1.08.2016

The Shallows / Karanlık Sular



Sıkı bir gerilim filmi olan The Shallows / Karanlık Sular’da, Nancy Adams (Blake Lively) gözlerden uzak bir kıyıda sörf yapmaktadır ki kendisini bir büyük beyaz köpekbalığının avlanma sahasında bulur.
Kıyıdan sadece 180 metre açıkta olmasına karşın, hayatta kalmanın Nancy’nin yaratıcılığını, pratik zekasını ve dayanıklılığını kullanmasını gerektiren tam bir irade sınavı olduğu anlaşılır.

Columbia Pictures bir Weimaraner Republic Pictures- Ombra Films yapımı olan Jaume Collet-Serra filmi The Shallows / Karanlık Sular’ı sunar.
Başrolünü Blake Lively’nin üstlendiği filmi Anthony Jaswinski yazdı, Jaume Collet-Serra yönetti.
Filmin yapımcılığını Lynn Harris ve Matti Leshem; yönetici yapımcılığını ise Doug Merrifield ve Jaume Collet-Serra gerçekleştirdi.
The Shallows / Karanlık Sular’ın görüntü yönetimi Flavio Labiano’nun, yapım tasarımı Hugh Bateup’ın, kurgusu ACE’den Joel Negron’un, müziği ise Marco Beltrami’nin imzasını taşıyor.

FİLM HAKKINDA

Kıyıdan çok az bir mesafe açıkta bir kayanın üzerinde mahsur kalan Blake Lively, “Bu film sizi ilkel bir düzeyde yakalıyor” diyor ve ekliyor: “Burada söz konusu olan şey hayatta kalma gücü, irade gücü. Senaryoyu okuduğumda, ‘O durumda ben ne yapardım?’ diye düşündüm. Nancy’nin hayatta kalmak için verdiği mücadele gerçekten inanılmaz.”




The Shallows / Karanlık Sular’da, Nancy (Lively) annesinin ölümünün ardından teselli arayan bir genç kadındır.
Kararlı bir tıp öğrencisi olmasına rağmen, onu rahatlatan şeylerden biri de sörf yapmaktır ve şimdi aradığı yeri bulduğunu düşünmektedir –annesi için özel bir yer olan gizli bir kumsal.

Tek başına sörf yapmanın tehlikeli olduğunu bildiği halde, yol arkadaşı son anda gelmekten cayınca bu riske girer –hatta sıkı ilişkilere sahip olduğu ailesini arayıp bu özel yeri bulduğunu söyler.
Bu güzel, saklı kumsalda sörf yapmanın düşünmek için iyi bir fırsat olduğunu hisseder.

Eşi ve ortağı Lynn Harris’le birlikte filmin yapımcılığını üstlenen Matti Leshem, “Ne yazık ki, Nancy bir büyük beyaz köpekbalığının beslenme alanına giriyor. Köpekbalığı ona saldırıyor ama bunu yapması sadece doğasının gereği. Nancy kıyıdan yalnızca 100-200 metre uzakta –bu mesafeyi yüzebilir ama kendi ile güvenli yer arasında köpekbalığı var” diyor.




Lynn Harris ise şunları ekliyor: “Bir karakterin yükseltilmiş bir durumdaki yolculuğu hoşuma gidiyor. The Shallows / Karanlık Sular merkezinde gerçek bir karakter olan, inanılmaz gerilim yüklü bir macera. Ana karakter gücünü bulma ve korkusunu yenme gelişimi yaşıyor.”

Gerçekten de, Nancy o durumdan canlı kurtulmak için tüm gücünü –cesaretini, aklını, pratik zekasını ve yaratıcılığını– kullanmak zorundadır.
Yapımcıya göre, Nancy, ”Elindeki pek az şeyle idare etmek zorunda olduğunu fark ediyor. Hayatta kalmak için kullanabileceği şeylerin bir listesini yapıyor. Daha önceki bilgi ve deneyimlerinden ilkel içgüdülerine, çevresindeki ortamı incelemek ve değerlendirmekten kıyafet ve aksesuarlarını alet olarak kullanmaya kadar, hayatta kalma mücadelesinde yardımı dokunacak her şeyi belirliyor. Ve tıpkı medcezir gibi, bu mücadele de gittikçe üst seviyeye çıkıyor.”

