19.10.2015

Crimson Peak / Kızıl Tepe



Genç bir kadın, çekici bir yabancı kalbini çalınca kan kırmızı kil dağının tepesindeki bir eve sürüklenir.
Bu evdeki sırlar sonsuza dek peşini bırakmayacaktır. 
Kızıl Tepe’nin ardındaki gerçek, tutku ve karanlık, gizem ve delilik arasında yatmaktadır.

Filmin mmknmrtb notu ::

Hayâl gücü geniş, hayâl dünyası pek renkli senarist yönetmenlerimizden Guillermo del Toro, Pacific Rim (2013) vasatlığı sonrası yaptığı bu filmle kendini affettiriyor..

"Aşkın gözü kördür" demiş atalar ama, bunun doğrusunun, "Aşığın gözü kördür, hatta kulağı da sağır." olduğu da çok bellidir..
Rahmetli anasının hayaletinin ettiği nasihatı pek de ciddiye almayan -sevgili babasını da bu yolda kurban verdiği halde- iyice başı derde girene kadar, hemen yanında bekleyen bariz tehlikeden kendini korumayı hiç düşünmeyen, yakışıklı kocasına deli gibi aşık bir kızın, hem ibretlik, hem de gotik öyküsü..

Hayâl ile gerçeği, hayaletler ile insanları, pek dramatik, pek fantastik, pek korkunç, pek heyecanlı ve pek estetik bir biçimde bir araya getiren Crimson Peak, hani o 'Görsel Şölen' diye tarif edilen filmler vardır ya hani, hah işte onlardan..  


Crimson Peak / Kızıl Tepe 

Yönetmen: Guillermo del Toro
Yazarlar: Guillermo del Toro, Matthew Robbins
Yapımcılar: Thomas Tull, Jon Jashni, Guillermo del Toro, Callum Greene
Sorumlu Yapımcı: Jillian Share
Oyuncular: Mia Wasikowska, Jessica Chastain, Tom Hiddleston, Charlie Hunnam ve Jim Beaver


3.5 / 5



Guillermo del Toro’nun hayal ürünü olan gotik aşk hikayesinde 
Mia Wasikowska (Alice in Wonderland, Jane Eyre), iki kez Oscar adayı olan Jessica Chastain (Zero Dark Thirty, Mama), Tom Hiddleston (The Avengers, Thor serisi) ve Charlie Hunnam (Pacific Rim, FX’deki Sons of Anarchy) rol alıyor. 
Bu filmde, aşkın hepimizi canavara dönüştüren gücünü keşfediyorlar.

The Devil’s Backbone ve Pan’s Labyrinth gibi modern klasiklerin yazarı ve yönetmeni, The Orphanage ve Mama gibi dehşet veren gerilimlerin yapımcısı olan del Toro karanlık masalların asil dünyasına korku salan psikolojik dehşet ve operamsı güzelliğin benzersiz karışımını sunuyor. 

Bu etkili hayal gücü, yeni filmiyle tanımlanmasına yardım ettiği türe büyük bir dönüş yapıyor. 
Burada del Toro, izleyiciyi  türün en büyük zaferlerinden birine çeken sinematik bir sanat düzeyiyle, üstün bir aşk hikayesi yaratıyor. 
Aynı zamanda, göz alıcı görseller, zengin karakterler ve duygusal performanslar ortaya koyarken, sizi acı bir sona doğru sürükleyen bir hikaye sunuyor. 


1901 yılında geçen Kızıl Tepe’ye del Toro’nun büyüleyici görsel tarzıyla stilize, modern bir gotik duygu verilmiş. 
İzleyiciler, film bittikten sonra bile uzun süre akıllarda kalacak, karın kana bulandığı ve her köşede hayaletlerin saklandığı dehşet verici bir yere sürüklenecekler. 

Bugüne kadarki en etkili ve kışkırtıcı filmi için del Toro, başarılı sanatçılardan ve iş ortaklarından oluşan bir ekip toplamış. 
Ekipte Danimarkalı görüntü yönetmeni DAN LAUSTSEN (Silent Hill, The League of Extraordinary Gentlemen), editör BERNAT VILAPLANA (Hellboy II: The Golden Army, Pan’s Labyrinth), yapım tasarımcı THOMAS SANDERS (Saving Private Ryan, Braveheart), kostüm tasarımcı KATE HAWLEY (Pacific Rim, gelecek film Suicide Squad) ve besteci FERNANDO VELÁZQUEZ (Mama, The Orphanage) yer alıyor.



Eski dostu MATTHEW ROBBINS (Mimic, Don’t Be Afraid of the Dark) ile yazdığı bir senaryo üzerine çalışan del Toro, yapım sorumluluklarında Pacific Rim’deki ortaklarına katılmış; bunlar yapımcılar CALLUM GREENE (The Hobbit: The Desolation of Smaug, Everybody’s Fine), Legendary Pictures’dan THOMAS TULL (The Dark Night Rises, Inception) ve JON JASHNI (Godzilla, upcoming Warcraft) ile ayrıca sorumlu yapımcı JILLIAN SHARE (Seventh Son, Warcraft).

Geçmişin Hayaletleri: Kızıl Tepe’nin Hikayesi

Genç Edith Cushing (Wasikowska), 20. yüzyılın başında babası Sör Carter Cushing (Jim Beaver) ile Buffalo New York’ta yaşayan bir yazar adayıdır. 

Annesini kaybetmenin gerçek anlamda etkisi altında büyümüştür. 
Ölülerin ruhlarıyla iletişim kurma gücüyle lanetlenmiş olan Edith, mezarın ötesinden gizemli bir uyarı almıştır; “Kızıl Tepe’ye Dikkat Et.”

İnatçı hayal gücü sayesinde yüksek sosyetenin dışında kalan Edith, kendisini iki rakip talip arasında bulur; aklına etki eden müthiş bir zeka olan çocukluk arkadaşı Dr. Alan McMichael (Hunnam) ve Edith’i gerçek haliyle kucaklayan ve kalbini çalan bir başka yabancı olan, karşı konulmaz baştan çıkarıcı Thomas Sharpe (Hiddleston).

Babasının gizemli bir şekilde ölmesi üzerine Thomas, Edith’i lüks aile malikanesine: Allerdale Hall’a götürür. 
Burası ücra İngiliz tepelerinde, gizem ve tehlikeyle yaşayan  büyük bir gotik malikanedir. 
Gizli bir madenin üzerindeki kan kırmızı kil, karların arasından sızar ve dağın yüzeyini lekeleyerek ona “Kızıl Tepe” adını verir.



