13.04.2014

33. Istanbul Film Festivali'nde dün ne oldu bugün ne olacak? - 8


12 Nisan Cumartesi günü festival etkinliklerine Polonya Sineması damgasını vurdu.
Wajda’nın yaşam enerjisi, sinema tutkusu bizlere kadar ulaştı.
Polonya canlandırma filmlerinin Pera Müzesi Oditoryumu’nda gün boyu süren gösterimlerinin hemen ardından bir panel gerçekleştirildi.
Polonyalı canlandırma sanatçısı Marius Wilczynski panelinde “sinemamızın en saygın ismi” diyerek Wajda’yı anarken yeni filminde duyduğu heyecanı paylaştı.
Ida’nın yönetmeni Pawel Pawlikowski de kendi filminin sunumunda Walesa’yı festivalde yeni izlediğini ve çok etkilendiğini dile getirdi.
Walesa’nın gösterimi öncesi festival direktörü Azize Tan’ın sunumuyla Wajda’nın festival için hazırlayıp gönderdiği kısa bir videosunu izledik. Festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü takdim edilen Andrzej Wajda sağlık sorunları sebebiyle festivale gelemese de bizlere şu mesajı ulaştırdı:

“Resimler, görüntüler sadece bizim için değil, bütün dünyadaki insanlar için hemen hemen aynı şekilde algılanır, anlaşılır. Ama eminim Türk sinemasının da bizim için erişilmez sırları vardır. (…) Sabah uyanıp kalktığımda ‘Bir film yapmak lazım’ diyorum, ‘Tembelliğe mahal yok’ diyorum. Tabii amacım, kendim için film yapmak değil. İnsanların ne için yaşadıklarını, ne aradıklarını düşünüyorum… Çok güzel bir mesleğim olduğu kanaatindeyim. Ve böyle bir ödül yani Yaşam Boyu Başarı Ödülü, bir yönetmenin alabileceği en güzel mükâfattır.”



Ardından filmin yapımcısı Michal Kwiecinski’ye Wajda’nın ödülü takdim edildi.

POLONYA CANLANDIRMA SİNEMASI

Polonya ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının 600. yılı şerefine festival kapsamında toplam kırk deneysel animasyon filmden oluşan üç programlık özel bir bölüm hazırlandı. Bu bölüme paralel olarak Polonya canlandırma sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden Mariusz Wilczyński ve film eleştirmeni Adriana Prodeus’un, canlandırma sanatçısı Berat İlk’in moderatörlüğünde gerçekleştirdiği söyleşi yaklaşık 1,5 saat sürdü. Deneysel canlandırma sineması ile görsel sanatlar arasındaki ilişki üzerine konuşan eleştirmen Adriana Prodeus canlandırma sinemasında filmlerin hepsinin birbirinden farklı olduğunu, bu yüzden hepsini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğinin altını çizdi. Festival kapsamındaki programda izlediğimiz filmlere işaret ederek, bu filmlerin hepsinin çok farklı zamanlarda ortaya çıktığını, bu yüzden hangi koşullarda yapıldıklarına dikkat edilerek üzerine konuşulması gerektiğini söyledi. Program kapsamında da animasyonlarını izlediğimiz Zbigniew Rybczyński’nin Polonyalı bir sanatçının ilk kez Oscar ödülü almış olduğu 1982 yapımı Tango filminden örnek veren Prodeus, filmde geçen 25 ayrı karakter için 16 bin tane fotoğraf çekildiğinin bilgisini verdi. Bugün ise ilerleyen teknolojiyle çok daha farklı yöntemlerin kullanıldığını söyledi. Prodeus’a göre tüm bu filmler bir önceki neslin devamı niteliğinde olmadıkları için eskimeyen filmler. Bu filmler yönetmenlerin kendi yaratım süreçlerine özgü, bir akımın devamı değiller.

Polonya’nın yaratıcı yönetmenlerinden Marius Wilczynski ise, programda izlediğimiz filmlerin hepsinde devlet desteği olmasını ve televizyonların bu filmleri satın almasını yorumlayan bir izleyiciye eski sistemdeki devlet desteğinin artık kalktığını söyledi. “Eskiden tamamen sosyalist bir sistem vardı, filmlerin dağıtımı sınırlıydı ancak sanata önem verilirdi. Bu yüzden televizyonda da soyut filmler gösterilirdi. Ancak bu dönem bitti artık.” diye yanıt verdi.