“Hikaye son derece organik ama aynı zamanda hepimizin özdeşleşebileceği bir şey: En büyük korkularımızla başa çıkmak” diyor Leshem ve ekliyor: “Yüzleşebileceğinizi asla düşünmediğiniz bir şeyle yüzleşmek için ne gerekir? Elbette, belli bir düzeyde, gerçekten zorlu olan her şeyin büyük beyaz köpekbalığıyla cisimleştiği bir metafor bu.”




Nancy kendini okyanusun en müthiş yırtıcısıyla karşı karşıya bulur.
Bu köpekbalığı özellikle iri ve ölümcüldür –kan kokusu alınca içgüdüsel olarak yaptığı şeyi yapar ve beslenme alanını, büyük bir kambur balina leşini korumaya girişir.
Nancy gitgide yaratıcı olsa da, köpekbalığı da yaşamaya aynı ölçüde kararlıdır ve bu zorlu irade savaşında varını yoğunu ortaya koyacaktır.

Bu mücadelenin koreografı Jaume Collet-Serra’ydı.
Harris, yönetmen için, “Yaptığı her filmde olağanüstü miktarda gerilim var” diyor ve ekliyor: “Oyuncularından müthiş performanslar çıkarıyor; her sahneyi ve her kareyi izleyicilerin gözünden görüyor; onlar için o anda en heyecan verici deneyimin ne olacağını düşünüyor.”

Collet-Serra projeye katılmaktan heyecan duyduğunu dile getiriyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Yönetmen için mega zorluk oluşturacak çok sayıda öğeyi bir araya getirmişti. Tek bir mekanda geçiyordu. İşin içinde su vardı. Hayvanlar vardı. Ve bir BY karakter vardı. Bu öğelerden herhangi biri tek başına bile zorluk yaratır, dolayısıyla hepsini tek bir filmde toplamak gerçekten heyecan vericiydi.”

Yapımcılar filmin başrolünü “Gossip Girl”le şöhrete kavuşan ve The Age of Adaline’deki performansıyla övgü toplamış Blake Lively’ye verdiler.
Harris’e göre, “Blake tüm hayatı boyunca sörf yapmış bir genç kadın gibi görünüyor. Ayrıca, tıp öğrencisi olduğuna inanmanızı sağlayacak bir ağırlığı var. Performansı güçlü ve duygusaldı. Zor bir roldü çünkü filmin hemen hemen her karesinde yer alıyordu.”

“Blake çok sevimli olmasının yanı sıra, çok güçlü, çok zeki ve çok yaratıcı. Nancy’de öne çıkmasını istediğimiz özellikler bunlardı” diye ekliyor Collet-Serra.

“Nancy tıp okuyor. Bu, denizin ortasında bir kayanın üzerinde kanaması varken çok işe yarıyor!” diyor Lively gülerek ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Nancy çok pratik. Düzenli bir kişilik, bazı şeyleri belli bir şekilde olmasından hoşlanıyor. Böyle bir kadının hayal edebileceğiniz en karmaşık konumun içine atıldığını düşünsenize. Harika bir eşleşme değil. Çok ilginç olan buydu; yaşadığı deneyim Nancy’nin karakterini her açıdan sınıyor. Hayatta kalma mücadelesi verirken bu kadının hem güçlendiğine hem de dağıldığına tanık oluyorsunuz. Çok kesin bir sınav bu. Sert olduğu kadar da sorumluluk sahibi biri olarak, kalbinde heyecan arayışı olması lazım, yoksa çok kötü bir sörfçü olurdu!”

“Nancy normalde ölürdü ama zekası ve yaratıcılığı sayesinde, hayatta kalma iradesi sayesinde inanılmaz şeyler yapıyor” diyor Leshem.