Ama Thomas ve Edith yalnız değildir. Yüksek gotik ev aynı zamanda Thomas’ın kız kardeşi Lucille (Chastain)’in de evidir. 
Gizemli ve çekici bir kadın olan Lucille’in Edith’e olan sevgisinin ardında bir gizem yatmaktadır. 

Edith yeni hayatına alışırken, gördüğü kabuslar ve kızıl hayaletlerle Kızıl Tepe, kontrolü ele geçirir. 
Ama Kızıl Tepe’nin gerçek canavarı etten ve kemiktendir.

Edith, hayallerinin gizemini çok geç olmadan çözebilecek mi? 
Thomas karısını kurtarmayı ve ailesini korumayı seçecek mi? 
Dr. McMichael hayatının aşkı için mücadelede ne kadar ileri gidecek? 
Ve Lucille’nin karanlık geçmişi ortaya çıktığında ne olacak?



Aşk deliliğe dönerken ve kabus gerçek olurken Kızıl Tepe’ye ayak basan herkes büyük tehlikededir. 

Ama bu yaşayan ölüm tuzağı,  ortaya gerçeği mi çıkaracak, yoksa onları kaçınılmaz sona mı götürecek?

ANA KARAKTERLER HAKKINDA

Edith Cushing 

Umut vaat eden bir yazar olan Edith Cushing, geçmişinin hayaletleri tarafından ele geçirilmiş, geleceğinin hayaletleriyle lanetlenmiştir. 
Annesini henüz 10 yaşında kara kolera nedeniyle kaybetmesi, Edith’in yetişmesini çok etkilemiştir. 
Yaşlanan babasına bakma göreviyle olgunlaşırken, bir yandan da geç Viktoryan toplumunun ileri düşünen kadınlarının özgürlük haklarını aramıştır. 
Annesinin hayaletinden duyduğu bir uyarının hatırası aklından çıkmayan Edith, doğaüstüne karşı bir ilgi geliştirmiş ve kendi hayatı hikaye için bir örnek oluşturduğunda gotik roman yazmaya hazırlanmıştır. 

Kızıl Tepe’nin sarışın kahramanı, cesur ve kararlıdır. Peşinden koşulmayı veya kurtarılmayı beklemez. 
Allerdale Hall’un gölgelerinde dolaşan ruhları görme yeteneği, Edith’i evin duvarlarına gömülü olan dehşetleri meydana çıkarmaya yönlendirir. 

Sör Thomas Sharpe

Baştan çıkarıcı bir yabancı ve usta bir manipülator olan Sör Thomas Sharpe’ın doğal büyüsü, kontrol edilemeyen güçlü duyguları harekete geçirir. 
Büyüleyici bekar, İngiliz baronet unvanıyla, fikirleriyle ve kusursuz sergilediği valsiyle bir odayı ele geçirebilir. 
Sharpe, babası öldüğünden bu yana büyüsünü saldırgan hırslarını ileri sürmek ve icat ettiği -bir düzine adamın emeğine eş değer- bir kil çıkarıcı için fon bulmak amacıyla kullanmak zorunda kalmıştır. 
Zenginlik için evlenme niyetini ustaca gizlemiştir. Ama Edith’le tanıştığında ona karşı duyduğu arzu kendisini savunmasız yakalamıştır. 
Genç karısı adına üzülür, melankoli ve hasislik dolu hayatları için kız kardeşi Lucille’e kızması gerektiğini düşünür. 



Leydi Lucille Sharpe 

Gizemli Leydi Lucille Sharpe, ailesinin şaşırtıcı tarihini korumak için ne  gerekiyorsa yapacaktır. 
Ancak tüm sırları saklamak mümkün değildir. İçe dönük ve gizemli Lucille, Allerdale Hall’a kapatılmış bir halde büyümüştür. 
Bildiği az miktardaki sevgiyi erkek kardeşi Thomas’la paylaşmış ve günlerini piyano çalarak ve malikanede bulduğu kelebekleri ve güveleri toplayarak geçirmiştir. 
Erkek kardeşinin başka kadınlara olan ilgisini kıskanır ve aile bağlarının koruyucusu olur. 
Lucille’in takıntısı kendisini insanlığının en karanlık bölümlerini beslemeye yönlendirir ve usta planları Thomas’ı ortak kötü geçmişlerine tutsak eder.

Dr. Alan McMichael 

Parlak bir bilim adamı olan Dr. Alan McMichael’ı aklı olduğu kadar kalbi de kontrol etmektedir ve doğaüstüne olan ilgisi kendisini tüketmektedir. 
Her zaman kusursuz bir beyefendi olan iyi yetişmiş göz doktoru, çocukluklarından beri Edith’e vurgundur. 
Yurtdışındaki eğitiminden muayenehane açmak üzere kasabasına döndüğünde, çocukluk aşkına karşı olan duygularının her zamanki gibi güçlü olduğunu görür. 
Edith yaklaşımlarını anlamasa da Alan, Edith’in babasının onayını almıştır ve onun ilgisini kazanmaya çalışmaktan hiç vazgeçmez. 
Sadık talip, Edith’in babasının zamansız ölümünden sonra da sevgilisinden vazgeçmez ve Thomas’ın gerçek yüzünü ortaya çıkarmaya çalışır. 
Edith’in tehlikede olduğunu fark eden Dr. Alan, onu kurtarmak için okyanusun diğer tarafına doğru yola çıkar.

Carter Cushing 

Amerikan endüstrisinin öncüsü olan Carter Cushing, kariyerine çelik işçisi olarak başlamış ve sahip olduğu her şeyi elleriyle kazanmış, Buffalo sosyetesinin saygın bir bireyidir. 
Edith’i seven bir babadır ve yazar olma hayallerini elinden geldiğince desteklemiştir. 
İngiltere’den gelen Sharpe, Cushing şirketinden bir yatırım istediğinde talibin karakterine temkinli yaklaşır. 
Genç adam, kızına olan ilgisini ifade ettiğinde Cushing, Sharpe’ın geçmişine bakmakta tereddüt etmez. Bulduğu şey en kötü korkularını onaylamıştır. 


Kızıl Hayaletler

Kızıl Tepe’nin kan kırmızı ruhu, simgesel, görsel olarak kendine özgü bir doğaüstü görkemdir. 
Gömüldükleri kan kırmızı kil madenlerinde doğan hayaletler, daha büyük bir gizemin ipuçlarıdır. 
Bedensiz hayaletler geleneğini yıkarlar. Etraflarındaki dünyayı büken ve eğrilten fiziki varlıklardır. 
Aslında onlar yaşayan duygulardır. Boş gözler ve çığlık atan bir ağızla işkence görmüş ruhlardır. 
Hayal gücünün hareket etmesine izin veren yarı bakan figürlerdir. 
Eğer korkusunu yener ve onları oldukları gibi kabul ederse, hayaletlerin Edith’e bir mesajı vardır.

