıhtımlardan ilham alan Stewart’ın muhteşem setini yaratmak sekiz hafta sürdü. Fantine’in çöküşü için görsel ve fiziksel bir metafor olan alanı inşa etmek için, sıvacıların, marangozların, heykeltıraşların, setin bitkilerle donatılmasından sorumlu işçilerin, denizcilik donanımı uzmanlarının ve manzara ressamlarının yeteneklerini bir araya getirmek gerekiyordu. Tuğla işleri, bir kereste temeli üzerinde alçı levhalardan yapıldı. Ana gemi, metal çerçeve üzerine polisitrenden yontuldu ve sonrasında alçıyla kaplandı.
Polisitrenden yapılan gemi başı süsleri, sete istenen tiyatral özelliği vermeye yardım etti. Bu olağanüstü ama aynı zamanda gerçekçi olan unsurlar, Stewart’ın boyama ekibinin ustaca çalışmasının bir ürünüydü. Ekip, duvarların üzerine boyayla balçık ve küf efektleri yaptı ve İskoçya’daki Outer Hebrides’den getirtilen dokuz ton yosunu yerleştirdi. Ayrıca sete 10 ton yeşil kum ve çamur getirtildi. Bunların yanında her sabah saat 2:00’da Londra’nın Billingsgate pazarından çuvallar dolusu uskumru ve berlam balığı taşındı (ve her gece imha edildi). Oyuncular ve ekip için oldukça rahatsız edici olan koku, gerçek bir liman gibi görünen mekânın gerçek bir liman gibi kokmasını da sağlıyordu.
Öylece ayakta durmanın da zor bir şey olduğu görüldü, özellikle de ekibin teçhizatları kullandığı, saçları, makyajı ve kostüm kontrollerini yaptığı anlarda. Set dekoratörü Anne Lynch Robinson şöyle özetliyor: “Set mümkün olduğunca berbat görünümlü olmalıydı. Fantine’in varlığının temel unsurlarına nasıl ulaştığını göstermemiz gerekiyordu”. Montreuil-sur-Mer’in çamurlarına saplanmış eski bir geminin çürüyen iskeletinde söylenen “I Dreamed a Dream” parçası, çöküşün yürek parçalayıcı doğasını yoğunlaştırdı. Soğuk, karanlık ve rutubetli alanda toplanan ekip, hayranlıkla Hathaway’in setteki inanılmaz bir şekilde inandırıcı olan sıra dışı canlı performansını izledi
Bastil Fili
Ekip daha sonra, Christopher Wren’in nehir kenarındaki ikiz kubbeli sanat eseri ve güneydoğu Londra’nın önemli bir şehir simgesi olan Greenwich’deki Eski Kraliyet Deniz Akademisi’ne taşındı. Stewart, orijinal olarak Napolyon tarafından tasarlanmış olan ve Victor Hugo tarafından, Gavroche’un Bastil Sarayı’ndaki sığınağı olarak ölümsüzleştirilen, aslı Paris’te yer alan Bastil Fili’ni oraya özellikle yerleştirdi. Bu parça, öğrenci ayaklanmasının ve filmin final sahnelerinin başladığı Lamarque’nin cenaze alayı için çarpıcı bir temel figür sağladı. Polisitrenden şekillendirilen 12 metrelik fili Pinewood’da yapmak yaklaşık bir ay sürdü. Yapımı tamamlandıktan sonra büyük parçalar halinde ayrılarak çekim yerine taşındı ve orada tekrar monte edildi. Fil ayrıca, filmin final sahnesinde tasarımcının ekibi tarafından inşa edilen başka bir dev olan büyük barikatın arka planında yer aldı. Mackintosh fili o kadar beğendi ki, çekimlerin sonunda onu atılmaktan kurtarıp İngiltere’nin batısındaki evine götürdü.
Final sahnesi, isyancıların barikat kurma sanatında uzmanlaştığı, başarılı 1848 Fransız devriminin olduğu dönemde geçtiği için, Stewart ve Hooper seti mümkün olduğunca büyük yapmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Galler’den, Belçika’dan ve çeşitli evlerden yüzlerce mobilya parçası; kapılar, kilise sıraları, tahta kaplamalar, sandalyeler ve masalar sağlayan Stewart ve Robinson’un ekibinin, taşınabilir bir barikat inşa etmek için sadece iki haftaları vardı. Bu yüzden barikat Greenwich’e ancak çekimlerin hemen öncesinde nakledilebildi. Filin yanı sıra, barikatın Greenwich’e götürülmesi için son derece büyük ve sıra dışı yük özel izni verilmesi gerekiyordu. Filin barikata yüklenmesiyle yapının genişliği 30 metreye, yüksekliği ise 12 metreye ulaştı.