Lively ise şunları söylüyor: “Antrenman yapmam gerekti; sadece olabildiğince iyi sörf yapabilmek için değil, aynı zamanda çok fazla fiziksellik gerektiren rolün üstesinden gelmek için de. Çekimlerin son iki haftasına kadar dublörüm yoktu; o zamana kadar tüm ağır sahnelerde kendim oynadım. Sörf hariç tabi! Gençlerde dünyanın bir numarası olan Isabella Nichols gibi müthiş bir sörfçüye sahip olduğumuz için şanslıydık. Diğer zorlu sahneler içinse, “savaş yaralarımdan” payımı aldım ama bu işin üstesinden gelebildiğim için gurur duydum.”

“Blake çekimler başlamadan önce birkaç sörf dersi aldı, dolayısıyla konsept hakkında iyi bir fikir edindi” diyen Nichols, şöyle devam ediyor: “Zaman içinde kendiliğinden gelen tüm o küçük şeyler hakkında ona tüyolar verdim ve tekniğini geliştirmesine yardımcı oldum. Tüm bunları kolayca alışını görmek harikaydı. Gerçek sörf eyleminin olduğu tüm çekimlerde onun hemen yanı başındaydım. O benimle, ben onunla fikir alışverişinde bulunduk ve bunlar gerçekten çok işe yaradı.”

Lively, 2010 yılında, büyük beyaz köpekbalıklarıyla ve çevrecilerle birlikte denizde zaman geçirmişti; bu durum hikayeyle daha iyi bağlantı kurmasını sağladı.
Aktris bu konuda şunları paylaşıyor: “Gansbaai-Güney Afrika’da büyük beyazlarla dalmaya gittim. O muazzam yaratıklarla yüz yüzeydim. Son derece öğretici bir deneyimdi çünkü büyük beyazlardan her zaman çok korkmuştum ama suda onlarla birlikte, onların yaşam alanında olmak büyük, koca canavarlar olmadıklarını görmemi sağladı; çok güzel, sakin ve dinginler. Bu deneyimin çok yardımı oldu çünkü filmde köpekbalığını bir saldırgan olarak görmüyorum. O da, tıpkı Nancy gibi, yalnızca hayatta kalmaya çalışan, fevkalade bir yaratık.”

Film yapmak genellikle çevrenizde pek çok insan olması anlamına gelir ama Lively’nin kendini karakterinin yerine koyması gereken zamanlar vardı.
Bunlardan birinde, helikopterden Lively’nin kaya üzerinde tek başınayken geniş açılı olarak çekilmesi gerekiyordu; bu da doğal olarak etrafta kimsenin olamayacağı anlamına geliyordu. “Okyanusun ortasındaki setimize gittim –kayamız ve şamandıramız. Herkes beni orada bırakıp kıyıya geri döndü. Orada karadan 100-200 metre açıkta, medcezir dalgası hızla yükselirken, tek başıma oturup kameralı helikopterin dağın arkasından çıkıp gelmesini bekledim. Birkaç dakikalık mutlak yalnızlıktan sonra, helikopter geldi ve sonra beni orada yeniden yalnız bıraktı. Yaklaşık yarım saat boyunca bir başımaydım ve bu sayede durumun önemini daha iyi kavradım. Hem çok güzel hem de çok korkutucuydu. Sarsıcı bir deneyimdi” diyor aktris.

Collet-Serra, Blake Lively’nin hemen hemen her sahnede yer aldığı için film adına bir oyuncudan fazlası olduğunu şu sözlerle açıklıyor: “Gerçekten de hikaye anlatımında benim ortağımdı. Hikayeyi ona göre şekillendirdik; her şey onun aracılığıyla filtrelendi. Yaptığımız film konusunda hepimiz hemfikirdik; ve Blake de bu süreçte bizimle işbirliği yapmaya çok istekliydi.”

