31.05.2013

Derviş Zaim: Devir'e Dair


Deneyimli sinemacı Derviş Zaim, Ulusal Yarışma’daki filmi DEVİR’de Hasanpaşa köyüne uzanıyor ve oradaki çoban yarışını anlatıyor.

Çobanların sürüleriyle beraber bir su birikintisini geçmesi üzerine kurulu olan yarışmadan yola çıkarak doğaya, insana, geleneğe, kurmacaya ve pek çok alt anlama doğru uzanan yönetmen sorularımızı yanıtladı.

Doğa ve insan ilişkisi üzerinde durmaya karar verince ne tür okumalar yaptınız? Bu okumalarda sizi aydınlatan ya da yolunuzu çizmenizi sağlayan bir fikir oldu mu?

Devir filminin konusunu teşkil eden Hasanpaşa köyündeki yarışmayı dergilerden, TV programlarından ve haberlerden biliyordum.

Metin And’ın kitaplarından ve Burdur yöresini antropolojik açıdan anlatan çeşitli kitaplardan yarışmaya dair daha geniş bilgi edinme şansım oldu. Bu yarışmanın çok ama çok eski çağlardan beri yaşadığını görmek beni heyecanlandırmıştı. Fakat filmin yapısını kurarken yaslanmaya çalıştığım şeylerden biri de Anadolu kültür geleneği oldu. Filmin adı (Devir), gelenekten nasıl yararlanmak istediğimi aydınlatmak isteyen meraklısı için bir ipucu olabilir. Ancak filmi yorumlamak isteyen başka insanların bazısı geleneğe dair ipucu edinmek isterse Hermes’e gidebilir, isteyen başka şeye, mesela örümceğe bakar. Burada bir çetele vermek gibi bir niyetim yok.


Metin And, koyun sürüsünün gölden geçirme yarışının bir çeşit arınma olduğunu ifade ediyor. Siz de bu tanımlamayı kullanıyorsunuz. Bunu, suyla ilişkisi anlamında mı arınma olarak görüyorsunuz? Ne anlamda “arınma” olarak tanımlıyorsunuz?

Metin And’ın bu yarışmayı yayladan aşağıya kışlık yerlerine dönme döneminde bulunan koyunların yazın ve yaylanın kirinden arınmalarının töreni olarak, bir saya şenliği biçiminde tarif ettiğini okumuştum. Koyunların sudan geçirilmelerinin altında yatan sebebin bir arınma töreni olduğunu söylemek bu manada sanırım mümkün olabilir. Ancak bu noktadan sonra, filmde inşa edeceğim arınmanın sadece o koyunlara, yarışmaya, fiziki olana, fiziki kirlerden arınmaya tekabül etmediğini, etmeyebileceğini düşündüm. Filmdeki arınmayı böyle okumak mümkün olabilir sanırım.

Yağmur duası ile açılıştan, eksik organla doğan koyun haberlerine, mezbaha görüntülerine kadar aslında kuraklaşan, genetiği bozulan doğa ile tüketen ve vahşileşen bir insan doğasından söz ediyorsunuz. Bunun dışında vurgulamak istedikleriniz nelerdi?

İnsanın doğa ile daha dengeli bir ilişki kurması için girişeceği muhtemel bir çaba, geçmiş kadim kültürlerle nasıl birleştirilebilir sorusunu önemsiyorum. Geçmişimiz vicdanımızı diri tutmak için bize bir ipucu verebilir mi, sorusu yanıtlamamız gereken bir sorudur.

Bu temanın sizinle bağlantısı, sizde yarattığı değişim, sinemanıza etkisi nedir?

Çevremde son altı ayda kanserden ölen insan sayısı ne yazık ki epey çok. Korkarım buna benzer vakaları işitmeye devam edeceğiz. İnsanın kendi ve etrafı ile daha dengeli, barışçı, sürdürülebilir bir ilişki kurma yollarının neler olabileceğini düşünmek istedim. Sinemamda belgesel olan ile kurmacayı bir araya getirmek ise benim sinema serüvenimde bu filmle beliren bir başka yenilik oldu.

Bu çoban yarışması, her ne kadar geleneğe dayalı olsa ve bu çağda bu geleneği yaşatmak gibi bir övgüyü hak etse de özünde hayvanlar üzerinden bir yarış. Bu yarışmayı sizin için bu kadar “önemli” kılan etmenler nelerdi?