Moderatör Berat İlk’in, Wajda’nın Cengiz Semercioğlu ile yaptığı röportajda geçen köşebaşı sinemalarında canlandırma filmler gösteriliyor mu, sorusuna Wilczynski henüz üzerinde çalışmayı sürdürdüğü yeni uzun metrajlı canlandırma filmi Kill it and Leave This City (Öldür ve Kenti Terk Et) filmiyle cevap verdi. 1 milyon dolar bütçesi olan bu filminde Wajda’nın da Disney dünyasından hepimizin tanıdığı bir karakteri sesiyle canlandıracağını söyledi. Ayrıca bir de canlı canlandırma (live animation) performansından bahsetti. Orkestrayla birlikte, araya giren önceden hazırlanmış animasyon fragmanlarıyla performans sırasında sağ eliyle çizerken sol eliyle de kamera tutarak yaptıklarını gösterileri anlattı.

TÜRK SİNEMASINDA KITSCH VE QUEER

Akademisyen Selim Eyüboğlu ve yönetmen Aykan Safoğlu’nun katılımıyla gerçekleşen dünkü söyleşide sadece “kitsch” ve “queer” değil; ikisinin orta noktada buluştuğu alan olan “camp” ve bu kavramların Türk kültürü ve sinemasındaki yeri tartışıldı. Öncelikle bu kavramlara yabancı olanlar için kelimelerin tanımı yapılırken; Eyüboğlu kitsch ve modernitenin aslında birbirinden çok ayrı şeyler olmadığını; iç içe geçen iki kavram olarak birbirini beslediklerini söyledi. Bu noktada Safoğlu da bir sanat eserinin formunu alıp başka bir içerik kazandırmak yani onu bağlamından koparmak anlamında “parodi”den de bahsetmemiz gerektiğini ekleyerek, “parodi”nin bu kavramları anlamamız için başvurmamız gereken yegâne şey olduğunu dile getirdi. Yılmaz Güney’in Arkadaş filmi gibi Türk sinemasında kitsch ve camp’in çok benzeştiği örneklerle sinema dilindeki karşılıklarından kitsch’i nasıl bulabileceğimiz konusu tartışıldı. Kitsch’ten camp’e uzanan yolda 1950’lerdeki Amerikan kültüründen ve Andy Warhol ve Mario Montez gibi ikonlardan da bahsedildi.

Camp performansların bir yoksunluk sonucu ortaya çıktığını ve toplumsal cinsiyet üzerinden işlediğini dile getiren Safoğlu, heteroseksüelliğin bir norm olduğu bu dünyada eşcinsellerin kendilerine böylelikle bir çıkış kapısı, bir sınır aşımı yarattıklarını ve bunun da normlara bir darbe olduğunu söyledi. Bu durumun Türkiye’de ise toplumsal cinsiyet yerine “arabesk” gibi farklı toplumsal dinamikler üzerinden beslendiğini, özellikle İstanbul’da iç göçün başladığı zamanlarda periferide yaşayanların kendilerini ifade etme biçimi olarak, kısacası taşranın kendisini şehirde var etme çabası olarak ortaya çıktığını da sözlerine ekledi. Safoğlu “kitsch’i Yeşilçam’ın sadece kendisinde değil; onun figürlerinde, aurasında ve hayatın içinde aramamız gerekiyor” diyerek Yeşilçam dönemindeki filmlerin ve oyuncuların dışındaki ikonlar, Kudret Şandra gibi figürler, Stüdyo Osep fotoğrafları ve diğer şöhretler üzerinden camp, kitsch ve queer kavramlarını tartışmaya açtı. Panelde ayrıca Gülsün Karamustafa’nın Leopar Desenli Kadınlar’ı ve Lola ve Bilidikid filmlerinden sahneler aracılığıyla queer temaları ve queer temasını işleyen bir filmin queer bir film olup olmayacağı, farkındalık, pervasızlık, fütursuzluk kavramlarının filmlerin ve kişilerin bu tanımlarını nasıl şekillendirdiği tartışıldı.

ÜÇ TAKIMIN DİRENİŞ İTTİFAKI

Farid Eslam ve Olli Waldhauer’in kitle fonlamasıyla çektikleri ortak projeleri İstanbul United’ın dünkü gösterimine tüm film ekibi ve belgeselde yer alan 3 büyük takımın sözcüleriyle birlikte oldukça geniş bir katılım oldu. Çetrefilli geçen soru-cevapta yönetmenler projenin nasıl oluştuğunu “Aslında amacımız Gezi sürecinde sanatçılarla ilgili bir şey yapmaktı; fakat birkaç kare çektikten sonra bu ittifakı ele almaya karar verdik. Önce sadece 15 dakikalık bir video çekelim demiştik, sonra uzun metraja dönüştü.” sözleriyle açıkladılar.