YAPIM HAKKINDA

Lanetle kutsanmış: Yapım Başlıyor

Hellboy (2004), Hellboy II: The Golden Army (2008) ve Pacific Rim (2013) gibi birkaç aksiyon yüklü gişe rekortmeni İngilizce filmin ardından dehşet ustası del Toro, Kızıl Tepe ile karanlık ve hayali gotik romanı beyaz perdeye taşıyor. 

Yazar/yönetmenin korkuyla örtülü tüyler ürperten, dönem aşk hikayesi  The Devil’s Backbone (2001) ve Oscar ödüllü İspanyolca başyapıt Pan’s Labyrinth (2006) gibi yeni filmi de aşkın aslında hassas bir tuzak olduğunu anlatan temayı inceliyor. 

Tıpkı ikinci yapımındaki olayların izleyiciler tarafından genç bir kızın sınırsız hayal gücünün ürünü olarak sorgulanabildiği gibi, Kızıl Tepe de neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğu konusundaki algılarımızla oynuyor. 
Edith, canlı bir hayal gücü olan yeni bir yazar olduğu için dehşet dolu olaylar, onun zihninden geliyor olabilir mi? 



Kızıl Tepe, del Toro’nun, Meksikalı yapımcının uluslararası alanda ün kazanmasına neden olan, İspanyolca yapımlarının keşifleriyle aynı tempoda.  
Bu anlamda del Toro ile Pacific Rim’de birlikte çalışan yapımcı Callum Greene, yeni işini del Toro’nun “ilk İngiliz dilindeki İspanyol filmi” olarak adlandırıyor.

Del Toro, projenin etkileriyle ilgili olarak şunları söylüyor; "Kızıl Tepe, Pan’s Labyrinth’in hayalet hikayesi versiyonu. Birkaç türün kombinasyonunu ve birkaç geleneksel hayalet hikayesiyle klasiğin güzelliğini bir araya getirdiğimiz gerçeğini barındırıyor.”

Senaryo yazarı Matthew Robbins, senaryoyu del Toro ile birlikte oluştururken Jane Austen’ın “Uğultulu Tepeler”, Charles Dickens’ın “Büyük Umutlar”, Daphne du Maurier’ın “Rebecca” ve Anya Seton’ın “Dragonwyck” gibi hepsi de korku unsurunu barındıran sevilen romanlardan ilham almışlar. 


Del Toro şunları söylüyor; “Gotik romanda büyük bir aşk hikayesi, doğaüstü unsurlar bulunur. Gerçekten ürkütücü sahneler vardır. Bunların hepsi güzel, muhteşem görünen bir film yaratmak üzere bir araya geldi.”

Del Toro için bu türü inceleyen malzemede hayaletler, yıkılan kaleler olabilir ve korku filminin tuzaklarını barındırabilir. 
Ama merkezinde “bir sırrı, hazineyi, karanlık bir geçmişi keşfeden, bir şekilde değişmiş olarak ortaya çıkan bakire bir karakterin bulunduğu” klasik bir aşk hikayesi detaylı bir şekilde işlenmiştir. 
Aşk hikayesinde yer alan karanlık dönüşlere rağmen, Thomas ile Edith arasındaki romantizmin lirik bir özelliği vardır. 
Yine de aşk, deliliğin bir biçimiyse, hikayelerindeki tüm ana oyuncular ona kurban olurlar.
Del Toro’ya göre Kızıl Tepe “masalların en karanlığı” ve klasik tarifle yetişkinliğe geçiş yapan bir karakteri içeriyor. 
“Oscar Wilde veya Hans Christian Andersen’in “Alice Harikalar Diyarında” veya “Kar Kraliçesi” eserlerinde bunu bulabilirsiniz.” diyor. 
Hikaye, bağımsızlığı bulmayı içeriyor. Geçiş töreni karakterini “yolculuktan, karanlıktan, coğrafi alandan, okyanusları aşarak ve ölüler diyarına sokarak çıkarıyor.”

Del Toro’nun en sevdiği gotik romanlarından biri de daha az bilinen, 19.yüzyıl yazarı Joseph Sheridan Le Fanu’nun eseri olan ve türün tüm kötülük korku ve duygusunu kapsayan “Silas Amca”’dır. 
“Bu film, gönlümde Silas Amca'ya son derece yakın.” diyor.

Hikayesini kişiselleştirmek adına çok sayıda kendine özgü unsurla donatmış. 
Güve ve kelebekler gibi bazı unsurlar çocukluk ilgilerinden ve Lucille ile Edith’i temsil etmelerinden ilham almış. 



Bazıları da hikaye anlatımında ana unsurlar haline gelmiş; seçim kavramı, aşkın doğası, dişlilerden yapılan mekanik oyuncaklar ve kurmalı mekanizmalar, baş oyuncunun babasına olan yakınlığı ve derin sırları veya duyguları saklamak için kullanılan yer altı veya mağaramsı mekan.  

Del Toro’yu eserine korkuyu katmaya iten “insan panzehrini yok etmek, hikayeyi insani bir şekilde aydınlatmak için hayaletleri kullanmak”tır.

Klasik gotik romanını alarak gizemin harcını oluşturan benzersiz, perili bir malikane inşa ederek  hayali yaklaşımıyla daha da ileri taşımış. Burada korku, duvarların içinde yaşamaktadır.
Bu psikolojik ve fiziki korku karışımı del Toro’nun Pacific Rim’in ilk konuşmalarından itibaren ilişkide olduğu Legendary’yi çok etkilemiş. 
Stüdyo, son çalışmasının güvenilir, efsanevi evrenler yaratma misyonuna uygun olacağını düşünmüş.  
Legendary’den Thomas Tull ve Jon Jashni, Kızıl Tepe’nin yapımında del Toro ile Greene’e katılmışlar. 
Legendary CEO’su Tull, del Toro’yla bir kez daha çalışma fırsatına hevesle yaklaşmış. 
Şunları söylüyor; “Türü ne olursa olsun, Guillermo tüm filmlerine bir zeka ve sofistikelik düzeyi katıyor. Bize Kızıl Tepe’de başarmayı umduğu şeyi tarif ettiğinde bizi çıkardığı yolculuğu tam olarak gözümüzde canlandırabilmiştik. Bununla birlikte o vizyonun sonucu, en çılgın hayallerimizin bile ötesine geçti.”