Bu sadece hayvanların yarıştırıldığı, ondan ibaret olan bir yarışma değil. İşin püf noktası yarışmayı kazanmak için sadece koyunun performansı değil, çoban ve koyunun birlikte sergileyecekleri performansın yarışmanın sonucu üzerinde belirleyici olması biçiminde ileri sürülebilir. Koyun eğer çobanı ile arasında yakınlık var ise çobanını izleyip suyu hızlı ve kesintisiz biçimde geçmeye çalışıyor. Bu da o koyun ile çoban arasındaki yakınlaşmanın derecesi ile olanaklı hale gelebiliyor. İkincisi, bu yarışma kumar, bahis, vesaire gibi bir olayın çevresinde dönmüyor. Üçüncüsü, yarışma esnasında, hayvanlara zarar verildiğine dair herhangi bir gözlemde bulunmadım. Duyduklarım beni yanıltmıyorsa şu ana kadar da zarar olmamış. Dördüncüsü, yöre insanı bu oyuna yaklaşırken ‘hadi eskilerden bir şey yapalım da turistler eğlensin’ mantığı ile davranmıyor. Bu olay, onlar için hâlâ daha yaşayan, onlara şu ya da bu şekilde ‘bir şey’ fısıldama kapasitesi olan, kalpten katıldıkları bir toplu eğlence, eyleme biçimi. Sadece bu yanı ile bir hazine olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu olgu, eski, öğretici ve değerli ve sahih bir ‘oyun’.

Önceki belgeselinizde kişisel izlerinizin üzerinden, toplumsal ve bireysel hafızanın izinden gitmiş, Kıbrıs meselesiyle ilgilenmiştiniz. Şimdi yabancısı olduğunuz bir yöreye, Burdur’a atlatmanız, kişisel olandan uzaklaşmanız nasıl gerçekleşti?

Konusunu Kıbrıs’tan alan Paralel Yolculuklar adlı bir belgeselim var. Ancak belgesel tarzından farklı, belgesel tarzının epey dışında duran işlerimin sayısı da epey fazla. Tutalım ki bir bilimkurgu filmi çekmeye kalkıştım. Bu yeni tür içinde sizin de takdir edeceğiniz üzere çok şahsi bir meseleyi tartışmam mümkün olabilir. Dolayısıyla benzer biçimde Burdur’da geçen ve biçimi ve içeriği ile daha evvel yaptığım işlere fazla benzemeyen bu film, pekâlâ şahsi bir meselemi tartıştığım bir film olma ihtimalini de bünyesinde taşıyabilir. Metropolde yaşayan ama metropolde doğmamış bir insanın bir zamanlar yaşadığı çevreye ve şu an yaşadığı çevreye ait soru sorması kanımca doğal.

Belgeselde mevsimler geçiyor ve bir döngü var. Kaç kere oraya gittiniz? Kaç saatlik görüntü vardı elinizde?

Çektiğimiz malzeme miktar olarak adeta okyanus gibiydi. Oraya dört kez gittik. Film başka filmlerin montaj masasında yaşamadığım bir deneyimi bana yaşattı. Her filmi montajlarken değiştirdiğiniz bazı planların filmin bütünü üzerinde etkide bulunduğunu görürsünüz. Bu doğaldır. Ancak böylesi bir girişim bu projede bana farklı deneyimler yaşattı. Devir’i montajlarken filme bir planı koyuyorduk, film bütünüyle değişiyordu. Başka filmleri montajlarken yaptığım benzer denemelerde edindiğim gözlemlerle kıyaslanmayacak kadar farklı bir kurgu süreci oldu. Malzeme dokusu ve malzemenin çekiliş biçimi nedeni ile böyle oldu kuşkusuz. Neredeyse kozmik denecek bir deneyim yaşattı bize bu malzeme. Çünkü ilk kez senaryoyu filmi çekerken yazdım. Kurgucumuz Aylin Zoi Tinel ve kurgu asistanımız Naim Kanat’a sayıları çok fazla olan kamera ekibine, Taner Tokgöze, Emre Oskaya sevgilerimizi sunuyoruz. Filmin gerçekleşmesine katkıda bulunan Sarten Ambalaj’a ve KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Derviş Eroğlu’na da unutmadan teşekkürlerimi iletmek isterim. Film finansmanından kotarılmasına kadar devasa riskleri barındırıyordu. Onların katkısı olmasa bu film bu hali ile ortaya çıkmazdı. En fazla risk aldığım işlerden biri oldu diyebilirim.

Onca köylü karakter arasında ana karakter olarak Ali Özel’i seçme sebebiniz neydi? Kaybetme duygusuna yakın olmak ve tüm o hayvan katliamlarına içsel bir tepkisinin olduğunu hissetmeniz mi?

Az evvel dediğim gibi filmi çekerken senaryoyu yazıyordum. Bu neden dolayısıyla saldırabileceğim karakter sayısını mümkün olduğunca fazla tutmaya çalıştım. Nihai filmde gördüğünüz karakterler aslında birçok karakteri eledikten sonra filme koymaya karar kıldığım karakterler. Bu film iki yönlü bir çalışma oldu. Film üretim süreci içinde beni, ben de onu yoğurdum. Film beni, ben de filmi yaratmaya çalıştım.

Köydeki hemen hemen her erkeğin elindeki silah vurgusu tam da gerçeği mi yansıtıyor? Yoksa vurgulamak için sizin yönlendirmeleriniz oldu mu? Mühendis’in silahı ve geyiği vuruşu da kurmaca olarak eklediğiniz bir hikâyedir tahminimizce ama gerçekte yaşanmışlığı, bir anısı var mı?