KOLEKTİF BİR ÇABADAN VAHŞETE FARKINDALIK YARATMAK

Köyden kente kaçan küçük bir albinonun öyküsünü izlediğimiz Beyaz Gölge filminin yönetmeni Noaz Deshe ve filmin ilk kez bir festivaldeki sunumuna katılan Tanzanyalı oyuncusu James Gayo filmin dünkü gösteriminde izleyicilerle buluştu. James Gayo, havaalanından doğruca geldiği salonda filmi ilk kez izleyicilerle birlikte izledi. Gayo’yla üç yıl aradan sonra ilk kez karşılaşan Noaz Deshe, bir Batılının albino ticaretine dair bir film yapmasının bir çelişki olup olmamasına dair sorusuna şöyle yanıt verdi: “Kendimi bir Batılı ya da herhangi bir millet ya da milliyete ait görmüyorum. Film neredeyse tamamen yerel halkın katılımıyla çekildi. Kasting sürecinde yaklaştığımız herkes neredeyse hemen bize destek verdi ve filmin gerçeğe olabildiğince yakın, dürüst bir film olması için bizi yönlendirdi.”

SİYAH-BEYAZIN GÜCÜ

Birçok festivalden ödüllerle dönen Pawel Pawlikowski, 1960’larda geçen son filmi Ida’nın dünkü gösteriminde filmin genel olarak fazla tepki çekmediğini, fakat bazı milliyetçi grupların filmin Polonya’nın imajını zedelediği gerekçesi ile filmi çok fazla eleştirdiklerini dile getirdi. Filmi siyah-beyaz ve 4:3 formatında çekme sebeplerinden bahseden yönetmen, o döneme ait hatıralarının, kendi fotoğraf albümlerinin, izlediği filmlerin siyah beyaz olduğunu; ayrıca filmin meditasyon işlevi görmesini istediği için siyah-beyaz çekimlerin bir mesafe hissi uyandırarak buna yardımcı olduğunu söyledi. Bu filmi çekerken özellikle bir akımdan veya yönetmenden etkilenmediğini; fakat Çek Yeni Dalgasını ve Forman’ın ilk dönem filmlerini, Bresson, Godard’ı çok sevdiğini; filmi çekmeden önce de özellikle Fellini’nin 8 ½ filmini çok izlediğini de sözlerine ekledi.

BİR MÜZENİN SAHNE ARKASI

Viyana Sanat Tarihi Müzesi Kunsthistorisches Museum’un “sahne arkası” üzerine benzersiz bir bakış sunan Büyük Müze’nin dünkü gösterimine belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Johannes Holzhausen ile görüntü yönetmeni Joerg Burger katıldı. Müzede büyük bir titizlik ve özveriyle yürütülen restorasyon süreçlerini inceleyen filmin gösterimi öncesi bu filmin komik bir film olduğunu belirten yönetmene, gösterim sonrasında seyirciler İstanbul gibi bir şehirde hiçbir müzenin, bu müzeye verilen değeri görmediğini dile getirerek filmi izlerken gülmek yerine ağlamak istediklerini, bu belgeselin gençlere, müze çalışanlarına ve özellikle kültür bakanlığına bir ders olarak gösterilmesi gerektiğini söyleyerek yönetmeni tebrik ettiler. Sanat tarihi eğitimi almış bir yönetmen olarak müzelere ve sanat eserlerine olan kişisel ilgisi neticesinde bu filmin ortaya çıktığını anlatan yönetmen, bu filmin müze tarafından ısmarlanmış olup olmadığı sorusu üzerine şunları söyledi: “Bu film benim müzeyi nasıl gördüğümün filmi, müzenin kendisinin değil. Filmin çekimleri tamamlandığında onların utanacağı birçok sahne çıktı; fakat anlaşmamız üzerine filmi gösterime girmeden müzenin direktörüne izlettiğimde tek bir yorumda bulundu: Süper!”