Bunu sağlayan şeylerden biri de Lively’nin köpekbalığını asla bir şeytan olarak değil de, Nancy gibi hayatta kalmaya çalışan bir canlı olarak görmesiydi.
“Köpekbalıkları canavarlaştırılıyorlar: İnsanlar onları korkutucu, acımasız canavarlar olarak görüyorlar ama aslında hiç de öyle değiller. Köpekbalığı kendi yaşam alanında vahşi bir hayvan” diyen Lively, şöyle devam ediyor: “Nancy hayatı için mücadele etmeye çalışırken bile köpekbalığına anlayışla yaklaşıyor. Böylesi acı dolu zamanlarda empati ve bağlantı bulmak bence oldukça kayda değer bir şey. Nancy köpekbalığına ilk zarar verenin insanoğlu olduğunu gördüğünde bir aydınlanma yaşıyor. Köpekbalığını avlamaya çalışmışlar, hem de vahşice. Üstelik sırf hayatta kalmaya çalışmak için de değil, yalnızca zevk için. İşte o zaman köpekbalığının amacını, kararlılığını, iradesini ve umutsuzca galip gelme çabasını anlıyorsunuz çünkü hayatta kalması buna bağlı. Dolayısıyla, olay iki iradenin sınanması haline geliyor. İki kurbanın. Ama yalnızca biri hayatta kalabilir. Bu bir trajedi. Hikayenin ana konularından biri bu: Doğanın kanunu.”

Kumsalda Nancy’yle birlikte sörf yapan Angelo Josue Lozano Corzo ve Jose Manuel Trujillo Salas (nam-ı diğer “Yuco”) da filmde rol aldılar.
Collet-Serra şunları söylüyor: “Angelo kısa süre öncesinde Meksika’da bir şampiyona kazanmıştı. Google’dan ona baktım ve videolarını izledim. Bunlardan birinde Yuco’yla birlikte sörf yapıyordu. ‘Bu adamların ikisini de istiyorum’ dedim ve bu gerçekten iyi oldu. Filmdeki ikilinin yalnızca iyi birer sörfçü olması değil, aynı zamanda iyi arkadaş olmaları gerekiyordu.”

Lozano Corzo, Lively’nin her şeye olumlu yaklaştığını söylüyor; hatta uzmanlardan sörf tüyosu aldıktan sonra bu iyiliğe karşılık vermeye de: “Gerçekten iyi, kibar ve birlikte çalışması eğlenceli biriydi. Sörf yapmaya çok iyi uyum sağladı. Ona ayaküstü bazı elle kürek çekme eğitimi verdik ve çabucak kaptı. Geçmiş deneyimleri sayesinde zaten bir şeyler biliyordu. Bu yüzden, sörf yapmanın onun için kolay ve eğlenceli olduğunu sanıyorum. İşine yarayabileceğini düşündüğümüz başka bazı sörf tüyoları da verdik. Bunları hızla öğrenmekle kalmayıp, onlara kendi tarzını da kattı. Karşılığında o da bize memnuniyetle kabul ettiğimiz bazı oyunculuk tüyoları verdi.”

Lozano Corzo ve Trujillo Salas için kameralar önünde sörf yapmak denizde geçirdikleri herhangi bir günden farksızdı.
 “Benim için çok normaldi, her zamanki gibi sörf yapıp eğlendim” diyor Lozano Corzo ve ekliyor: “Çekimler sırasında Yuco’yla birlikte gerçekten eğlenceli, rüya gibi birkaç gün geçirdik. Kameramanlar çok iyiydi ve daha önce de sörf filmlerinde çalışmışlardı, dolayısıyla onlarla bağ kurmak zor değildi.”

Óscar Jaenada da oyuncu kadrosuna Nancy’nin kumsala ulaşması için rehberlik eden Carlos rolüyle katıldı.
“O kumsala nasıl gidildiğini bilen kişi o; çok gizli ve bulunması zor bir kumsal” diyor Jaenada ve ekliyor: “Daha sonra, kumsalda bir şeylerin olup bittiğini fark ediyor ve ne olduğuna bakmaya geliyor.”


AVUSTRALYA’NIN LORD HOWE ADASI’NDA ÇEKİM YAPMAK


Filmin birincil mekanı Sydney’ye yaklaşık 600 deniz mili uzaklıkta küçük bir ada olan Lord Howe’du.
Sinemaseverler Nancy’yi oraya çeken aynı nedenlerden dolayı mekana çekim duyacaktırlar: Burası dünya üzerinde el değmemiş ve gelişmemiş az sayıdaki doğa alanlarından biri.