Yörede ve Türkiye’de birçok insanın elinde silah olması beğenelim, beğenmeyelim bir gerçek. Bu noktada benim yönlendirmem olmadı. Mühendis ve geyik avı sahneleri ise kurmaca. Mühendisin çıktığı geyik avı sekansı, senaryoda bulunan ‘eksik kemiğin yerine onu ikame edebilecek bir başka şey konması gerekliliği’ ile ilgili motifi inşa etmek ve onu sona erdirmek için işime yaradı. Bu inanış motifinin kaynağı ise Muğla yöresi ve Roux adlı yazar. Kurmaca öğesi kısaca söylersem, filmin birçok yerinde söz konusu.

Belgesel ile kurmacanın kesiştiği noktaların birbirine uyumlu olmasını nasıl sağladınız?

Ton meselesi üzerinde hep düşündüğüm bir şey oldu. Bir filme bütünsellik ve yekparelik duygusunu veren ayrıntıların kendisi, ayrıntıların nasıl verildiği, ayrıntıların ne oranda verildiği konusudur. Ek bir şey söyleyeyim: Bu filme naif biçimde yaklaşıp okuma eğiliminde olanlar onu bir belgesel olarak algılama hatasına düşüyorlar. Oysa karakterlerin amatörlüğü, karakterleri köylerinde geçen bir yarışmada gerçekten yarışırken göstermiş olmak ilgili filmin bütününü belgesel yapmaz. Bu filmin eğer yanılmıyorsam önemli tarafı da bu zaten. Belgesel gibi görünürken aslında ve aynı zamanda başka bir şeyi de gerçekleştiriyor. Kurmaca olarak kuşkusuz.

Bir kavramın, bir çıkış noktasının peşinden uzun süre devam eden, üçlemeye kadar varan, işin kavramsal boyutuna da oldukça kafa yoran bir sinemacı olarak, “doğa ve insan” yolunda devam edecek misiniz?

Balık diye bir film çektim. Devir’de koyunlar yarışıyordu. Orada koyunlar değil, balıklar yarışacak.

Filmlerin hep yarışma ortamında sunulmasını deneyimleyen bir yönetmen olarak “çoban yarışması” sizin için bir metafora da dönüştü mü? Kaybetmek, kazanmak, kendini yarışmayla var etmek açısından…

Yaşlı çobanın genç çoban Mustafa’ya koyunları hastalıktan kurtarmak için ot kaynatıp ilaç hazırlarken söylediği cümle ile cevap vereyim: Bu işleri aşkla yaparsan, birinci de olursun daha da ileri de gidersin. Hem birinci olmak nedir ki?

İstanbul Film Festivali’nde bir kez daha olmak sizin için nasıl bir duygu? Önceki yıllardan bir farkı varsa sizin için, bunu paylaşabilir misiniz?

Bir sürü eski dostu görmek, iyi film izlemek için güzel fırsat. Baharın gelişi İstanbul Film Festivali’ne denk düşüyor ya, işte bu sevimli bir devir bence. Bu filmleri izleme fırsatı sağlayan herkese teşekkür ederiz.

Emek Sineması eylemlerine katıldınız mı? Emek Sineması hakkındaki yorumlarınızı, düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Devir filmini konuşuyoruz. Öyleyse oradaki bir mitten hareket edeyim. Ölen hayvanın bütün biçimde dünyaya tekrar gelmesi için bütün kemiklerinin gömülmesi gerekliliği yolundaki miti ele alıp oradan hareket edecek olursam sanırım şöyle yanıt vereceğim: Emek sinemasının yıkılmasından sonra yeniden ve eskisi gibi BÜTÜN olabilmesi için filmdeki Ali Çoban gibi binanın bulunduğu sokağa sinemanın eksik kısımlarının tahtasını, modelini bırakmak zorunda kalınıldı. İnsanların Emek ile ilgili nümayişlerini, taleplerini böyle yorumluyorum. Bu gösteriler Emek’i bize eski hemzemin hali ile belki geri getiremeyecek ama bize gelecekte kullanabileceğimiz bir hayali bağışlayacak. Hayaller de önemlidir. Bir gün kurduğunuz hayal sayesinde Ali Çoban gibi hiç ummadığınız bir yerde, o ana kadar hayalini kurduğunuz ve çok istediğiniz kırmızı kayayı bulabilirsiniz. Tahtayı mitteki gibi ölü geyiğin yanına bıraktıktan sonra tabii. Umarım biz de bir gün merkezde, Emek gibi devasa hemzemin bir sinemaya sahip oluruz. Tahtayı ölü geyiğin yanına bıraktık çünkü.


Röportaj: Ceyda Aşar



(İşbu röportaj 32. İstanbul Film Festivali için yapılmış olup, İKSV sitesinden alınmıştır)


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...