Jashni, uzun zaman boyunca del Toro’nun temalarıyla küresel izleyicilerle iletişim kurabilmesinden çok etkilenmiş. 
“İster Pan’s labyrinth ile İspanyolca bir klasik yaratmak olsun, ister Pacific Rim’le Çinli izleyicilere hitap etmek olsun, Guillermo filmin dilini anlıyor. Sinemaseverler karakterlerine ve hikayelerine duyduğu tutkuyu hissediyor ve çalışmalarına kişisel düzeyde yanıt veriyorlar.”

Sorumlu yapımcı Jillian Share için hikayenin Victorya döneminin sonunda, yeni bir yüzyılın başlangıcında geçmesi, böyle anlatım olasılıkları sunmuş. “Guillermo olayları çok zarif dönemlerde kurguluyor ve aynı anda kadınların bu dünyada yerini ve sesini bulmasını konu alan modern temayı da inceliyor. Ve güdüleri oldukça farklı olsa da Lucille de tıpkı Edith gibi zeki ve kararlı. İkisi de dik başlı, ileriyi düşünen kişiler.”




Aşk Üçgenleri: Oyuncu Seçimi

Del Toro, oyuncu seçimi sürecine her zaman çalışmak istediği oyuncuların bir listesini hazırlayarak başlar. 
Neyse ki Kızıl Tepe için Charlie Hunnam, Jim Beaver ve Jessica Chastain bu listenin başında yer alıyordu. 
Aslında del Toro, Pacific Rim’de çalıştıkları sırada Hunnam’la gelecekteki bir işbirliğinin tohumlarını atmış.
Pacific Rim’i bitirmelerinden kısa bir süre sonra Hunnam, yönetmenden senaryoya bakıp 20. yüzyıl Buffalo’sunun en cesur, genç bekarlarından Dr. McMichael rolünü düşünmesini isteyen bir e-posta almış. 
Hunnam, Edith’in aşık olduğu genç doktor rolü için düşünüldüğü için gurur duymuş. 
Karakter geçmişte oynadığı çok sayıdaki anti kahraman karakterlerden çok farklıymış. 
“Daha düşünceli ve sessiz, duygusal ve zeki bir adam” karakteri için düşünülmesinin hoş bir sürpriz olduğunu hatırlıyor. Del Toro, Dr. McMichael’ı kendisine modern ve eski moda Sör Thomas Sharpe’ın tam zıt bir karakter olarak anlatmış. 
Hunnam, del Toro’nun kendisine sadık kalmasını istediğini söylüyor. Aslında yönetmen, Hunnam’ın yataktan çıktığı andan, makyajına ve sete çıkışına kadar enerjisini, ruhunu ve hareketlerini olduğu gibi korumasını istemiş.
Hunnam, yapımın anlatıcı odaklı olmasını beğenmiş ve del Toro’nun ilk köklerine dönüyor olmasından keyif almış. 
Şunları söylüyor; “Kızıl Tepe, Guillermo’nun İspanyolca eserleri olan Pan’s Labyrinth, Cronos ve The Devil’s Backbone filmlerinin özüne benziyor.” 

Jim Beaver, del Toro’nun son yapımına katılması için telefon aldığında çok heyecanlanmış. 
Carter Coshing rolü onun için de tipik rollerinden farklıymış. 
Televizyon rollerinde, sevimli ama huysuz bir kırsal karaktere dönüştüğünü düşünmüş. 
Del Toro, Beaver’a bir dönem hikayesinden temizlenme ve toplumun farklı bir kesiminden güçlü, saygın bir iş adamını canlandırma fırsatını vermiş. 
Beaver, modern korku filmlerinin büyük bir hayranı olmadığını ve izleyicinin gerçek dünyada güvendiği şeyleri sorgulamasını sağlayan bir filmde oynama fırsatını yakaladığını itiraf ediyor. 
Oyuncu, del Toro’nun çalışmasına sofistikelik kattığını söylüyor; “Karakter kullanımı ve hikaye anlatımı, tedirgin ve zengin bir dehşet inşa ediyor. İnsanların içindeki karanlığın kalbini görüyor. Bu film sadece bir gerilim yolculuğu değil ve bu da filmi çok daha tatmin edici bir proje kılıyor.”

Yönetmen, başrol aktrisleri içi karanlık ve aydınlık ile kelebek ve güve gibi birbirlerinin aynası olan iki oyuncuyu istemiş. 
Başrol oyuncusu da düşmanı da hayatta kalmak ve sonunda sevmek için mücadele veren güçlü kadınlar. 
Jessica Chastain ve Mia Wasikowska rollere mükemmel uyuyorlar. 
Del Toro, doğaüstü gerilim Mama’nın baş rolünü oynadığı sırada Chastain’le tanışmış.  
Bir dizi olay sonucunda Chastain aslında başka bir rol istemiş. 
Ona uygun tek rol gizemli Leydi Lucille Sharpe rolüymüş.
Oyuncu,  rol ne kadar zor olursa olsun çeşitli karakterleri canlandırarak şöhrete ulaşmış ve bağlılığı fark edilmiş. 
Greene, Kızıl Tepe’nin ilk provasında Chastain’i görüşünü şöyle anlatıyor; “O sahneye hepimizi şaşırtan bir şekilde bir şeyler ekledi ve o an bu karakteri yüzde yüz sahiplenme arzusunu gösterdi.”


Chastain, Lucille’in “kötü özellikleri”ne rağmen karakterine aşık olmuş. Onu “aşkı için her şeyi yapan bir kadın" olarak görüyor. 
"Bu anlamda çok yalın.” 

Piyano çalıyor, okumayı seviyor, erkek kardeşini seviyor ve evinde yalnız olmayı tercih ediyor. 
Çünkü, “geçmişte kırılmış.” 
Leydi Sharpe izleyiciye  gizemli kılınacağı için, del Toro, oyuncuya hazırlanması amacıyla derin bir karakter biyografisi sunmuş.  
Del Toro’nun karakteri oluşturması, oyuncuya ve yönetmene ortak bir geçmiş sağlamış. 
Chastain şunları söylüyor; “Sette tercihler yaptığımda neden o tercihi yaptığımı gördü, çünkü Lucille’in geçmişini biliyor.”
Karakterin eylemleri ve etkileşimleri konusunda ortak bir anlayışı paylaşmışlar. 
Lucille’in en büyük motivasyonu da aşkmış. 
Chastain şunları söylüyor; “Nefret ve öfke sevgiden geliyor. Her duygu eşit oranda büyütülmüş. Hiçbir zaman bir hayalet hikayesinde olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Gerçek insanlarla ilgili bir hikaye anlattığınızı düşünüyorsunuz.”