Adanın büyük bir kısmı el değmemiş ormanlardan oluşuyor; buradaki hayvan ve bitkilerin pek çoğu dünyanın başka herhangi bir yerinde bulunmuyor.
 Adayı çevreleyen turkuaz rengi sular, devasa istiridyeler, palyaço balıkları, aslan balıkları, ton balıkları, eşkina balıkları, kırlangıç balıkları ve çift başlı lapiniler adanın yerlileri arasında yer alıyor.
“Burası UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde ve bir ulusal parkın idaresi altında. Adayı çevreleyen denizin tamamı bir deniz parkına bağlı. Ayrıca, adada yaşayan herkes beşinci ya da altıncı kuşak adalılar. Dolayısıyla, burada olan her şeye derin ve içten gelen bir değerle bağlılar. Mekan bu filmin gerçekten de kalbi ve ruhu” diyor filmin mekan sorumlusu Duncan Jones.

Lively, Lord Howe Adası için şunları söylüyor: “Orada çekim yapmak gerçekten özeldi. Okyanusun ortasında son derece güzel, bakir bir yerdi. Orası saklı bir hazine. Bu filmden  sonra, herkes oraya gitmek isteyecek çünkü kamera nasıl yansıtıyorsa öyle bir yer.”




Lord Howe Adası’nı olası bir mekan olarak ilk öneren kişi Jones’du.
 “Avustralya ile Yeni Zelanda arasında, okyanusun ortasında, Sydney’den uçakla iki buçuk saat mesafede bir adaydı” diyor Leshem ve ekliyor: “Oraya Jaume ve görüntü yönetmenimiz Flavio Labiano’yla birlikte gittik. Gerçek bir sanatçı olan Flavio başını camdan uzattı ve ‘Bakın, şu aşağıdaki kumsala bakın’ dedi. Kumsala baktım, Jaume’ye döndüm ve mekanımızı bulduğumuzu anladım.”

Collet-Serra ise şunu ekliyor: “Yaklaşımımız, ‘Bu kumsalda çekilen dört kare, mükemmel olmayan başka bir kumsaldaki iki saatten daha değerli’ şeklindeydi.”

Leshem mekanın birkaç kıstasa uygun olması gerektiğini söylüyor: “Doğal bir koya ihtiyacımız vardı çünkü Blake’in canlandırdığı karakter kıyıyı her an görebilmeliydi. Hikayeyi anlatabilecek bir mekana ihtiyacımız vardı ama bunun da ötesinde, daha önce kimsenin görmediği bir yerde çekim yapmak istedim. Dünya üzerinde böyle yerler pek kalmadı.”

Gerçekten de, The Shallows / Karanlık Sular, Lord Howe Adası’nda çekim yapan ilk büyük çaplı film prodüksiyonuydu.
Tahmin edilebileceği gibi, daha önce hiçbir yapımın gitmediği bir yere gitmek çekim ekibi açısından zorluk teşkil etti.
“350 tane konut ve konuklar için 400 yatak kapasitesi vardı; hepsi buydu. Cep telefonu servisi yoktu, çok az Wi-Fi ve çok az sayıda araba vardı” diyor Harris.




Jones ise şunları ekliyor: “Lojistik olarak, çalıştığım en karmaşık projeydi. 100 kişilik çekim ekibini ve tüm teçhizatları oraya götürmemiz gerekiyordu.  Yapım ekibi adaya kamyonetler getirmiş olsa da, Lord Howe Adası’nda işler genellikle böyle yürümüyordu. Adadaki her şey yayan, bisikletle ya da oradaki az sayıda arabayla taşınıyor; dolayısıyla oraya götürebileceğimiz şeyler konusunda sınırlıydık ve ekibimizin yaratıcı olması gerekti.”

İroniktir ki dublör koordinatörü Glenn Ruehland’ın gerçek köpekbalıklarını çekim alanının dışında tutmak için köpekbalığı kalkanları kullanması gerekti.

Collet-Serra ve ekibi beklenmedik bir zorluk daha yaşadılar.
Yönetmen bunu şöyle açıklıyor: “Burasının bakir bir kumsal olması gerekiyordu ama kalabalık bir çekim ekibimiz vardı. Kumsalda bir nokta belirlediğimizde, orayı bloke edip teçhizatları getiriyorduk ve her yer ayak izi doluyordu. Bizim ise kumsalı el değmemiş bir yer olarak sunmamız gerekiyordu. En sonunda insanların tek bir hat üzerinde yürüyeceği yollar planladık. Böylece ayak izlerini olabildiğince silmek mümkün oldu.”

