5.12.2016

Allied / Müttefik



2. Dünya Savaşı gizli casusları Max Vatan (Brad Pitt) ve Marianne Beauséjour (Marion Cotillard) için hayatta kalmanın anahtarı, hiçbir zaman, kimse tarafından tanınmamak olmuş. 

Aldatma, rol yapma, ne olacağını kestirmek ve suikast konusunda uzmanlar. 

Çok riskli bir görevin ortasında birbirlerine aşık olduklarında tek umutları, tüm bu ikiyüzlülüğü geride bırakmaktır. 
Global sonuçları olan ölümcül bir sadakat, kimlik ve aşk testinde birbirleriyle karşı karşıya gelirken, savaş dönemi evliliklerinin merkezi şüphe ve tehlike olur. 

Forrest Gump, Cast Away ve Flight’ın yenilikçi, Oscar ödüllü yönetmeni Robert Zemeckis’den hem hipnotize eden bir casus gerilim, hem sürükleyici bir savaş dramı, hem de ruh eşleri ya da ölümcül düşman ya da her ikisi birden olabilecek iki suikastçı arasında geçen tutku dolu bir romantik film olan Müttefik gösterimde.


Filmin mmknmrtb notu ::

İkinci Dünya Savaşı dönemi karmaşasında, görevleri ortalığı daha da karıştırmak olan, yakışıklı, güzel, cesur ve aynı zamanda 'infazcı' iki casusun, aşkları gerçek, müttefikliği şüpheli ilişkilerini gözler önüne seren, alameti farikası gibi oluşturulmuş 'elegan'lığına ise asla toz kondurmayan bir romantik drama..




Sevdiceğinden şüphe duymak, hatta onun düşmanın olma ihtimali gibi, katlanılması epeyi zor bir duruma düşmenin tasviriyle, finale doğru daha bi güçlenen filmde gözlemlenen, Marion Cotillard ile Brad Pitt arasındaki
-Angelina Jolie affetsin!- mükemmel uyuma diyecek laf yok..

Çölde ve kum fırtınası altındaki bir araba içinde yaşanan, yönetmen tarafından harikulade bir biçimde tespit edilen sevişme sahnesi -sevişenlerin kimlikleri de önemli burada tabii- filmin en unutulmayacak anlarından..

O değil de, Brad Pitt'in Urfalı bir dayı misali damda yatma olayı pek enteresandı; keşke, aşağıya düştüğünü de bi görseydik!.

7 / 10







Kazablanka’dan Londra’nın hava saldırısı günlerinden Alman işgalindeki Fransa’ya uzanan, nitelikli görsel çağrışımlar yapan yapımda Zemeckis, Hollywood’un Altın çağında gelişen, gizemle, heyecanla ve romantizm ateşiyle dolu, 21. yüzyılın insanı içine çeken gücüyle anlatılan büyük bir hikaye yaratıyor. 

Film, En İyi Erkek Oyuncu Oscar adayı Brad Pitt ile (Moneyball, The Curious Case Of Benjamin Button, Twelve Monkeys) ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödüllü Marion Cotillard’ı (La Vie En Rose, Two Days, One Night, The Dark Knight Rises) birbirlerine karşı olan ateşli duygularıyla önem verdikleri her şeyi yok edebilecek bir iki yüzlülük hareketi arasında kalan iki usta casus olarak bir araya getiriyor. 

Yıl 1942 ve 26 ülke, Avrupa’yı saran Nazi tehdidiyle mücadele etmek için Müttefik Güçler’i oluşturmuştur. 
İngiliz Özel Operasyonlar Sorumlusu, Kanadalı hava askeri Max Vatan, acil bir görevle Almanya’nın büyükelçisini öldürmek üzere işgal altındaki Kazablanka’ya paraşütle iner. Orada eşi rolünü oynamak üzere seçilmiş büyüleyici, Fransız direniş savaşçısı Marianne’le karşılaşır. 
Ama ikili bir yandan yıkıcı ihtimallerle karşılaşırlarken, birbirlerine karşı besledikleri ateş de rolden öteye gider. 
Londra’da tekrar bir araya gelme cesaretiyle aşkları daha da derinleşir ve bir aile kurarlar. Fakat sonra Max’a bu pastoral, yeni aile hayatının büyük bir aldatma olabileceği bildirilir. Hem uluslararası, hem de kişisel müttefiklerden ve sınırlardan oluşan potansiyel ölümcül bir labirentte ve gerçeğin peşinde umutsuz bir kovalamaca başlar.