1832 Parisi’nin Sokakları

Chatham’daki başka bir görevin ve Winchester College’in güzel şapelinde Valjean’ın ölüm sahnesini çekmek için Winchester’a yapılan kısa bir ziyaretin ardından ekip, yeni inşa edilen Richard Attenborough Stage’de genişletilmiş çekimlere başlamak için Pinewood’a döndü. Ekip dönmeden önce Javert’in Valjean’ı takip ettiği sahneler ve küçük Cosette’in Paris sokaklarında dolaştığı sahneler için Winchester’ın taş döşeli sokaklarını kullandı. Yapım tasarımcısı döndükten sonra, Pinewood’un 15 metre yüksekliğindeki en yüksek platosunun tamamını kullandı. Tasarımcı ağırlıklı olarak, 1800’lerin ortasındaki Haussmann Planı sırasında büyük ölçüde yıkılan şehri yıkılmadan önce görüntüleyen fotoğrafçı Charles Marville’in çalışmalarını referans aldığı, 1832 yılının Paris’ini betimlemek için alana ihtiyaç duyuyordu.
200 marangoz, oymacı ve boyacının  çalışmasıyla, 1832 yılının Paris sokakları sadece 10 hafta içinde yaklaşık 12-13 metre yükseldi. Günümüzde bildiğimiz Paris’in büyük bir kısmı hikâyenin geçtiği dönemde yoktu. Ayrıca Marville’in fotoğrafladıklarına benzeyen ortaçağ binalarından geriye çok azı kaldı. Stewart ve ekibi büyük ölçüde, dönem kitapları, gravürler, Paris’i tasvir eden yağlı boya resimler ile Fransız müzeleri ve tarih içerikli internet sitelerinden aldıkları referanslara bel bağladı. “Binalar gerçekten bu yükseklikteydi ve onları bu yükseklikte yapma kararı aldık çünkü bilgisayar grafikleri kullanıp filme fazladan yük bindirmek istemedik. Tiyatrallığın yanı sıra, yaratmaya çalıştığımız dünyanın dokusunu ve gerçekliğini de korumak istedik. Gerçekliğin karmakarışık renklerinin oluşturduğu bir karışımda, bir araya getirmek için dükkânlar ve binalar bulmak çok eğlenceliydi” diye açıklıyor Stewart.
Yönetmen, ekibinin yarattığı şeyi gördüğünde çok şaşırdığını itiraf ediyor. “Bu muazzam setleri inşa etmek çok keyifliydi. Filmin içten gelen bir gerçekliğe ve büyülü  bir gerçekçiliğe dayalı olduğunu hissettirmek için en uç noktada bir gerçekçilik kombinasyonuna ulaşmaya çalışıyordum. Bunda operavari bir yön, bu nedenle de gerçeklikten bir parça yükselen bir tarz yaratmak için bir fırsat var” diyor Hooper.
Stewart, karşılaştığı en büyük zorluklardan birinin, marangozlarına yamuk hatları yaptırmak olduğunu söylüyor. Tasarımcı gülüyor: “Tam anlamıyla ellerinden cetvelleri almak zorunda kaldım çünkü büyük oranda sağa eğilmiş bir pencereyi yapmayı kabullenemiyorlardı”. Devrimci öğrencilerin toplandığı ve Marius’un “Empty Chairs and Empty Tables” şarkısını söylediği Café Musain’i, onların gelişememiş devrimlerinin doğasını vurgulayan, izole ve kırılgan bir yer olarak yorumlamak, Hooper ve Stewart için bilhassa çok önemliydi.
“Burası öğrencilerin devrimlerini planladıkları, barikatlarını inşa ettikleri ve sonunda çoğunun öldüğü yer. Evleri olan yeri kullanarak, kırılganlıklarının bir simgesini yaratma fikri hoşuma gitti. Binanın dayanıksızlığı ve onların büyük rüyasının yaralanabilirliğini fiziksel olarak göstermek benim için çok önemliydi” diyor Hooper.
Çekimler boyunca yaşanan en vahşi ve en beklenmedik anlardan biri, Redmayne ve Tveit’in canlandırdığı öğrencilerin barikatı inşa ettikleri sahneyle geldi. “Plan, barikatın bir kısmını çekimler sırasında inşa etmekti, sonra Eve ve ekibi yakınlardaki bir platoda hazırladıkları çalışmalarını bitireceklerdi. Ama çekim gününde, coşku anında kameraları çalıştırdım. Öğrenciler ve vatandaşlar, her mobilyayı, her kapıyı, her dükkânı söktüler. Ellerini geçirdikleri ne varsa getirip, gerçek zamanlı olarak tüm barikatı inşa ettiler. Yakalamak istediğim enerji ve devrimci ruh tam olarak buydu” diye açıklıyor Hooper.