Yapımcılar açık denizde ve Lord Howe Adası’nda toplam on gün çekim yaptılar.
“Okyanusun gücü asla küçümsenmemeli” diyen Collet-Serra, süreci şöyle tasvir ediyor: “Açık okyanusta kocaman dalgalar arasına dev bir set kuran bir çekim ekibi yönettiğinizi hayal edin: Blake sörfün üzerindeyken bir kamera operatörü her şeyi kaydetmeye çalışıyor; bu sırada hava değişiyor, dolayısıyla ışık da değişiyor. Oysa ışığın az önce kaydettiğiniz görüntüyle örtüşmesi gerekiyor.”




Leshem ise şunları söylüyor: “Okyanus güçlü ve önceden tahmin edilemezdir. Tüm süre boyunca okyanusun ve havanın merhametine kalmıştık. Doğa ananın kaosunun ortasında, filmi yapmak için çok titizlikle çalışmak zorundaydık. Üstelik filmimizin çok net ve odaklı olması gerekiyordu. Son derece zorluydu ama ödüllerin tüm zorluklara değdiğini düşünüyoruz.”

Collet-Serra suda çekim yapmanın zorluklarına bir örnek olarak görünürde en basit gibi görünen bir sahneden söz ediyor: “Yaptığımız en imkansız çekim bir diyalog sahnesiydi: Blake sörf tahtasının üzerinde oturmuş 25 metre ilerideki iki sörfçüyle konuşuyor. Bir diyalog sahnesini çekmek için kameranızın sabit olması gerekir. Bir teknenin üzerinde dört nokta üzerine oturtulmuş bir vinç hazırladık. Dalgıçlar kareden çıkmaması için Blake’i suyun altından tuttular ve diğer iki sörfçüde kendi yerlerini bulmaya çalıştılar. Toplamda dokuz tekne, 70 kişi ve suda dalgıçlarla basit gibi görünen bir sahne çektik.”

Yine de, böyle güzel bir mekanda, her şey meyvesini verdi.
Yapımcılar  – A.C.S.’den “B” Kamera Operatörü/Sualtı Görüntü Yönetmeni Simon Christidis de dahil olmak üzere– olağanüstü görüntüler yakalamayı başardılar.
“Sualtı fotoğrafçımız Simon inanılmazdı. Kamerayı alıp Angelo ve Jose’yi sörf yaparken çekiyordu ve ne inanılmaz çekimler yaptığını görmek için ben Noel’i bekleyen bir çocuk gibi ona koşuyordum. Filmin sörf sekansları gerçekten nefes kesici ve bu tamamen Simon ve sörfçüler sayesinde.”

Filmin çekimlerinin bir kısmı da Queensland-Avustralya’da, Gold Coast’taki Village Roadshow Stüdyoları’nın ana su tankında gerçekleştirildi.




KÖPEKBALIĞINI VE GÖRSEL EFEKTLERİ YARATMAK


Jaume Collet-Serra, köpekbalığını yaratırken, onun izleyicileri koltuklarının kenarına oturtacak, değerli bir rakip olmasını istediğini aktarıyor: “Köpekbalığının filmin yarısında varlığını hissettirmesini istedim. Onu yavaş yavaş açığa çıkarmayı sonra da onun doğal bir fenomen olmasını hedefledim. Şöyle bir mantık yürüttüm: Eğer Nancy köpekbalığını net bir şekilde göremiyorsa, o halde izleyiciler de görememeli.”

Çok bariz nedenlerden ötürü, filmin büyük beyaz köpekbalığı dijital olarak yaratılacaktı.
Büyük beyazlar soyu tükenmekte olan bir türdür ve esaret altında genellikle pek hayatta kalamazlar.  Ayrıca ne yapacağı kestirilemeyen, vahşi bir hayvanın yakınında olmanın yaratacağı ciddi bir tehlike söz konusuydu.