Festivalde Bugün


GOETHE FILM BRUNCH

Her yıl İstanbul Film Festivali’nin konukları onuruna bir brunch düzenleyen Goethe Institut’un kahvaltısı bu sabah 12.00-15.30 arası Litera Cafe’de yapılacak.
BU İKİLİYE DİKKAT Sinefiller için sinema tarihinin önemli klasiklerinin bu yıl özel bir ilgi gördüğü programda, festivalin Türkiye sinemasının 100.yılı için hazırladığı seçki de festival takipçilerinin öncelikli tercihleri arasında. Bugünün programından kadınların dünyasına baktığımız filmler Aysel, Bataklı Damın Kızı ve Yatık Emine sırasıyla 11.00’de ve 13.30’da Atlas Sineması Salon 2’de izlenebilir.

Beyoğlu’nun gizli yüzünü açığa vuran iki film, Sürtük 21.30’da Beyoğlu’nun Arka Yakası 19.00’da İstanbul Modern’de gösteriliyor.

Çekildikleri dönemin politik iklimlerini yansıtan, gişe başarısı yakalayan Arkadaş ve Eşkıya ikilisi ise 16.00 ve 19.00 seanslarında Feriye Sineması’nda izleyicilerle buluşacak.

YENİLENEN 176 BİN 688 KARE

Filmin başrol oyuncularından Uğur Yücel’in yenilenmiş kopyasıyla ilk kez özel gösterim gecesinde izlediği, galasında “ruh iklimimi değiştirdi” dediği Muhsin Bey bugün 21.30’da Feriye Sineması’nda gösterilecek. Muhsin Bey filminin restorasyon çalışması, yapımcı firma tarafından MSGSÜ Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi'ne teslim edilmiş olan orijinal negatif üzerinden, tamamen orijinal negatife sadık kalınarak yapıldı. Restorasyon sırasında negatifte bazı sahnelerin olmadığı tespit edildi. Yapılan araştırma sonucunda filmin yeniden montajlandığı ve bir süre farkı olduğu gözlemlendi. Bu nedenle, festivalde gösterilecek olan Muhsin Bey filmi duyurulduğu üzere 140 değil 98 dakika uzunluğunda.

YOK BİR SİTEMİM HAYATTA HER ŞEY KISMET

Diziler artık akşamları vakit geçirdiğimiz televizyon eğlencesi olmaktan çıktı, hayatımızın bir parçası haline geldiler. Firdevs Hanım’ın kızına “Sen Bihter Ziyagil’sin, aptallık etme” çıkışı bugün artık şakayla karışık ciddi bir deyim haline geldi. Peki ya bizi akşamları ekranların başına toplayan dizilerimizin diğer ülkelerdeki etkisi nasıl? Yunan yönetmen ve gazeteci Nina Maria Paschalidou’nun filmi Kısmet, Türkiye’de çekilen pembe dizilerin Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadınlar üzerindeki etkilerini inceliyor. Film bugün 13.30’da Beyoğlu Sineması’nda izlenebilir. Yine filmin konusuyla ilgili “Yok Bir Sitemim Hayatta Her Şey Kısmet” paneli de Tayfun Atay, Nina Maria Paschalidou ve Zehra Çelenk’in katılımıyla 16 Nisan Çarşamba günü 15.00’te Akbank Sanat’ta yapılacak.

ULUSLARARASI ALTIN LALE YARIŞMASI BAŞLIYOR

Her çalışmasında dram ile komedi arasında bir denge kurmasıyla tanınan, İzlanda sinemasının en ilgi çekici simalarından Ragnar Bragason son filmi Metalci, 12 filmin yarışacağı “Altın Lale Uluslararası Yarışma” bölümünde yer alıyor. Heavy metal’e şapka çıkaran bu hem komik hem de duygusal film, gözlerden uzak bir çiftlikte büyüyen ve rock yıldızı olmayı çok ama çok isteyen bir genç kızın hikâyesini anlatıyor. Filmin 13.30’da Nişantaşı Citylife City’s Sinemaları’ndaki gösterimine Bragason da katılacak. Ayrıca yönetmenle yapılan röportaja şu adresten ulaşabilirsiniz: http://film.iksv.org/tr/festivalgunlugu/935

MANAKİ KARDEŞLERİN KÜLTÜR MİRASI

Türkiye sinemasının miladı olarak kabul edilen 14 Kasım 1914’te çekilen Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı filminden de önce, 1905 yılında film çekmeye başlayan Balkanların ilk sinemacıları, Osmanlı vatandaşı Yanaki ve Milton Manaki kardeşlerin restore edilen filmlerinin tamamı, Türk sinemasının 100. yılı vesilesiyle İstanbul Modern’de 16.00’da gösteriliyor. Gösterim sonrası Makedonya Sinematek Film Arşivi Direktörü Igor Stardelov ve yazar Sula Bozis’in Manaki Kardeşlerin kültür mirası üzerine konuşacakları söyleşi ise saat 17.15’de başlayacak.

