8.06.2013

Son vaziyete dair..


İki hafta önce kadar, bir basın gösterimi sonrası Taksim Gezi Parkı'na uğradığımızda, iki-üç gündür devam eden 'çevreci' ve 'küçük çaplı' bir protestonun büyüyerek -büyümek ne kelime- devleşerek bu hale geleceğini hayâl bile edemezdim elbet..

Demokrasiden, özgürlükten ve doğadan yana taraf olarak burada toplanmış, kurdukları küçük çadırlarda kalarak 'ağaç nöbeti' tutan, kendilerine yönelik muhtelif saldırılara da direnmeyi başarmış bu 'güzel' gruba destek olmaktı amacımız..

Ama sonra onları orada bırakarak -rahat yataklarımızda uyumak üzre- çekip gittik.. ki ertesi gün sabaha karşı, o güzelim insanlara gazlı dayaklı, alabildiğine kalleşçe bir müdahale yapıldı; çadırları, eşyaları ateşe verilerek yakıldı..

Neden?!.


Neden olacak: Onlar orada olduğu sürece kolayca çalışamayacaklar, ağaçları doğrayıp, onlarca yılın parkını dümdüz ederek, üstüne de bir 'tarihi bokçu kışlası' yapamayacaklardı..
Nasıl olsa üç beş marjinal.. üstesinde gelmek hem kolay olacak, hem de kafalarını -bi güzel- ezdiklerinde fazla ses de çıkmayacaktı..

Cücük kadar beyinlerinde kurdukları bu hesap Gezi'de tersine döndü; aniden açılan toplumsal şemsiye, nazik bi taraflarına girdikten sonra -her türlü fizik kurallarına aykırı davranarak- bir anda açılıverdi..
Ve parkta mukim o üç beş marjinal, bir anda dağ gibi büyüyerek, üç beş yüz bin çapulcuya evrildi..

Hadi bakalım İrecep Efendi, gücün yetiyorsa eğer, çıkar şimdi önce o şemsiyeyi oradan, sonra da boşalt -eskisinden çok daha kararlı- insanlarla dolan şu meydanı..





Bugünlerde canım hiç yazı yazmak istemiyor


Durum bu olunca, hemen herkes gibi benim de mutat alışkanlıklarım değişti bugünlerde tabii..
Hem de öyle ki.. kendime yabancılaşarak kendi kendimi yadırgamaya dahi başladım..
Eskisi gibi aynı sıklıkta film izlememeye, sinema yazısı falan yazmamaya başladım..

Bir filmi izlemek, hakkında yazmak ve yazdığını da blogumda falan yayınlamak -bu şartlar dahilinde- tamamen anlamsız gelmeye başladı..
Bundan hiç hoşlanmadım aslında (yaşantımı etkileyecek büyük değişiklikler, özümü hep rahatsız etmiştir), bu duyguyu yenmek için kendimi zorladım, ama zorladığımla kaldım..

N.Ş.A. oldukça soğuk durduğum Twitter'dan, Facebook'tan kafamı kaldırmamaya yemin etmişcesine bir faaliyet içine girdim..
Hemen her gün film izlemek için geçtiğim Avrupa yakasında mekanım, sinemalar değil, Taksim ve çevresi oldu hep..

Tam da bu olaylarla birlike başlayan Documentarist'in bir kaç gün ertelenmesi, 'belgesel festivali'nin de varlığıyla oluşacak 'yoğun sinema haftası' hesaplarımı da boşa çıkardı..
Şimdiye kadar izleyebildiğim sadece üç adet belgesel, dişimin kovuğuna bile gitmedi..
Ülkenin her yerinde ayyuka çıkan şiddet hükmünü sürdürürken, bir salonda sakince film izlemenin vicdanları gıdıklayan o tuhaf hissini yaşamak da işin cabası oldu..





Zamanında içimize kaçmış protest mikrop


Sırf gezi parkının yok edilmemesi için ve son günlerde saldırgan tavrını coşturan dikta heveslisi iktidara karşı durmak için eylemdeydim..
An itibarıyla da yine aynı yerdeyim..

Bu konuda aklıma her geleni paylaşmakta en büyük yardımcım, Twitter ve Facebook oldu elbette..

Polisin göz yaşartıcı, gırtlak yakıcı pis gazına -hem de çok yoğun bir biçimde- maruz kaldığım kadar, başka gazlara da geldiğimi itiraf etmeliyim..
Bu gazla birlikte kullandığım militarist dili çok sonra fark ederek, kendime şaştım..
Şaşkınlığımı atlattıktan sonra, sanki daha aklı başında yazmaya başladım..
Hükumetin resmen akıl sağlığımızla oynadığının da farkındaydım; ama yine de kendime sahip çıkmalıydım..
Sonuçta ben hafiften çark ettim ve eski 'barışçı' kimliğime dönerek, kendime geldim..
Bunu RTE arkadaşımıza da öneriyorum; ama, onun çark edecek 'olumlu' bir tarafının olmadığını fark edince de ürperiyorum..