Collet-Serra köpekbalığının tasarımı için sanat departmanıyla birlikte çalıştı.
“Köpekbalığının dişi olması gerektiği sonucuna vardım” diyor yönetmen ve ekliyor: “Dişiler biraz daha iridirler ve çiftleşmeden kaynaklanan büyük yara izleri vardır. Görsel olarak daha korkutucudurlar ve de daha korumacı.”




Filmin görsel efektler amirliğini Scott E. Anderson gerçekleştirildi.
 “Gerek Jaume, gerek filmimizin görsel efektler yapımcısı Diana Ibanez çok araştırma yapmışlar. Jaume’nin notları ve yaptığımız sohbetler sonucunda Diana ile birlikte araştırma paketlerini birleştirdiler; Jaume’nin hoşuna giden köpekbalığı anları, köpekbalıklarının genel eylemleri ve davranışlarıydı. Başlangıç kütüphanemizi oluşturan şeyler bunlardı; Jaume’nin hoşuna giden küçük anlar” diyor Anderson.

Anderson’ın köpekbalığının animasyonunda yaşadığı en büyük zorluk inandırıcı bir karakter yaratmaktı.
Bu konuda şunları söylüyor: “Köpekbalığı karakter olarak çok tutarlı. Nancy yanlışlıkla onun alanına giriyor ve köpekbalığının dünyasını bulandırıyor. Nancy’yi yaralamasının ardından, köpekbalığı onu yalnızca yiyecek olarak görüyor. Kişisel bir şey değil bu; köpekbalığı var oluşunun gereğini yapıyor. Sonlara doğru, Nancy kendi hayatını kurtarmak için savaş verirken, köpekbalığı da ona karşılık veriyor. Her ikisi de sadece yapmaları gerekeni yapıyorlar.”




Köpekbalığının boyutu animatörler için büyük bir fark yarattı. “Animatörlere sürekli olarak köpekbalığını çok fazla güce ve torka sahip dizel bir kamyon ile yüksek devirli bir Alman arabasının bileşimi olarak düşünmelerini söyledim” diyor Anderson ve ekliyor: “Büyük ve pürüzsüz; yüzüşü ise zarif ve hızlı. Çok iri ve ağır. Bu kütleyi şamandıraya saldırırken ya da herhangi bir şeye vururken kullanıyoruz.”

İç içe geçmiş bu iki özellik –köpekbalığının büyük ölçüde cüssesinden gelen karakteri– Anderson’a Collet-Serra’nın hayal ettiği korkuyu hayata geçirme olanağı sundu.
Bu konuda şunları söylüyor: “Jaume filmin gerilim ve korku faktörü hakkında çok net bir anlayışa sahipti: Bazen hiç beklemediğiniz bir yerden aniden çıkmalıydı, bazen de büyük dev köpekbalığı üzerinize doğru gelmeliydi. Jaume bundan fazlasıyla yararlandı, dolayısıyla gerçekçilik ile korkutuculuk arasındaki dengeyi korumak çok önemliydi.”




Anderson’ın ekibi çok fazla miktarda su simülasyonu da yarattı.
Ekip suyu hareket ettirmek için bir seabob kullanmış olsa da, köpekbalığının boyutu daha fazla miktarda suyun hareket etmesini gerektirdi ve bu dijital olarak gerçekleştirildi.
“Yıllar önce, bu çapta bir projeyi aklınızdan bile geçirmezdiniz. Şirketlerimizden pek çoğunun bize hem köpekbalığı hem de su genişletmeleri ve hareketlendirmelerinde yardımcı olabilmesi inanılmazdı” diyor Anderson.

Anderson’ın ekibi ayrıca çok büyük miktarda set genişletmesi de yaptı.
Filmin Lord Howe Adası’ndan daha kontrollü bir ortam gerektiren kısımları bir su tankında çekildi ve çevre sonradan dijital olarak eklendi.
“Sanal bir su dünyası yarattık” diyen Anderson, şöyle devam ediyor: “Muazzam bir görevdi. Filmin muhtemelen dörtte üçü görsel efekt içeriyordu. Yapım sırasında, Jaume, Nancy’nin üzerinde bulunduğu kaya adanın konumundan 360 derecelik çok güzel ortam kayıtları yaptı. O 360 derece çevre güneşli günden bulutlu geceye filmde gördüğünüz tüm zamanları ve ortamları içeren sanal dünyamız oldu.”





