7.09.2013

Ginger & Rosa :: Bir Hayalimiz ve Birçok Hayal Kırıklığımız Vardı


1945 yılında Hiroşima'ya atom bombasının atıldığı gün, Britanya'daki bir hastanenin aynı odasında yan yana yatan, Natalie (Christina Hendricks) ve Anoushka (Jodhi May) adlı annelerden iki kız çocuğu dünyaya gelir..

Altmışlı yıllara gelindiğinde, bu annelerin artık genç kızlığa geçiş yapmakta olan kızları Ginger (Elle Fanning) ile Rosa'nın (Alice Englert), ne olursa olsun dostluklarının daim olacağını düşünen çok yakın iki arkadaş olduklarını görürüz..

Gelgelelim -benim şimdi uydurduğum- binlerce yıllık Dünya İlişkiler Tarihi'nin, buna benzer milyonlarca dostluk akitlerinin ölüleriyle dolu olduğunu söylememe bilmem gerek var mı sevgili okur?.
Neyse, bu konuya belki tekrar döneriz; biz devam edelim..

Her evlilik gibi, ite kaka yürütmeye çalıştıkları ilişkileri artık iyice tükenmiş bir ebeveynle yaşayan Ginger, duygularını kağıda dökerek rahatlamaya çalışan, Atom Bombası başta olmak üzere savaşlara karşı vaziyet alan, insanlığın karanlık geleceğine yönelik derin kaygıları olan hassas ve şair ruhlu bir kızdır..


Buna karşın, babasız ve anne baskısıyla büyüyen Rosa, daha erken gelişmiş kişiliği nedeniyle -haliyle- çok daha problemli olan; ama hayata daha 'gerçekçi' bakışıyla, Ginger'in 'nükleer' endişelerinden oldukça uzakta durup, bu gibi 'çaresiz' sorunları Allah Baba'ya bırakarak işin kolayına kaçan biridir..

Daha ergen denecek yaşta Ginger'ı doğurduktan sonra sanatını mecburen bırakan ve 'geleneksel ve problemli' ev kadını ve de anne modeline dönüşen ressam anne Natalie ile dinin ya da her türlü 'iki yüzlü' ahlâk kurallarının karşısında durarak, özgürlüğünü ve bağımsızlığını tüm toplumsal dayatmaların dışında yaşamayı kendisine ilke edinmiş aktivist bir baba olan Roland (Alessandro Nivola)..


Bundan daha kötü bir evlilik kombinasyonuna zor rastlanır sanırım..

Çok açık ki asla baba olmaması hatta evlenmemesi gereken, gençliğinde -hem de savaş zamanında- askere gitmeme eylemi yaptığından hapse dahi atılan 'vicdani retçi' bu babanın/erkeğin 'hassas ruh' Ginger üzerindeki etkisi -kız çocuğunun babaya olan 'içgüdüsel' düşkünlüğünü de göz önüne alırsak- haddinden fazladır..

Bu durumda, onun bu 'aşkına' yönelecek herhangi bir tehlikenin ya da aralarına girmeye yeltenen bir 'dişi yılan'ın yıpratıcı etkisi gerçekten de büyük olacaktır..


Uzun aralıklarla film yapan ve özellikle Virginia Woolf'un romanından uyarladığı Orlando (1992) ile gözüme giren usta İngiliz yönetmen Sally Potter’ın bu son filmi, ergenlikten genç kızlığa evrilen yolda düşe kalka ilerleyen iki arkadaşın öyküsünü, savaş karşıtlığı ve özgürlükler bağlamında bilinçlenen dünya gençliğinin eyleme geçtiği altmışlı yıllar fonunda anlatıyor..

O yılların en önemli, en gerilimli olayı olan ve gezegenimizin akıbetini direkt ilgilendiren Küba Füze Krizi bu fonun birincil unsurudur..
O kriz ki ABD’nin Türkiye’ye, SSCB’nin de Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlar..


'Soğuk Savaş'ın doruğunu oluşturan bu ölümcül oyun -ne yazık ki- sadece bizim halkımızın değil, onları yönettiğini zanneden hükumetimizin de tamamen bilgisi dışında, iki süper güç tarafından oynanmış -neyse ki- belasızca atlatılmıştır..
Hem de elin Britanyalı gençleri bunu, insanlığın geleceğini tehdit eden çok vahim bir durum olarak nitelendirip, protesto ederlerken..

İngiliz kadın yönetmenin, aynı zamanda yazdığı bu senaryonun kahramanlarıyla -yaklaşık- aynı yaşlarda olduğunu düşünürsek, kendi anılarının bu metne olan katkısının bir hayli büyük olabileceğini de düşünebiliriz..


Bu sebeple, Potter'ın büyük bir canlılıkla oluşturduğu, kusursuz netlikte betimlediği 'ayrıntılı' karakterlerin varlığı, sadece usta oyunculuklarla tanımlanamaz elbette..
Öykünün -nispeten- bilinirliğine ya da basitliğine karşın, karakterlerin böylesine çeşitliliği ve netliğiyle film, seyirci üzerinde sanki bir roman uyarlaması etkisi bırakıyor..

Olayların gelişimi, şartların değişimiyle şekillenen -özellikle- iki genç kızın ruh hallerindeki çalkalanmaların, onların yüzlerinde görünür kılınmasında Elle Fanning ile Alice Englert'in başarıları yadsınamaz..


Öte yandan Ginger'ın, Atom Bombası tehdidini ve insanlığın sonunun geleceği fikrini, fazlasıyla ciddiye alıyor biçiminde görüntü vermesi, bu hassasiyeti belirleyen asıl faktörün, ergenlikten genç kızlığa doğru ilerleyen kızımızın 'şair' duyarlılığındaki benliğinden ve yakın çevresinde olup bitenlerle ilgili olduğunu gizlemez; ki bu da yönetmenin başarı hanesine yazılmalıdır..

Ginger & Rosa, filmin ya da hayatın fonunda yer alan mevcut siyasi olayları, öyle derinliğine ve ideolojisine girmeden, asla bilgiçlik taslamadan, bu olayların 'radikal' denebilecek etkilerine uzaktan ya da yakından muhatap olanların tepkilerine odaklanarak; ama asıl hikayesini de kesinlikle ihmal etmeden anlatmayı başarıyor..




Ginger & Rosa / Bir Hayalimiz Vardı

Senaryo ve Yönetmen: Sally Potter
Oyuncular: Elle Fanning, Alice Englert, Christina Hendricks, Alessandro Nivola, Jodhi May
Yapım: 2012, UK- Denmark- Canada- Croatia, 90'

  3.5 5


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...