Kızıl Tepe, çıkışını Tim Burton’ın Alice in Wonderland’i ile yapan Polonyalı- Avustralyalı oyuncu Mia Wasikowska tarafından canlandırılan, meraklı toy başkarakter Edith Cushing tarafından güvenle aktarılıyor.  
Kendi çabasıyla başarılı olmuş bir Amerikalı sanayici Carter Cushing’in kızı olan Edith, annesini küçük yaşta kaybetmiş, iradesi kuvvetli, bağımsız bir kadındır. 
Arkadaş çevresinde bulunan, boş ilgi alanları arasında son modayı takip etmek ve Buffalo’nun en uygun bekarlarının dikkatini çekmek olan sosyete kızlarından farklı olarak Edith’in amacı, yazı aracılığıyla doğaüstü dünyayı araştırmaktır. 

Wasikowska, korku etkileri olan başka bir filmde çalışmakla ilgileniyormuş. Geçmişte bu türle ilgilenmediğini kabul ediyor. 
Ama del Toro ile çalışmak oyuncu için öğretici bir tecrübe olmuş. Yönetmenin çekimin ilk aşamalarında Frankenstein’ı referans gösterdiğini hatırlıyor. 
“Korku, kim olduğumuzu öğrenme şeklimizdir.” 
Del Toro, tıpkı Lucille rolündeki Chastain’e yaptığı gibi Wasikowska için de sekiz sayfalık bir biyografi hazırlamış. 



Wasikowska şöyle anlatıyor; “İnanılmaz detaylıydı. Edith’in yetiştirilmesi, ebeveynleriyle ilişkisi ve hoşlandığı farklı kokular vardı.”

Wasikowska, Edith’i bir kahraman olarak görmüyor. 
Filmde “iyi veya kötü adam” olmadığını düşünüyor. 
“Tüm karakterler göreceli olarak, onları iki türlü de görmenize yetecek derecede belirsizler. Hepsi hayatta kalmak için gerekli olan şeyleri yapıyorlar.” 

Edith için hayatta kalmak, malikane setindeki bir düşüşü içeriyormuş. Sahne Wasikowska’nın o güne kadar canlandırdığı en dehşet verici ve heyecanlı sahne olmuş. 
“Bütün içgüdülerinize karşı geliyor.” diyor. 
Ama birkaç provadan sonra tekrarlamak için sabırsızlanır olmuş. 
Greene, Chastain’den etkilendiği kadar Wasikowska’nın Editih’i doğru oranda saflık ve güçle canlandırmasına şaşırmış. 
Şunları söylüyor; “Mia çok özgür. Hiç egosu yok.” 
Karakterinin talep ettiği karmaşık duygularla başa çıkmasını gözlemlerken şöyle diyor; “Olağanüstüydü.”


Edith’in gerçek aşkı Sör Thomas Sharpe, yeni icadı olan kilin çıkarılmasına yardım eden bir makine yapımı için para bulmak üzere Amerika’ya gelen, zarif, genç, bekar bir İngiliz’dir. 
Sharpe, kısa sürede Edith’e aşık olur. Genç kadın da yazılarıyla ilgilenen ve hayal gücünü evinden uzak bir yerin romantik düşünceleriyle dolduran bu karanlık yabancıya vurulmuştur.  

Thomas Sharpe rolü için oyuncu Tom Hiddleston seçilmiş. 
Marvel evrenindeki mükemmel kötü, Loki rolüyle bilinen oyuncu, 2013 yazında del Toro’dan senaryoyu okumasını isteyen bir telefon almış. Yazının inceliğinden etkilendiğini ve karakterinin “ahlaki belirsizliğini” sevdiğini söylüyor. 
Ayrıca Hiddleston, dostu Chastain’le birlikte çalışma fırsatı bulduğu için de heyecanlanmış. 
Daha önce Jim Jarmusch’un Only Lovers Left Alive filminde Wasikowska’yla birlikte çalıştığını düşününce, oyuncu projenin çok uygun olduğunu hissetmiş. 

Hiddleston, uzun zamandır del Toro’nun hayranıymış. 
Oyuncu şunları söylüyor; “Guillermo muhtemelen gotik romanın modern sinemadaki ilk yorumcusudur. Doğaüstü konulu hikayeleri yoğun bir şekilde duygusal ve erişilebilir yapma kapasitesine sahiptir.”

Hiddlestone, del Toro’nun da hedeflediği şekilde filmin korkudan drama ve aşk hikayesine dönüşmesi ve izleyicilerin duygusal yolculuğunu hissetmesi için karakterinin “çok duygusal ve kurtarıcı” hissi vermesini istemiş. 
Del Toro, Chastain’e ve Wasikowska’ya yaptığı gibi Hiddleston’a da karakter biyografisi vermiş.
 Bu da oyuncuya canlandırdığı karakterler ilgili “otantik bir tat” kazandırmış.
 Yönetmen, diğer oyuncularla paylaşmamasını tembihleyerek, oyuncuyla Sharpe’ın bazı sırlarını bile paylaşmış. 
Hiddleston, del Toro’dan sevgi dolu şekilde “büyük Meksikalı ayı” olarak bahsediyor ve “bütün ekibe aktarılan bir kıvılcımı ateşleme” kapasitesine sahip olağanüstü tutkusunun altını çiziyor. 
“Onu nereye giderse gitsin takip ederiz çünkü buna çok inanıyor.” diyor. 

Gotik romanda sadece insanlar yoktur. Allerdale Hall’un hayaletleri de en az filmin ana karakterleri kadar gerçekti. 
Maden çukurlarının kızıl kilini yansıtan, detaylı bir şekilde tasarlanmış kostümler içinde, gerçek oyuncular canlandırmış. 
Chastain şöyle söylüyor; “Hareketleri inanılmazdı ve çok güzellerdi.”
Gerçek bir insanla etkileşime girmek oyuncuların, gerçekten dehşete düşerek performanslarını artırmalarına yardım etmiş. 
Wasikowska şöyle anlatıyor; “Daha önce hiç böyle hayaletler görmemiştim. İnsan formalarını görebilmeniz hoşuma gitti. Bence bir hayaletin görüntüsü ne kadar insana benzerse daha korkutucu olur, çünkü onunla şu anda ya da eskiden olduğumuz bir şey olarak bağ kurabiliriz.”