Redmayne, o sırada gerçekleşen tek gerçekçi şeyin, barikatta canlı şarkı söylemek olmadığına katılıyor. “40 öğrenci, 50 figüran oradaydı ve Tom’un filme layık bir çekim yapmak için 10 dakikası vardı. ‘Barikatı kurun. Motor!’ dedi ve 10 dakika boyunca tam bir katliam yaşandı. Mobilyaları, piyanoları ve çantaları fırlattık. Her şey havalarda uçuyordu, çok korktuk. Herkesin reaksiyonu gerçekti” diyor Redmayne.
Ekibin Pinewood’a dönmeden önce ziyaret etmesi gereken bir çekim yeri daha vardı: “İngiliz Versay’ı” lakabı verilen, Buccleuch Dükü’nün Northamptonshire’daki konutu Boughton House. Şu anki binanın büyük bölümü, 1683 yılında babasının miras olarak bıraktığı eve sahip olan 1. Montagu dükü Ralph Montagu’nu eseri. İngiltere’nin eski Fransa büyükelçisi Montagu, tutkulu bir inşaatçı ve tablo meraklısı olmanın yanı sıra, bir sanatkâr ve dekoratördü. Kendisine miras kalan evde yaptığı değişiklikler, Fransa’nın güzelliğini ve tarzını İngiltere manzarasına taşıma hayalinin bir göstergesiydi.  Ev, Valjean’ın yaralı Marius’u büyükbabasına teslim ettiği ve Cosette ile Marius’un düğün törenin gerçekleştiği Marius Pontmercy’nin aile evinin çekim yeri olarak mükemmel bir şekilde hizmet etti.
Çekimlerin son birkaç haftasında ekip Pinewood’a geri döndü. Valjean’ın Cosette’i Thénardier’lerle birlikte yaşadığı sefil hayattan kurtardığı ve Bonham Carter ile Baron Cohen’in seslendirdiği popüler parça “Master of the House” sahnesinin çekildiği han olan Montfermeil’i yaratmak için Richard Attenborough Platosu’nun bir bölümü düzenlendi. Javert’in Sen Nehri’ne atlayıp intihar ettiği sahne için tek bir çekim eklendi. Sahne, Georgia dönemini yansıtan Bath şehrinin merkezinden geçen Avon Nehri’ndeki muhteşem bentte çekildi.
Uluslararası Bir Çaba: Filmin Kostümleri
Hooper ve Sefiller’in kostüm tasarımcısı Paco Delgado, karakterleri tiyatrodan sinemaya dönüştürmeye başladığında, onlar için en önemli nokta kostümler değil, dönemin kıyafetleriydi. Eugène Delacroix ve Francisco de Goya gibi dönemin ressamlarının yaptığı çalışmalardan ilham alan Delgado, 33 yıla yayılan hikâye boyunca farklı sosyal sınıflar tarafından giyilmiş tüm kıyafet türlerini yansıtmak zorundaydı. “İşimiz birçok şeyi kapsıyordu. Mahkumlar, fahişeler ve rahibeler yarattık. Zenginlerimiz ve fakirlerimiz vardı. Bu inanılmaz bir işti” diyor Delgado.
Yapım tasarımcısı ve saç-makyaj ekipleriyle yakın bir şekilde çalışan Delgado, her bir karakter için büyüleyici bir görünüm yarattı. Iñárritu’nun yönettiği Biutiful, Almodóvar’ın yönettiği Bad Education/Kötü Eğitim ve The Skin I Live In/İçinde Yaşadığım Deri gibi etkileyici İspanyol filmlerindeki çalışmalarıyla tanınan tasarımcı için tarihsel gerçekliği bir parça gerçek dışılıkla harmanlamak, bir taraftan dönemin puslu havasına saygı gösterirken, diğer taraftan Napolyon döneminin sonundan kaçışı sunmak çok önemliydi. Delgado şöyle özetliyor: “Normalde bir dönem filmini ele alırken, çoğunlukla gerçekliği çok sayıda doğru unsurla yeniden üretme eğilimi söz konusudur. Bir müzikal olduğu için ve bu, gerçek yaşamda olmayan bir durum olduğu için buna biraz hayal gücü katmak zorundaydık. Gerçeklik ve hayal gücü arasındaki çizgide yürümek zorunda olduğumuzu biliyorduk”.