MARTI HAKKINDA


Filmin kilit bir noktasında, Nancy ve bir martı –o da köpekbalığının saldırısına uğramıştır– bir kayaya sığınırlar; Nancy kuşa Sully adını verir ve birbirlerine göz kulak olurlar.
Bu sahnelerin nasıl yakalanacağı sorusu çekimler başlamadan önce büyük bir kaygı kaynağıydı. Önce bir kukla düşündüler ama kukla asla gerçek bir kuş kadar etkileyici olmazdı.

Bunun ardından BY bir kuş düşündüler.
 “Ama ben daha önce hiç iyi bir BY martı görmediğimi söyledim” diyor Leshem ve ekliyor: “İnsanların bilgisayarda kuşu pek iyi yapamadıklarını düşünüyorum. Sonra bir gün, öğle yemeği yerken birkaç martı yanıma yaklaştı; onları elimle besleyebileceğim kadar yakındılar. Jaume’ye dedim ki, ‘Bu martıyı elimle besleyebiliyorsam, iyi bir hayvan eğitmeni onları eğitebilir. Kuşu besledim ve Jaume içgüdüsel olarak telefonunu çıkarıp görüntülemeye başladı. Bir aydınlanma anıydı bu.”

“Böylece hayvan eğitmenimiz Katie Brock-Medland’la gidip, ‘Hiç martı eğittin mi?’ diye sordum. Kendisi dünyanın en sabırlı, en nazik, en sevecen hayvan eğitmenidir” diyen Harris, şöyle devam ediyor: “Bir şekilde martıyı eğitmeye başladı. Olağanüstü bir şey; Sully olmadan bu film olmazdı.”

Brock-Medland ise, “Martıların motivasyonu yiyecektir; balık ve patates kızartması lokantasına gitmiş herkes bunu bilir. Dolayısıyla, eğitimimiz büyük ölçüde kuşa yiyecek vermekten oluşuyordu. Ona karides, balık parçası, kurtçuk gibi şeyler veriyorduk” diyor.

Esas zorluk kuşu bulmaktı. Brock-Medland bunu şöyle açıklıyor: “Kumsala gidip bu hayvanlardan toplayamazsınız. Fakat rehabilitasyon için korumaya alınmış pek çok martı var. Hepsinin kanatları kırık.”
Yapımcılar filmdeki rol için altı martı seçtiler ama bir tanesi diğerlerinden öne çıkıyordu.
Bazıları durmakta, bazıları ses çıkarmakta iyiydi ama Sully hepsinde başarılıydı” diyor Brock-Medland’ıın ortağı John Medland. Sully dokuz yıldır koruma altındaydı.

Özellikle Leshem kuşa çok bağlandı. Kendisine sorun: “Ona gerçekten büyük ilgi duydum. Hayvan eğitmenlerimize de çok güvendim ve bunun semeresini gördük. Sully artık deniz kuşlarının Marlon Brando’su.”

Brock-Medland ise şunu ekliyor: “Bakıcılarına güzel bir özgeçmişle ve barınaktaki diğer vahşi kuşların bakımı için maddi bağışla geri dönecek,”.




DUBLÖRLER HAKKINDA


Dublör koordinatörü Glenn Ruehland, “Aksiyon yaparken karada bile çalışmak yeterince zordur ama suda çalıştığınızda ve bir de aksiyon yaptığınızda ya da sualtında çalışıp aksiyon yaptığınızda tehlikeye ikinci, hatta üçüncü bir halka eklenir. Çok deneyimli bir ekibim vardı ve metodik bir şekilde her sabah güvenlik uygulamalarımızın üzerinden geçtik, dublörlerimizle prova yaptık ve oyuncuları ancak ondan sonra çağırdık ki istediğimiz çekimleri elde edebilelim.”

Ruehland’in ekibi deniz ekibi ve hatta görsel efektler ekibiyle yakın bir işbirliği içinde çalıştı; çekimlerde hem köpekbalığının yerine kullanılacak hem de balığın suyu dalgalandırma etkisini yaratacak sırt yüzgeci takılmış seabob’u prova ettiler.





Filmin mmknmrtb notu :  2.5 / 5



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...