Del Toro, mükemmele ulaşıncaya kadar senaryosuyla oynadığı için Greene bir kaç yıl önce senaryonun başka bir versiyonunu okuyuşunu hatırlıyor. Özü hala aynıymış, ama yapımcı “değişen şeyin del Toro’nun kadın karakterlere ilgisi” olduğunu söylüyor. 
Aslında çekimin 52. günü, yapımcı senaryoya hala yeni sayfalar ekliyormuş. 
Oyuncularla kendi günlük iletişimine veya onların birbirleriyle olan iletişimine dayanan, karakterin gelişimiyle ilgili anlık düzeltmeler yapıyormuş. 
Bu projeye özel yapım, yapımcının çalışma tarzını oluşuturuyor. Yönetiyor, dinliyor, özümsüyor ve “o güvenle geri iletiyor.” diyor Greene. 
“Bu az bilinen bir gerçek ama Guillermo bir sihirbaz.”

Fiziksel Korku: Korkunun Mimarı

Allerdale Hall, ücra bir İngiliz tepesinde yer alan, içine nesiller boyu sırların gömülü olduğu, büyük, gotik bir malikane.  
Boş bir alanda yer alan, etrafı verimsiz topraklarla ve saf, beyaz karlarla çevrili olan Allerdale Hall, “Kızıl Tepe” adını aldığı, verimli, kırmızı kil birikintisinin üzerinde yükseliyor.
Her oda, yeraltı madenlerinden yasak tavan arasına, sırlar kütüphanesinden, kendine özgü kafesimsi asansöre kadar yeni bir gizem barındırıyor. 
Ev, bir kelebek öldürme kavanozuna benzer şekilde tasarlanmış. 
Güzel ve masum olanı tuzağa düşürmek üzere. 
Ayrıca Sharpe ailesinin en karanlık sırlarını saklıyor ve konuşulamayan gerçekleri ortaya çıkarıyor. Bakalım kim oradan canlı çıkacak?

Perili ev Allerdale Hall, belki de filmin en önemli öğesi ve hikayenin ana damarı olarak görev yapıyor. 
Yerin altından balçık sızdıran ev, hikayenin en korkunç karakteri. 
Del Toro, inşa etmeden önce kafasından canlandıran bir sanatçı. 
Bu yüzden hayalindekini gerçeğe dönüştürmek için önce ekibi toplaması, evin ve tüm öğelerinin kafasında zaten var olması hiç aşırtıcı değil. 

Var olan hiçbir yapı del Toro’nun canlı hayal gücünü tatmin edemezdi. Diğer Hollywood yapımları, bilgisayar teknolojisiyle korku ve dehşet dolu bir bina yaratmayı tercih ederken yönetmen, muhteşem bir set yapmaya karar vermiş. 
Perili evi inşa etmek ve her şeyin çekim zamanında hazır olması için 6 ay kadar birbiri ardına çalışacak ekipler, set tasarımcıları, inşaatçılar, dekoratörler gerekmiş. 
Doğal olarak görüntü yönetmeni Dan Lausten’ın işini kolaylaştırmak her konuşmanın kilit noktası olmuş. 

Her yapım bir dizi kısıtlama, program, bütçe ve onayla başlar. 
Sanat yönetmeni BRANDT GORDON için bu baskılar filmin bütün görsel öğelerini gerçeğe dönüştürmek için gündelik bir pazarlık olmuş. 
İşbirliği senaryo aşamasında başlamış. 
İlk okumadan itibaren yapım tasarımcı Thomas Sanders, set dekoratörü SHANE VIEAU ve kostüm tasarımcı Kate Hawley ile birlikte çalışmaya başlamış. 
Ekip birlikte araştırma yapıyor, tasarım öğelerini, renk paletlerini, dokuları ve şekilleri derliyor ve gözden geçirmesi için del Toro’ya sunuyormuş. 

Yönetmen neyin olup neyin olmadığını anında süzüyormuş. 
Del Toro’nun “Amerika’da kare şekiller, İngiltere’de yuvarlak şekiller istiyoruz” kuralından itibaren yönetmenin her kararı ekibin tasarım tercihleri bilgilendirmeye ve del Toro’nun hayal ettiği iki farklı dünya yaratmaya yardımcı olmuş. 

Ön yapım başlamadan on iki hafta önce yapım tasarımcı Sanders, bir atölye kurmak ve modeller yapmak üzere 6 metrelik bir römork ile Toronto’ya gelmiş. 
Sanders’ın süreci benzersiz. Sektörde hiç kimse bu düzeyde modeller inşa etmiyor. 
Onun yöntemi, Gordon’un deyişiyle “3D taslak”, oranlar, çılgın duvarlar, vaziyet planları, renkler ve rötuşlar da dahil olmak üzere nihai set tasarımının tüm özelliklerini belirleyen bir araç olmuş. 
Başlangıçta geleneksel bir sanat departmanı değilmiş. Ama Gordon, Sanders’ın süreci için, model yapımı başlarken, önemli manzara sanatçılarından CAMERON BROOKE ile ROBERT BROOKE’dan oluşan bir destek ekibi işe almış. 

Cameron Brooke, modeli dikkatlice planlama, kameranın kullanacağı her açıyı her duvarın ve koridorun ölçeğini ve son aşamadaki her detayı hesap etme yöntemi nedeniyle Sanders’la çalışacağı için çok mutlu olmuş. 
Brooke şöyle anlatıyor; “Tom, son derece büyük bir malikanenin illüzyonunu yaratmak için gözü ve izleyiciyi aldatarak bunun muazzam büyük bir alan olduğunu sanmaları için bir görme ekseni oluşturdu.”
 
Bu düzeyde çalışmak ekibin tasarım sorunlarını çözmesine ve konseptleri daha verimli bir şekilde geliştirmelerine yardımcı olmuş. 
Sabah toplantılarında model yapım ekibi için 2D taslaklar yapan illüstratör GUY DAVIS de yer alıyormuş. 
Del Toro, tüm fikirleri masada eleyerek Gordon’un Tudor etkileri ve neo-Rönesans etkileri taşıyan neo-gotik olarak tanımladığı bir tasarım paleti yaratmış. 
Model yapımı ilerledikçe yönetmen de set daha yapılmadan kamera açılarını hesaplayıp çekimlerini planlayabilmiş. 
Brooke’a model parçalarına kolayca sökülüp yeniden takılabilmeleri için mıknatıslar eklemesi söylenmiş.
Başlangıçta del Toro, maket konusunda biraz tereddütlüymüş ama kısa sürede Sanders’ın yönetmenin ihtiyaçlarını ve taleplerini değiştirebilecek, çalışan bir taslak yarattığını anlamış. 

