19.11.2013

All Is Lost :: Yaşlı Adam ve Okyanus



İki saat süresince iki çift laf etmediğinden kendisini pek tanıyamadığım; ancak -doğuştan 'insan sarrafı' olarak- görür görmez Evkaf emeklisi biri olduğunu hemen anladığım 'efendiden' bir ağbimiz, Hint Okyanusu'nun ortasında seyreden yelkenli teknesinde uyanırken, sevgili filmimiz de başlar..

Artık başından nasıl bi olay geçmişse, kendisini okyanuslara atıvermiş bu yaşlı adam -izninizle, kendisine Bob demek istiyorum- uyandığında bir de bakar ki teknenin içi suyla dolmaktadır..

Belli ki geminin birinden denize düşerek, başıboş yüzen koca bir konteyner, koca okyanusta gitmiş gitmiş bizim Bob'u bulmuş ve mütevazı boyuttaki teknesinin gövdesine girerek, ağır hasar vermiştir..


Üstüne üstlük, az sonra öyle bir fırtına kopar ki bundan böyle yapılabilecek en akıllıca davranış, hemen 'kelime-i şehadet' getirmek olacaktır..
Lâkin bu Bob için biraz zor olabilir; bunun yerine, Alexander Ebert'in Amen şarkısını mırıldanması -kanımca- gayet uygun olacaktır..


Neyse efendim..
Bu arada, teknenin sadece gövdesi değil, haberleşme ve yön bulma zamazingoları da arızalanmıştır..

Bu durumda kahramanımız, okyanusun ortasında, kara ile irtibatını her anlamda kaybetmiş -bir ceviz kabuğu misali- teknesinde, debelenmeye başlamıştır..

Elinde kalan mekanik bir yön bulma aleti ile haritayı ve gökteki yıldızları kullanarak, okyanusta seyreden ticari gemilerin rotasına girebilmek, Bob'un tek kurtuluş hedefidir..
Kendisine bol şanslar diliyoruz..


Bundan önceki filmi Margin Call (2011) ile ekonomik krizin finansal bir şirketteki yansımasını, dev oyunculardan oluşan kalabalık bir kadroyla ve etkileyici bir gerilimle sinemaya aktaran senarist yönetmen J.C. Chandor, bambaşka bir tür ve de formatla karşımızda..

Bir kişilik cast'tan oluşan, diyalogsuz bir film olma özelliğiyle, oldukça dezavantajlı bir pozisyona sahip bu yapımı, Chandor'un -sinema piyasasına yönelik- Challenge'i olarak değerlendirmek ve bu sebeple kendisini ayrıca kutlamak yanlış bir davranış olmasa gerek..


Yönetmenin bu cesareti iyi hoş da, bu seçimin, sinema sanatına yönelik özgün bi katkısı ya da seyir zevkine yönelik bir artısı olmuş mudur?.

Bu soruya olumlu bir yanıt vermek pek mümkün değil..
Elbette, Robert Redford'un zorlu bir performansla süslediği oyunculuk gösterisi ile doğa belgeseline oldukça yaklaşan özelliğe sahip bir ölüm kalım mücadelesinin, yetkin bir teknikle sunulması dışında..
Zaten gerisi de, bu türden filmlerin bazı 'can alıcı' klişelerinin bir bir sıralanmasından ibaret..

Şu da ayrı bir handikap ki kazazede denizcimizin tekne içinde -sıfır açıklamayla- yaptığı işlem ve hareketlerin çoğunun mesleğe özgü bir karşılığı var..
Hadi -benim gibi- denizci geçmişi olanlar bu detayları algılayarak, filmin seyir zevkini taçlandırdılar; peki ya diğerleri?.


Tamam, bu 'konuşmama ve açıklamama' kısmına biraz fazla takmış gibi görünebilirim; ama, geçerli argümanlarım da var yani..

Sevgili ağbimiz, 'normal' yaşantısında -bencileyin- az konuşan, sessiz sakin biri olabilir..
Ancak, böylesine olumsuz şartlarda ve resmen 'ölüm kalım savaşı' verirken, biraz olsun karakterinin dışına çıkar insan yahu..

Boş konuşmuyorum arkadaşım, bizzat kendimden biliyorum; bu duruma düşmüş biri, yanında sanki bir arkadaşı varmış gibi konuşur, dertleşir ve ne yapacağını tartışır..
En azından, muhtelif küfürlerin bini bir para, havada uçuşur..
Muhatap olarak illa da somut bir şey olsun isterse de eğer -mesela- bir konserve kutusunu falan karşısına alabilir..
Evet..
Doğrusu ben aynen böyle yapardım..
Hoş, böyle davranmam için benim bu denli bir felaketle karşılaşmama bile gerek yoktur ya, o da ayrı..


Filmi izlerken, eskilerden The Old Man and the Sea (1958)'nin, yenilerden de Life of Pi (2012)'nin akla gelmemesi olanaksız..

Ancak, All Is Lost'u bunlardan kesin olarak ayıran şey, kahramanının -kimliği dahil- gelmişi ve geçmişi hakkında hiçbir bilgi sunmaması; ayrıca onun, okyanusun ortasında kaybolmuş vaziyetteki yaşam savaşını ihtiva eden 'kısa ve doğal' bir süreç haricinde, herhangi bir hikâyeye sahip olmamasıdır..

O değil de, neredeyse ta 'kalu bela'dan beridir belleğimize nakşolmuş 'bir Robert Redford' imajını seyrelterek, onu zavallı bir kazazede şablonuna oturtmakta epey zorlandığımı söylemeliyim..

Daha doğrusu, filmin kahramanını herhangi biri gibi değil de, teknesiyle emekliliğinin tadını çıkaran ünlü aktör Robert Redford olarak algıladım hep..

Yani, sanatçının kendisi bizzat bir 'yabancılaştırma efekti' gibiydi..
Bu -pek de istenmeyecek- etki, filmin 'gerçekçi' ve belgeselci yönünün güçlülüğüne de yorulabilir, öte yandan..

Son tahlilde All Is Lost -dünyada ortaya çıktığı andan itibaren- insanoğlunun, doğanın ölümcül gücü karşısında illaki verdiği ve vermeye devam edeceği yaşam mücadelesini, en 'basit ve doğal' haliyle ortaya koymaya çalışan bir yapım..
Basitliğinde problem yok da, doğallığı bence biraz pürüzlü..





  3 5


All Is Lost / Sona Doğru

Senaryo ve Yönetmen: J.C. Chandor
Oyuncu: Robert Redford
Yapım: 2013, ABD, 106'


3 yorum:

mor rimel dedi ki...

Yazının başlarında "Life of Pi" gibi demeye kalmadı ki yazmışsın zaten anımsattığını.

Yazı tarzın süper olmuş. Evkaf emeklisi bencileyin bir Robert Redford

Süper!!!

Adsız dedi ki...

sizin gibi denizcilik geçmişi olan biri o mekanık yon bulma aletının sekstant oldugunu bılıyordur herhalde herkes anlasın dıye boyle yazdıgınızı dusunmek ıstıyorum.

numan dedi ki...

aynen düşündüğünüz gibi sayın adsız..

kibar üslubunuz için ayrıca teşekkür ederim..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...