1.03.2013

The Sessions :: Benim de Canım Var Ben de İnsanım


Otuz altı yaşındaki Mark O'Brien (John Hawkes), altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci nedeniyle, bedeninin boyundan aşağısını kullanamayan bir adamdır..

Zamanın çoğunu evinde, bedenine basınç uygulayarak nefes almasını sağlayan demirden bir yaşam ünitesinin içinde geçirirken, buradan 3-4 saatliğine çıktığında da, bir sedyeye ve oksijen tüpüne bağlı kalmak zorundadır..

Bunca yıl muhtelif bakıcılarla yaşantısını sürdüren, sürekli kiliseye giden inançlı bir Katolik ve aynı zamanda da bir şair olan Mark'ın en önemli kaygısı -bir fırsat bulup da gideremediği- bakirliğidir..

Dışardan pek belli olmasa da, bu engelli adamın beyninde duygusal fırtınalar kopmakta; hiç hareket edemeyen, yaşam belirtisiz bedeninin içinde saklı kösnül bir enerji, kendini dışarıya atmanın yollarını aramaktadır..

Buna yönelik olarak, 'durumu müsait' bakıcılarına kur yapıp, aşık olsa da, bunun geri dönüşümü pek de olumlu olmamaktadır..
Bu yaşa kadar kadınlarla hiç cinsel ilişkiye giremeyen, en azından mastürbasyon yapma olanağı bile bulamayan bu adam -son bir umutla- yeni arayışlar içine girer..



Üyesi olduğu kilisenin rahibi Brendan (William H. Macy)'dan da manevi destek alarak, profesyonel bir 'seks vekili' olan, Cheryl (Helen Hunt)'e ulaşır..
İlk bakışta sanıldığı gibi bir fahişe olmayan Cheryl, gayet ciddiye aldığı ve bilimsel yöntemler kullandığı işi dışında, kocası ve de bir oğluyla yaşayan, 'mazbut' bir hanımdır..

Tahmin ederiz ve umarız ki Mark O'Brien'in yıllardır içinde büyüyen sorun yumağını çözecek kişi de muhtemelen odur..



Film, Mark O'Brien'in gerçek hayat hikâyesinden, daha doğrusu, kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı bir makaleden yararlanarak çekilmiş..

Hoş bu saatten sonra hiçbir konu ya da görüntü beni asla rahatsız edemez, o ayrı da; seksin, dolayısıyla da çıplaklığın bunca yoğunluğuna karşın, hemen her şeyden nem kapan hassas kişileri dahi -sanırım- rahatsız etmeyecek olgunluğa sahip böyle bir filmi gerçekleştirenleri övmek gerek..

Aslında film, sadece -Mark gibi- engelli insanların karşılaşabileceği cinsel sorunlardan bahsetmiyor; olaya daha genel bir açıdan bakarak, 'normal' bir gencin de üstüne salınan dini ve toplumsal yasakların, tabuların, ayıpların doğuracağı sonuçları da -en azından kafamızda- konuya dahil ediyor..



Cinsel sorunları da olan mümin Mark ile din adamından ziyade bizim sokağın köşesindeki tekel bayisine benzeyen (Evet bayii değil bayisi!) Peder arasında o kadar sıcak bir diyalog oluşuyor ki bütün film, hep bu ikilinin sahnelerinden oluşsun istiyorsunuz..
Buradan, aziz pederimize ruh katan William H. Macy'ye en derin saygılarımı sunuyorum..

Bu arada, halâ tabuların en katmerlisi olarak karşımızda dikilen, oysa insanın en doğal hali olması gereken çıplaklığı, bu kadar kendinden emin ve rahat sergileyebilen Helen Hunt'ı da unutmuyoruz elbet..



O değil de, sadece mimikleriyle oynama izni olan John Hawkes'ın, tam da biçimden biçime girdiği bir zamandaki ruh halini yüzünde bu denli iyi yansıtmasını da -N.Ş.A. kafamdan hiç çıkarmadığım- fötr şapkamı çıkararak karşılıyorum..

Ne yalan söyleyeyim, özel olarak benim de merakımı celbeden, işe tabuların da karıştığı 'hassas özellikli' bir konuyu, hüzünle karışık duygusallığını yitirmeden, istismar da etmeden -neşeli bir atmosferde- işleyen Aşk Seansları, varlığıyla dünyamızı değiştirmeye çalışmayan ya da tüylerimizi diken diken etmeyen, ancak, samimi doğallığıyla seyircisini sarmayı başarabilen, hoş filmlerden..





The Sessions / Aşk Seansları

Yönetmen: Ben Lewin
Senaryo: Ben Lewin, Mark O’Brien
Tür: Komedi, dram, duygusal
Oyuncular: John Hawkes, Helen Hunt, William H. Macy
Yapım: ABD, 2012, 95'

  3.5 / 5





Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...