18.06.2014

Ruhun 'Kış Uykusu'


Nuri Bilge Ceylan, Altın Palmiye kazanan son filmi ‘Kış Uykusu’nda ‘aydın duyarlılığı’ ile yok edilmiş bir besteci olan Schubert’in piyano tınıları eşliğinde ruhlarımızı saran ince zarı kaldırıyor.

‘Can sıkıntısıyla tembellik bulaşıcıdır.’ Bilhassa da güneşin geç doğup erken battığı, havayla birlikte her şeyin soğuduğu, doğanın yorgun düşüp toprak altına çekildiği yerlerde.
Canlı bedenler var güçleriyle karşı koyar tabiatın bu yenilenmiş iktidarına.
Büsbütün çaresiz değillerdir elbette.
Zamanın onlara getirdiği bu soğuk iklimi büyük bir kurnazlıkla alt edip ‘Kış Uykusu’na yatarlar. Kalp atışları yavaşlar, vücut sıcaklıkları normalin altına düşer, acıkmaz, hareket etmez ve konuşmazlar.
‘Kış Uykusu’ başlamıştır ve  baharın gelip gelmeyeceğini, gelse bile uyanıp uyanamayacaklarını asla bilemeden kendilerinden geçerler.

İçeride ve dışarıda böylesi bir atmosferi anlatan Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi ‘Kış Uykusu’ 13 Haziran’da gösterime girdi.


Bu güne dek tanıdığım herkesten parçalar taşıyan ama hayal kırıklığına uğramış, uğratmış ve başarısızlığı kendine kalkan yapan insanların çaresizliğini bütünüyle yansıtan film, insan ruhunun derinliklerinde, tenimizin katlarca altına işlemiş, zaman zaman çıplak gözle görülebilen, duyulabilen ve hatta çoğu zaman hissedilen bir ortaklığı açığa çıkarıyor.
Bu ortaklık, 1828 Kasım’ında, filmin ana teması olan piyano sonatının bestecisi Schubert’i hasta yatağında kıskıvrak yakalamıştı.
Bu ortaklık, Kafka’nın bir sanatoryumda kanlar içinde can vermesine, Benjamin’in intihar etmesine, Van Gogh’un kulağını kesmesine, ismini bilelim ya da bilmeyelim binlerce insanın sokaklarda serbestçe öldürülmesine sebep oldu.
Bu gizli ortaklığı kuranların her biri, ‘vicdan ve ahlak’ kelimelerinin üzerinde kuluçkaya yatıp, yeterince zaman geçtikten sonra birer taş getirdiler dünyaya. Oysa herkesin eşit derecede yaşama hakkı olduğunun altını da defalarca çizerek.


Filmin baş kahramanı Aydın (Haluk Bilginer), şehirde 25 yıl tiyatro oyunculuğu yaptıktan sonra, kasabadaki aile yadigarı otele eşi Nihal (Melisa Sözen) ve kız kardeşiyle (Demet Akbağ) gidip, işletmeyi devralıyor.
Biz onları, bu otelde ve bu kasabada yıllar geçirdikten sonra tanıyoruz.
Aydın, kasabanın ‘ileri gelen’lerinden biri.
Kibir, sevgisizlik, korku ve tahammülsüzlükle dolu.
Gerçeğe ve samimiyete bir an bile yaklaşmıyor.
Hayatta kendine dair umutlar beslemeyi bıraktığı o çok genç yaşlarından itibaren böyle Aydın.
Haliyle eşi ve kız kardeşi dahil hiç kimseyi beğenmiyor, kendini her koşulda haklı çıkaracak bir savunma ‘makinası’ geliştirmiş ve bir şekilde işlerin içinden sıyrılıyor. Üstelik de kazanan olarak.
Aydın, tek bir kişi ve tek bir zaman adına konuşmuyor. Canlıların kendini ölüme yaklaştırdığı ve dünyanın solduğu ‘kış uykusu’nun dili olarak konuşuyor.
O konuştukça soğuk nefesi Nihal’in bakışlarını donduruyor. Çünkü Nihal, baharın ortasında yakalanmış kış uykusu illetine.
Nihal, çok hızlı atan kalbini yavaşlatmakta zorlanıyor haliyle. ‘Aydın’ın aydın duyarlılığı’ onu her an kemirip bitiriyor.



Schubert ve Kış Uykusu

Filmin içinde, hemen hemen tüm sessizliklerde çalan bir ezgi var. Schubert’in 20 numaralı piyano sonatı.
Belki yalnızca tesadüftür bu müziğin seçilmesi. Belki de Ebru Ceylan’la uzun senaryo konuşmalarında fonda çalan şarkıdır.
Ancak, Schubert, sadece kendi döneminde değil, yakın diyebileceğimiz bir zamana kadar ‘Avrupalı Aydın’ ların ciddiye almadığı, besteci olarak kabul etmediği, hor gördüğü bir müzisyendi. Sefalet içinde yaşamış, ayakkabılarından çamur, ağzından küfür ve yaşamından bela eksilmemiş bir adam olarak 31 yaşında, frengi hastalığı sebebiyle hayatını kaybetmiş bir deha.