Del Toro, evin renklerini ve duygusunu aktarmakta yardımcı olmuş. 
Ekibe daha önce çalıştığı filmlerden, çeşitli kitaplardan ve başka kaynak materyallerden referanslar sunmuş. 
Kil madeni için Gordon şunları söylüyor; “Paslı su havuzlarının görüntülerinin olduğu Japonca bir kitap getirdi. Duvarlarda ördek yeşili bir renk vardı.” 
Del Toro’nun duvarlara çizilmiş karakterlerle, sütunların nasıl görünmesi gerektiğiyle, dekorun ne kadar eski görünmesi gerektiğiyle ve bir zamanlar nasıl zarif ve pahalı bir yer olduğu duygusunun nasıl verileceğiyle ilgili de bazı fikirleri varmış. 

Heykeltıraşlardan oluşan bir ekip, o döneme ait, satın alınması imkansız mimari yapıların kilden modellerini yapmışlar. 
Kilden modellerin daha sonra kalıpları çıkarılmış ve eserler gerekli adetlerde tekrar yapılmış. 
Yapım ekibinin tamamı 120 kişiden oluşuyormuş ve her an heykeltıraşlardan, alçıcılara, silikon yapanlardan ceketleri yapanlara kadar yaklaşık 60 kişi kalıp yapım departmanında çalışıyormuş. 

Allerdale Hall, sıradan bir set değil. Tavanlarıyla, bütün odaları birbirine bağlayan koridorlarıyla 10 sete eşdeğer tam bir ev. 
Ama kesintisiz setin kameranın evin bir yerinden diğerine geçmesine olanak vererek, post prodüksiyon sırasında dijital eklemelere gerek kalmaması olmuş. 

Evden bağımsız olan tek oda, yatak odası olmuş. 
Gordon: “Orası kırılma noktasıydı.” diyor. 
Bu devasa setin bütün öğelerinin aynı anda hazır olması gerekiyormuş. “Dış bölümün bir kısmının antreye, büyük merdivene, mutfağa, kömürlüğe,  bulaşıkhaneye, asansöre, büyük hole ve üst kata gitmesi gerekiyordu. Unutmayın, üst katta 20 metre koridor var ve üçüncü katta tavan arası var.”

Oyuncular sete adım attıklarında çok şaşırmışlar. 
Chastain şunları söylüyor; “Sete ilk gittiğimde çok şaşırdım. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.”

Setin boyutu, modern film yapımında ender görülen, olağanüstü bir boyutmuş. 
Hiddleston şunları söylüyor; “Gerçekten hayatımda gördüğüm en büyük set.” 
Oyuncu yönetmenin, “doğaüstü güçleri barındıran bir binanın yıkılmakta olan kalıntısını” kusursuz biçimde yaptığını” belirtiyor. 
“Tıpkı bir insan gibi kötülükler ve sırlar içeriyor.” diyor.



Geniş açılara olanak vermek ve del Toro’nun ekibine devasa duvarların nerede olması gerektiği kararı konusunda esneklik sağlamak üzere setin büyük parçaları geleneksel ahşap yerine çelikten yapılmış. 
Setteki bütün şömineler çalıştığından her şeyin ateşe dayanıklı olması gerekliliği doğmuş. 
Zemine çok özel bir ahşap görünümü verilmiş ancak aynı zamanda ekibin trafiğine karşı zarar görmeden dayanması için güçlü bir beton malzemeden üretilmiş. 
Tasarım öğelerinde de güveler kullanılmış.  
Yönetmen evin her yerinde kurumsal olmasını istemiş.
 Yazar/yönetmene göre “bu evin canlı olması gerekiyor”, Sanders, duvar yüzeylerinin evin cildi olmasını, çatlakların da etini ortaya çıkarmasını önermiş.
“Evet, evden vücut sıvıları sızacak.” diyor del Toro gülerek.
Gordon’un ekibi de uygulamalı özel efektlerde ekibe dahilmiş. 
Zeminden ve duvarlardan balçık sızmasını sağlamışlar. Akışkanlığı, rengi ve görünümü yakalamak için doğru malzemeye kara vermişler. 
Efektler, yaşayan, nefes alan, kanayan bir yapı olan evin karakterine katkıda bulunmuş. 

Burada model, tam ölçekli sete bir harita görevi görmüş. 
Brooke, asıl yamaların bulunacağı yeri belirlemek için modeli eskitmiş ve alçılamış. 
Setin yüzeyini kaplamak pahalı ve zaman alan bir süreç olmuş. 
Brooke “yıllardır balçık sızdıran, eski bir duvardaki dalgalanmaları vermek için çok kalın bir inşaatla uğraşmak gerekiyordu. Üzerinde çalıştığınız bir şeyin tam ölçekli bir sete dönüştüğünü görmek çok büyük bir mutluluk. Bir sinema sanatı rüyası.”

Uygun mekanları bulmak da sadece döneme uygun iç mekanları değil, o mekanları filme uygun şekilde dönüştürme esnekliğini de bulmayı gerektiren bir başka lojistik sorun olmuş. 

Bunlardan biri de Toronto’daki Victoria College imiş. 
Gordon’un mekanları hazırlayıp boyayan haftalarca 14 saatlik vardiyalarla çalışan bir gece ekibi varmış. 
Okul tekrar açıldığında sadece hafta sonları çalışabilmişler. Diğer durumlarda zorluklar doğa tarafından yaratılmış. 
Şubat ortasında ekip, Allerdale Hall’un ana cephesini kurmak üzere dış mekanda çalışmaya başladığında Kanada toprakları tamamen donmuş. Nisan’da çekim başladığında her şey erimeye başlamış. 
Gordon şunları söylüyor; “Bütün donma-erime döngüsünü yaşadık. Çekim için son öğeleri hazırlarken dizlerimize kadar çamurdaydık.” 
Sonra her şeyi sete aktarmak yaklaşık üç hafta sürmüş. 
Seti beyaz ve kırmızı karla kaplamaksa bir hafta daha. Bunu başarmak için ekip parafin kullanmış. 


Gotik Hassasiyetler: Sanat Yönetimi

Yapıma dahil olan herkes del Toro’nun Viktorya dönemi hakkında ansiklopedik bilgiye sahip olduğunu öğrenmiş. 
Set dekoratörü Vieau, klasik görselleri oluşturmak için dekorun her öğesi üzerinde yönetmenle birlikte çalışmış.  
Yapımcı “Bradburry & Bradburry duvar kağıdı isteyince, Vieau aramaya başlamış. 
Dönem mobilyalarını ve dekorunu başta planlandığı gibi İngiltere’ye gitmek zorunda kalmadan temin edebilmiş. 
Los Angeles’ta Allerdale Hall’da kullanılmış, büyük malikanenin zenginliğini gösteren 17. yy.dan kalma bir duvar halısı bulmuş. Ama tartışmalar renk ve dokuyla başlamış. Vieau “renk, benim için filmdeki en önemli şeydi.” diyor. 

