2.02.2015

Foxcatcher :: 'Du Pont' olmuşsun ama 'insan' olamamışsın!.


Bencileyin bu sporu yapmış olanlar iyi bilirler ki çok zevkli bir spordur güreş; lâkin, dünyanın en kaba, en estetik yoksunu bir spor türüdür de öte yandan..

Askeri mühimmat üreten fabrikalara sahip olarak, Amerikan iç savaşı yıllarında iyice palazlanan dedelerinin muazzam mirasının üzerine -annesi (Vanessa Redgrave) ile birlikte- oturmuş John Eleuthère du Pont (Steve Carell), altmışlı yaşlarını idrak eden, kendini güreş hocası zanneden ve en az güreş sporu kadar estetikten yoksun bir dış görünüşe sahip (daha da beter olan iç görünüşüne sonra gelicem) tuhaf bir adamdır..

1980'li yıllar ABD'sinin Pennsylvania eyaletinin Philadelphia kenti kırsalında, irice bir kasabadan daha büyük bir arazi üzerinde konumlanmış devasa bir çiftliğin, saraydan görkemli 'du Pont' malikânesinde karşılaştığımız bu 'ultra' zengin adamın güreş dışındaki hobileri, daha bi kibar, daha bi asilcedir sanki..
O, kuşlar hakkında çeşitli kitaplar yazmış bir ornitolog, bir philatelist'tir de..

Maddi olarak her şeyi olan, soyadının ve parasının gücüyle elde edemeyeceği hiçbir şey olmayan, siyaseti, emniyeti hatta orduyu bile parmağında oynatan  bu 'tatminsiz' adamın iç dünyası ise oldukça karışıktır..


Gelişmeler karşısında nasıl hareket edeceği tamamen belirsiz olan ve resmen paranoyak davranışlar gösteren John du Pont, görünen o ki, çocukken düçar olduğu Oedipus Kompleksi'ni, eşek ebadına geldikten sonra da artık 'tersten' yaşar gibidir..
Öyle ki, başat karakterli validesine karşı duyduğu hayranlığı korkuyla karışık düşmanlığa evrilmiş, onun -öz oğlundan daha çok- değer verip yetiştirdiği o güzelim atlarından dahi nefret eder hale gelmiştir..


Kendini, önce annesine, sonra çevresine, hatta bizzat kendine ispat etmenin yollarını arayan John'un aklına gelen parlak fikirlerden biri de güreştir..

Çiftliğindeki tam donanımlı bir çalışma salonunda faaliyet gösteren, Foxcatcher adlı bir güreş kulübü kuran John, son olimpiyat şampiyonu güreşçi Mark Schultz'u (Channing Tatum), yine şampiyon bir güreşçi olan ağbisi David Schultz (Mark Ruffalo) ile birlikte, takımına davet eder..


Şampiyonluklarına karşın, zar zor geçinen kardeşlerden Mark, kendisine sunulan maddi ve manevi şartlardan kolayca etkilenir; hiç nazlanmadan, memleketini terk ederek, Philadelphia'nın yolunu tutar..

Hayatı boyunca kanatları altına alarak koruduğu kardeşi Mark'tan farklı olarak, güreş camiasında daha saygın bir yeri olan, evli, çocuklu, az hırslı ve tokgözlü olan ağbi David, düzenini bozmak istemeyerek, memleketinde kalmıştır..


Hayatında ilk defa, ağbisinden bağımsız hareket etmenin 'tuhaf' tadını hissederek malikâneye gelen ve Foxcatcher Takımı'na katılan Mark, hem ortamın ve de tesislerin görkeminden, hem de onu büyük bir ilgiyle karşılayıp, kendisine hamasi nutuklar çeken, 'milliyetçi' John du Pont'dan çok etkilenir..

Hazırlıklar başlar ve tüm hızıyla devam eder; asıl hedef, Mark'ın, 1988 Seoul Olimpiyatları'ndan altın madalya çıkarmasıdır..

Gelgelelim, onu tanıdıkça, 'adam olamamış' denebilecek bir tıynete sahip olduğunu anladığımız John'un, paranoyakça ve dengesiz davranışları, giderek herkesi tedirgin etmeye ve yormaya başlar..



Pehlivan Pehlivan!.

En son beğenerek izlediğimiz Moneyball (2011) ile beyzbol sporu etrafında dönen parasal çarklara odaklanan yönetmen Bennett Miller, spor eksenli 'biyografik drama' janrına devam ederken, sinemasını daha da ileriye taşımayı başarıyor..

Yarattığı karakterler üzerinden, psikolojik ve toplumsal pencereler açarak, çeşitli gözlemler yapmamızı sağlayan, zaman zaman da irkiltip sarsarak düşündürten film, -son tahlilde- devletin ya da siyasal düzenin kirli dehlizlerine de ışık tutmaya çalışıyor..


Bu ışık, halka pompalanan vatanseverlik nutuklarıyla süslenmiş Amerikan Rüyası'nın sadece hayâlden ibaret olduğunu; aslında ABD'nin -hatta dünyanın- devlet denen 'kazulet ve ölümcül' güçlerin güvencesinde varlığını sürdüren, ezilen halkların alın teri ve kanı üzerine milyarder imparatorlukları kuranlara ait olduğunu gösterdiğinde, şaşırmayız tabii..  

Hayatı boyunca her şeyi, babasının ve parasının gücüyle elde etmiş; ama bir türlü 'insan' olamamış, ne yaparsa yapsın annesinin gözüne de girememiş bir huysuz herifin, parayla elde edemediği bazı şeyleri, sevgi ve şefkatle, daha doğrusu, adam gibi davranarak elde edebilenlere düşman kesilmesine şaşırır mıyız peki?.


Oyuncağı çok, ama sevgisiz ve tatminsiz bir zengin çocuğunu andıran rolünde -makyajla tanınmayacak hale gelmiş- Steve Carell, 'Oscarlık' oynarken; bu acayip adamın ne yapmak istediğini anlamaya çalışırken şaşıran, bocalayan ve  hayal kırıklıkları yaşayan pehlivan kardeşleri canlandıran Channing Tatum ile Mark Ruffalo da rollerinin hakkını, kusursuzca veriyorlar..


İnsan denen ikiyüzlü hayvanın nankörlüğünü; kardeşin bile olsa, yapılan iyiliği -kendi çıkarı söz konusu olduğunda- kötülükle cezalandırmaktan dahi çekinmeyeceğini hatırlatan Foxcatcher, hiç kuşkusuz 'kendinden' bağımsız bir mekanizmayla çalışarak, hiç durmadan bazı kararlar alan 'insan ruhu'nun hastalıklı yönünü özellikle vurgulayan, karanlığı derin bir drama..

Ve finalde darmaduman olacaksın, sakın unutma..




Foxcatcher / Foxcatcher Takımı

Yönetmen: Bennett Miller
Senaryo: E. Max Frye, Dan Futterman
Oyuncular: Steve Carell, Channing Tatum, Mark Ruffalo, Vanessa Redgrave, Sienna Miller
Yapım: 2014, ABD, 129'

  4 / 5



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...