Delgado karakterin dokusal değişimlerinden şöyle bahsediyor: “Jean Valjean gerçekten zorlu bir durumun içinde başlıyor. Başlangıçta o, neredeyse hiçbir beklentisi olmayan bir mahkum, bununla ilgili olarak kaba kıyafetlerinden tutun da sakalına kadar her tür dokuya sahip. O, kıyafetleri içinde bir ölü. Sonra birden, azar azar daha sofistike ve sosyal anlamda daha adapte olmuş bir hâl almaya başlıyor. O noktada bu doku sayısı azalıyor, ince materyal sayımız ise artıyor. Renkler bakımından çok daha sofistike bir palete bürünüyor”.
Jackman’ın önerisi üzerine Delgado, mahkumun Mösyö Madeleine’e dönüşümünü vurgulamaya yardım etmesi için Valjean’ın şıklığını arttırdı. Valjean işlediği günahlardan ötürü pişmanlık çekiyor olmasına rağmen büyük bir başarıya imza atıyor. Jackman kıyafetinin (ve ağırlığının) bu büyümeyi yansıtacağını hissetti.
Valjean, inançlarının güçlendiği sırada yaşadığı değişimi kucaklarken, Javert için tam tersi geçerli oluyor. Delgado bu adamları “aynı paranın iki yüzü” olarak tanımlıyor ve Javert’in nasıl katılaştığından bahsediyor: “Javert için açık maviden, neredeyse siyaha çalan koyu maviye giden çok karanlık renklerle çalıştık”. Delgado, Javert’in görünüşünün tiyatro sahnesindeki haline çok benzediğini söylüyor. “Sanki karakterin kendisi sizden bu şekilde giydirilmesini istiyor” diyor Delgado.
Diğer Güzel Kadınlar’ın hafif transparan olan kostümleri koreografileriyle belirlenirken, Fantine’inki geçirdiği Valjean’ınki gibi şiddetli olan dönüşümle belirlendi. Onu fabrikada ilk gördüğümüzde, basit bir müslin kumaştan yapılma bir elbise giyiyor. Son derece zarif ve onun konumundaki bir kadının görüneceği kadar saf görünüyor. Ama seçenekleri tükenirken yavaş yavaş kirli bir hale getiriliyor. Delgado, Fantine’in zaten zayıf olan görüntüsünü daha da inceltmek için yapışan kumaşlar kullandı ve ona tüberkülozdan dolayı yok olan bir kadının görüntüsü vermek için Hathaway’in kostümlerinin yanlarını daha koyu renklere boyadı.
Küçük Cosette’i ilk gördüğümüzde o, Thénardier’lerin hanında hizmetçi olarak çalışan, çok kötü bir durumda olan, yırtık pırtık elbiseler giyen bir kız. Ama onun aksine kız kardeşi Éponine süslü bir oyuncak bebek gibi. Delgado tüm bu değişikliklerin nasıl olduğunu açıklıyor: “On yıl sonra, her şey tamamen tersine dönüyor. Aynadaki Alice gibi ama onlar farklı yönlerden gelip kesişiyorlar”. Delgado, kızların bakıcıları olan Thénardier’lerden “filmin rengi” olarak bahsediyor. Sürekli saklanma halinde olan düzenbaz çift, dönemin bukalemunları.
Kalabalık figüran kadrosuna yaklaşık 2200 kostüm yaratmak için büyük bir ekibe ihtiyaç duyuldu. Ekip, tasarımları Fransa, İspanya, İtalya ve İngiltere’de mükemmelleştirdi. Kostümler için ne yazık ki çalışmalarının berbat bir hale sokulması zorunluydu. Delgado’nun ekibi, kıyafetlerin dilencilere ve açlık çeken fakirlere aitmiş gibi görünmesini sağlamak için onları tam anlamıyla söktü, parçaladı ve kesti (hatta bazı yerlerini yaktı). Yine de dikkatli gözlemciler, tasarım ekibinin bu destanın tamamına Fransız bayrağının renklerini serpiştirdiğini fark edecekler. Enjolras’ın barikattaki ceketinin kırmızı olması, Fantine’in fabrikadaki elbisesinin mavi olması ya da Cosette’in gelinliğinin ve Valjean’ın ölürken giydiği kıyafetlerinin beyaz olması gibi, alınan tüm kararlar bilinçli olarak alındı. Yaşasın Fransa.


3 yorum:

Adsız dedi ki...

Les Miserables'ı benim kadar sıkı takip eden birinin yazısını okumak... Tebrikler! :D

Adsız dedi ki...

yazınızın özetini nereden bulabilirim?

numan dedi ki...

özet geç diyorsun ama bu mümkün değil be canım.. zira bana gelişi böyle..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...