DOĞRU HİK YEYE DOĞRU MÜZİK

Köprüde Buluşmalar’ın bu sinema dersinde George Christopoulos, film yapımcıları ile besteciler arasında kusursuz bir işbirliği sağlamak için kat edilmesi gereken yolu ve uygulanabilecek yöntemlerden bahsedecek. Aynı zamanda, yönetmen ve yapımcıların aktarmak istedikleri tüm hikâyeler için, vizyonuna ve bütçesine uygun müzik yapmanın yolları hakkında önerilerini paylaşacak. Akbank Sanat’ta saat 13.30’da başlayacak sinema dersi için onthebridge@iksv.org adresine eposta ile rezervasyon yapılması gerekiyor.

HAYKIR, DİREN, KAYDET

Köprüde Buluşmalar, festival kapsamında gösterilecek olan Istanbul United belgeseli üzerine bir forumla, haberciliği belgesel ile birleştiren filmler yapan ve bu yolla direniş ve barışçıl başkaldırıyı etkin olarak belgelerken bir yandan da buna katılan sinemacıların farklı yaklaşımlarını tanımlamayı hedefliyor. Forumda konuşmacı olarak, Istanbul United filminin yönetmenleri Olli Waldhauer ve Farid Eslam, Everyday Rebellion / Her Gün İsyan filminin yönetmenlerinden Arash T. Riahi ve Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı belgeselin yönetmeni Reyan Tuvi bulunacak ve forumun moderatörlüğünü Tobias Pausinger ile Hilmi Hacaloğlu üstlenecek. Akbank Sanat’ta saat 16.00’da gerçekleştirilecek forum için onthebridge@iksv.org adresine mail atılarak rezervasyon yapılması gerekiyor.

DEHŞET VERİCİ BİR İNSAN AVI

“Dünya Festivallerinden” bölümünde izleme şansı bulduğumuz Beyaz Gölge’nin Atlas Sineması Salon 2 saat 19.00’daki gösteriminde yönetmen Noaz Deshe ve filmin oyuncularından James Gayo bir kez daha bizlerle birlikte olacak.

AFRİKA’NIN KALBİNE ÇAĞDAŞ BİR YOLCULUK

Daha önce Darwin’in Kâbusu adlı belgeselde de imzasını gördüğümüz yönetmen Hubert Sauper’in Biz Dostuz filmi, savaşın yerle bir ettiği Güney Sudan’da, bizi teneke ve kumaştan yaptığı iki kişilik bir uçağın kanadında en olmayacak mekânlara, insanların düşüncelerine, hayallerine götürüyor. Beyoğlu Sineması’nda saat 19.00’da yapılacak gösterime filmin yönetmeni de katılıyor.

SANAT ESERLERİ VE GÜNDELİK İŞLER

Bugün “NTV Belgesel Kuşağı” filmlerinden yönetmenin katılımıyla gerçekleştirilecek bir diğer gösterim ise Büyük Müze. Viyana Sanat Tarihi Müzesi Kunsthistorisches Museum’un “sahne arkası”nın yanı sıra müze çalışanları arasında yaşanan mikro-dramalar ve müzenin restorasyon sürecini de inceleyen belgeselinin yaratıcısı Johannes Holzhausen saat 21.30’da Beyoğlu Sineması’nda bizlerle olacak.

HEM AİLELER HEM ÇOCUKLARI İÇİN

Festival “Çocuk Mönüsü” bölümüyle uluslararası çocuk filmi festivallerinde beğeni toplayan yapımları aile boyu izleme fırsatı sunuyor. Jean Regnaud ve çizer Emile Bravo’nun ödüllü çizgi romanından sinemaya uyarlanan Annem Amerika’da Buffalo Bill’le Tanıştı 1970’lerde Fransa’da küçük bir kasabada oturan küçük bir oğlanın büyüme sancılarını anlatıyor. Bu filmi Feriye Sineması saat 13.30’da çocuklarınızla birlikte izleme fırsatını kaçırmayın.


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...