Del Toro’ya göre “Filmin sanat yönetimi, tümüyle farklı iki bölüm yaratmalıydı. İlk bölüm Amerika’da geçiyor ve Amerika, tütün, altın ve engin sepya renklerde. Gelişimin ve hayatın rengi. Kızıl Tepe’ye gittiğimizde her şey soğuk ve karanlık oluyor. Gerçekten ürkütücü oluyor.” 

Yapımcı, yeşilliklerden esinlenilen ördek yeşillerini seviyor. 
Renk tercihleri, hayal gücünün gizemli dünyasının ruh halini yaratıyor. Lucille’in gardırobunun büyük bölümünde “mimariye karışmak önemli olmuş. Renge yaklaşımımız buydu” diyor Vieau. 
Sharpe’ların ana yatak odası derin dokulu kadifelerden, zengin ipek perdelerden oluşmuş. Kanepede koyu yeşil ipek kullanılmış. Mobilyalar yeniden kaplanmış.  

“Korku” sözcüğü, tasarım öğeleriyle içine uygun biçimde döşenmiş. Duvar kağıtları, güve ve kelebek motiflerini birleştirmek için özel olarak tasarlanmış. 
Del Toro, Lucille’in eşyalara, insanlara tuzak kurma ilgisini temsil ederek evin dokusunda da korku tasarlayarak zeminlerde ve koridorlarda da tekrar edilmesini istemiş. 
“Korku” her otantik perili evde olması gerektiği gibi korku, heyecan ve dehşeti bilinçaltına işleyerek koltukların örtüsüne işlenmiş. 




Kızıl Kırmızıya Dikkat Et: Filmin Kostümleri

Kostüm tasarımcı Kate Hawley, Kızıl Tepe’yi gerçeği yansıtan bir filmden çok, hayali, teatral, Viktorya dönemi bir film olarak tanımlıyor. 
Proje başladığında del Toro, Hawley’e “Kostümleri inşa edeceğiz, mimariyi özel dikim yapacağız” diye bildirmiş. 
Hawley, ekibiyle birlikte del Toro’nun üç boyutlu hayallerini yansıtan bir gardırop yaratmış. 
Tasarımcı şöyle söylüyor; “Çalışması katmanlı. Masal öğeleri var, tarih var, şiir var.”

Tasarım sürecinin ilk aşamalarında Hawley ruh hali ve renkler konusundaki tartışmaları hatırlıyor. 
Amerika’daki gardıroplar yazı, altını ve tütünü, büyümeyi ve ilerlemeyi temsil ederken İngiltere, kış, yaprak dökümü, koyu maviler ve ördek yeşilleriydi. 
Daha da meydan okumak için Buffalo gardıropları için beyaz, siyah ve kırmızıdan kaçınarak, krem, kömür rengi ve yanık portakal renkleriyle çalışmak zorunda kalmış. 
O sahnelerde hiçbir gerçek vurgu veya gölge yokken Allerdale’de ağır, koyu renk kumaşlar karakterlerin gotik romantik derinliklerini artırıyormuş.

Hawley’nin ekibi yarattıkları her kıyafete o kadar bağlanmışlar ki kostümlere isim vermeye başlamışlar. 
Şunları söylüyor; “Bütün kıyafetlerin bir ruh hali var. “Buffalo Kitap Kurdu” Edith’in “Mary Shelly-romantik-yazar” kıyafeti. Dikimi maskülen. 
“Kalp Kırıklığı Elbisesi” Klimt resmine dayanıyor. Ortasında kalp olan küçük bir çiçek bulunan hassas ve zarif bir elbise. 
Hawley şunları söylüyor; “Dekorasyon ve hikayeye destek vermek anlamında dilimizi böyle bulduk.” 
Çiçekler Edith’in kostümlerinde “zenginliği ve doğurganlığı, ruhundaki cömertliği” aktaran bir temaydı.” 
Gelinliği Viktoryan tarzda hafıza ve sabahın sembolü olan menekşelerle süslenmiş.

Lucille’in elbiselerinde felaket, açlık ve kuraklıkla dolu yaprak dökümü motifleri işlenmiş. 
Lucille’in gardırobundaki nakışlar, evin mimarisindeki detayları yansıtmış. Del Toro şunları söylüyor; “Yani birçok yönden evi giyiyordu.” Gardırobunu oluşturmak da oldukça farklı olmuş.

Hawley’nin tasarımları, Lucille’in inceliğini vurgulamış. 
Elbiseler çok dar ve üste oturan biçimdeymiş. 
“Böylece kıyafetlerden kemikleri hissedebiliyorsunuz.” Narin silueti, evin uzun ve dar şekillerini temsil ediyormuş.  



Kostüm departmanı, oyunculara her karakterin taleplerini tanımlamaları için yardım etmek ve araştırmak üzere del Toro’yla yakın çalışmış. Yönetmen kostümlerin ölçekle, şekille oynamasını istemiş. 
Böylece kumaş tercihleri onun fikirleriyle oluşmuş. 
Hawley şöyle söylüyor; “Mimariyi yansıtmak istedik. Bu yüzden kıyafetleri çok heykelsi yaptık.” 
Edith, Allerdale’de solmaya başladığında narin, “krizalit gibi daha şeffaf” olmaya başlıyor ve bu da gecelilerine yansıyor.

Kostümün katmanlı, hassas ipekleri, hareketiyle Wasikowska’nın performansına yardımcı olmayı amaçlamış.
 Lucille ve Thomas kendi dünyalarında bukalemunlar gibiymiş.
 Evin mavilerine ve gölgelerine karşın Lucille, bir güve gibi duvarlara karışmış. 
Yönetmenin motifini daha da vurgulamak için gardırop ekibi, eski pli tekniklerini kullanarak kumaşları elde dikerek saatler harcamışlar. Bu da kıyafetlerin, del Toro’nun en sevdiği böceklerin kanatları gibi akıcı ve çırpıntılı olmasını sağlamış. 
Ana oyuncu kadrosu için kısıtlayıcı bir renk paletiyle çalışırken, kırmızı rengi sonunda hayaletlerden birinin elbisesiyle sergilenmiş. 

Hawley şöyle anlatıyor; “Çok teatral, çok güçlü bir görüntüydü. Del Toro’nun hayaletleri, daha önce gördüğümüz hayaletlerden farklı olarak gerçekçi bir duyguya sahipmiş. Göksel ruhlardan çok, kendilerinin eski kişiliklerinin korkunç versiyonuymuş. Hawley ile del Toro arasındaki tartışmalar genellikle şu fikirle sonuçlanmış; “korku güzel bir şey olmalı.” 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...