Schubert, bu sonatı ölümünden çok kısa bir süre önce yazdı.
Filmde dört bölümlük eserin yalnızca ikinci (Andantino) bölümünü duyuyoruz. Sanıyorum yaşamı en az Schubert’inki kadar zor geçen bir başka büyük müzisyenin, Wilhelm Kempff’in yorumuyla.
Klasik müziğin kalesi olarak görülen Viyana’da, entelektüellerin, aydınların Schubert’i gerçek bir müzisyen olarak kabul etmesi, onun ayak kokusundan, fakirliğinden, kimsesizliğinden ve borç içinde ölmesinden rahatsızlık duymamaları hiç de kolay olmadı.
Belki de Haneke’nin hemen her filminde Schubert için bir parantez açmasının sebebi biraz da buydu.
Sonatın duyduğumuz kısmı tam olarak bir kış uykusunu anlatır. Oysa devamını dinlediğinizde aslında yumuşacık bir piyano ezgisinin değil, bir karabasanın içinde olduğunuzu fark edersiniz.
Karabasan gelir, elleriyle boğazınızın üzerine çöker ve ortadan kaybolur. Schubert’i ölümsüz yapan tüm bunları direkt olarak hissettirmesidir.
Yaşayan en iyi Schubert yorumcularından İngiliz piyanist Paul Lewis’le bir İstanbul ziyaretinde bir araya geldiğimde, neden hayatının son yedi yılını Schubert’e adadığını sormuştum.
Schubert’in bildiğimizden çok daha fazlasına sahip olduğunu açıklamış, zamanının aydınları tarafından nasıl dışlandığını anlatmıştı.
Schubert, kalbi kırık olarak bu dünyadan ayrıldı. Tıpkı ‘Kış Uykusu’ filminin karakterleri gibi. Tıpkı birçoğumuzun başına geleceği gibi.
Hem yaşadığı son altı ayda yazdığı 20. piyano sonatının ikinci bölümü itibariyle, hem de gerçek hayatına baktığımız zaman kibrin soğuğuyla girilen kış uykusunun nasıl büyük insanları yok edebildiğinin de kanıtı.



Sırlar silahlara dönüşür

Gerçeklikten uzaklaşmak bizi her anlamda deforme eder. Kış Uykusu’nun karakterleri arasındaki ilişkilerde olduğu gibi.
‘Dostluk’, ‘kardeşlik’, ‘sevgililik’ adı altında birbirlerinin sırlarına vakıf olurken, yeri geldiğinde bu sırlardan en keskin silahları bilemeyi ve dahası saplamayı kendilerine hak görüyorlar. Ancak bunu öyle ‘aydın’ bir şekilde yapıyorlar ki, ses hiç yükselmiyor, duvara hiçbir eşya fırlatılmıyor, hatta kimse yerinden doğrulmuyor bile doğru düzgün. O keskin mızraklar karakterlerin kalplerine batıp çıkıyor, defalarca. Kimse kıpırdamıyor.
Kapadokya’nın taş evlerinde, taş doğasında kimsenin üşümemesi de böyle mümkün oluyor galiba. İnsanın içindeki soğuklukla, dışarıdaki dengeleniyor zamanla.

Nuri Bilge Ceylan, sanatın olanaklarına dair bir cümlesinde, ‘İnsanların ruhuna sanat aracılığıyla sızmak, kendi zayıf taraflarımızla yüzleşmek gerekiyor’ diyor ve devam ediyor, ‘Sanat aracılığıyla onur, gurur, utanma duygusunu kültürlere yerleştirebiliriz’ de diyor.
Schubert, hastalık teşhisi konduktan sonra müzikte tek bir kavramın peşine düştü: Hakikat.
Bu yüzden diğer bestecilerden çok daha melodik yani şarkılı olsa da müziği çok daha net ve dinleyicileri manipüle etmemek üzerine kurulu. Dolaysız bir anlatımla yazdığı için notalarını, bir piyano sonatının dört bölümünün dördünde de tekrara düşmeden bambaşka ezgiler, melodiler yakalayabildi. Tekrarladığı yerler ise kısacık hayatında ısrarla savunduğu bazı değerlerdi.


‘Kış Uykusu’ filmiyle Nuri Bilge Ceylan, hakikate ayna tutuyor.
Hakikat kendiyle yüzleşebilir mi bunu elbette zaman gösterecek.
Film bittiğinde, kimi Aydın’ın kaldığı yerden devam edecek yaşamına, kimine bir sessizlik gelecek. Kimi izleyici küçümseyecek, kimi abartacak. Her ne olursa olsun, bir süre sonra ‘vicdan’ ve ‘ahlak’ günlük konuşmaların ana konusu olacak yine.






Bedia Ceylan Güzelce



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...