Ne yalan söyleyeyim, orada burada yürürken -hadi adlarını zikretmeyeyim, ne de olsa bi süreliğine yoldaşız- bazı 'ulusalcı' parti ve derneklerin hemen yanı başımda olmasından rahatsız oldum..
Onlar da benden rahatsız olmuş olabilirler tabii..

Milliyetçiliği sosyalizme katarak bir 'kutsal alaşım' yaratmaya çalışanların, bakırı altına çevirmeye kalkışan simyacılardan ne farkı var ki?.
Mümkün olduğu kadar bu simyacılardan ve sloganlarından uzak durmaya çalıştım; ama artık çok geçti -her iki anlamda da- feci gaza gelmiştim..
Onlarla da olsa durmamalı, yürümeliydim..

Oysa sırf buna benzer nedenler yüzünden, böylesi toplumsal eylemlerden -çok uzun yıllar önce- soğumuş bir adamdım ben..
Benimle birlikte aynı sloganlarla yürüyen, ancak ciğerlerinin beş para etmediğini de gayet net bildiğim bir takım adamlarla 'yoldaş' olmanın travması ağır olmuştur bende..
Hem de toplumculuktan bireyciliğe 'dikey geçiş' yaptıracak kadar..

Demek ki zamanında içimize kaçmış o 'protest mikrop', bir fırsatını bulduğunda hemen faaliyete geçmeye hazır bekliyormuş..





Park'ımı rahat bırakın lan


Her gazlı ve TOMA'LI saldırıyla birlikte insanların hemen hepsi polise ve Tayyip'e, "Orospu Çocuğu" diye bağırdılar; ama ben bağırmadım..
Çünkü ben o kadınları birer 'beden emekçisi' olarak görüyor -mesela bir başbakana duyduğumdan da fazla- saygı değer buluyordum..
Hem böyle yaparak, sevmediğim kişi ve kurumlara -layık olmadıkları- o saygıyı da gösteremezdim doğrusu..

"Orospu Çocuğu"na olduğu gibi, "Şerefine Tayyip" sloganına da hiç katılmadım..
Birilerini gözümde canlandırıp, "Hangi şeref?" diye düşündüm o an ve sustum..

Bu arada Beyefendi Afrika'ya gitti geldi, yine aynı terane..
Topçu Kışlası da Topçu Kışlası!.

Bak hemşerim (Bu arada Kasımpaşa'ma laf edenin karşısına İrecep olur çıkarım, ona göre ha!).. bak sana hemşerim diyorum..
Sana bu saatten sonra oraya böyle bi 'Rezillik Anıtı' diktirmez bu halk..

Hiç yapma demiyorum, yap ama hobi olarak yap..
Bi güzel maketini yap mesela o kışlacığının, Miniatürk'üne yerleştiriver oyna orada, oyalan..
Ama bize bulaşma..

Benim için çok değerli anılarıma, ağaçlara yaptığın gibi balta vurma..
İlk aşkımın elini -heyecandan titreyerek- ilk kez tuttuğum Park'ımı rahat bırak..
Bana o gün o cesareti veren Park'ım, şimdi de aynısını orayı dolduran gençlere veriyor..
Görmüyor musun?!
Kör müsün!?





Son söz


"Bi dakka.. Bütün bu 'iktidar menşeli' kışkırtmaların amacı yoksa bir darbe ortamı yaratmak olmasın.. Hükumete karşı değil, halkın diğer yarısına yönelik bir askeri darbeden söz ediyorum.. Hedef, başkanı RTE olan, polis ve askerin kayıtsız şartsız destek verdiği -muhalefetsiz- bir diktatörlük.."

Gönderdiğim tweet'lerden birinde bunları söylemiştim..
Sonra da bi durup, "Lan amma da hayal gücü varmış bende, resmen uçmuşum" deyu, kendime söylenmiştim..

Bir iki gün sonra gördüm ki ben hiç de uçmamış, adeta geleceği görmüşüm..

'Başbakan'ın jöleli yağdanlığı' olarak ününe ün katmış Yiğit Bulut'un, Türk subaylarına yalvardığı o yazıyı okudunuz mu allasen?!

Bugün, “Sivil-asker el ele verelim, gerçek düşmanlarımıza karşı duralım” diyen bir zihniyetten, yarın, “Ordu-millet el ele, haydi Taksim'i ezmeye” sloganını duymak, hiç de sürpriz olmaz bence..



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...