Paramount Pictures ve GK Films'in sunduğu Müttefik, bir Robert Zemeckis filmi.
Orijinal senaryo yazarı, Steven Knight (Dirty Pretty Things, Eastern Promises, Locke). 
Yapımcılar: Oscar ödüllü Graham King (The Departed, Argo), Zemeckis ve Steve Starkey (Forrest Gump, Castaway, Flight,) ile sorumlu yapımcılar Denis O'Sullivan (The 5th Wave, The Young Victoria), Jack Rapke (Flight, Castaway, Beowulf), Jackie Levine (The Walk), Patrick McCormick (Black Mass) ve Steven Knight.

Müttefik’in kendine özgü 2. Dünya savaşının çetin ve göz kamaştırıcı ülkelerini yeniden yaratan başarılı kamera arkası ekibinde:
Oscar adayı görüntü yönetmeni Don Burgess (Forrest Gump, Spider Man, Flight), yapım tasarımcı Gary Freeman (Maleficent, Everest), özel efektler süpervizörü Kevin Baillie (Flight, The Walk, Star Trek Beyond), Oscar adayı kostüm tasarımcı Joanna Johnston (Lincoln, Saving Private Ryan, Mission Impossible: Rogue Nation, Forrest Gump) ve editörler Mick Audsley (Everest, Prince of Persia: The Sands of Time) ile Jeremiah O’Driscoll (The Walk, Flight) yer alıyor. 
Filmin müziğini iki Oscar adaylığı olan besteci Alan Silvestri (Forrest Gump, Back to the Future, Castaway) yapmış.  







AŞK, SAVAŞ VE ALDATMA İLE ÇARPIŞINCA: MÜTTEFİK’İN GERÇEK HİKAYESİ


Bazı hikayeleri bir kez duyarsınız ve hiç unutmazsınız. 
Stephen Frears’ın Londra gerilimi Dirty Pretty Things’le Oscar adaylığı alan, David Cronenberg’in Rus mafyası hikayesi Eastern Promises’ın ödüllü senaryosu ile cesur tek kişilik dram Locke’ın yazarı ve yönetmeni Steven Knight da, birbirlerine çılgınca aşık olan ama gerçek kimlikleri ortaya çıktığında birbirlerine karşı ölümcül olan iki gizli kimlik sahibi 2. Dünya Savaşı casusunun hikayesini duyduğunda da öyle olmuş. 

Aşkta ve savaşta her şey mübah derler. Ama iki kişi en istikrarsız şekilde, bir araya geldiğinde mutlak kurallar hemen kontrolden çıkabilir.

Knight’ın kısa sürede takıntı yaptığı hikayenin merkezinde Kanadalı bir casusla Fransız bir öğretmenken direniş savaşçısı olan ve birbirleriyle bir görev sırasında tanışıp istihbarat ajanslarının vazgeçirmek istediği bir uygulama olarak, cüretkar bir biçimde evlenmeye karar veren iki karakter yer alır. 

Yine de mutlu bir son gibi görünür. Ta ki bir anda içlerinden birinin, düşmana istihbarat sağlayan ve aşklarını ve hayatlarını tehlikeye atan çift taraflı casus olduğu ortaya çıkana kadar.

Ölüm kalım durumlarında, yakın çalışan 2. Dünya Savaşı casuslarının arasında ilk görüşte aşkların yaşandığı biliniyor. Özellikle de erkekler ve kadınlar sık sık kimlik değiştirerek casus rolüne girdiğinde. 
Ama korkutucu bir kural varmış. “Aile içi İhanet Kuralı”. 
İki casus evlenirse ve biri partnerinin karşı tarafa sırları ifşa ettiğini öğrenirse o casusun üzücü bir fedakarlık yaparak sevgilisini hiç ertelemeden öldürmesi ya da vatan hainliğinden hemen asılmayı kabul etmesi gerekiyormuş. 

Dünyanın geleceği için kazanılması gereken bir savaşta sevgililerin evliliğin kırılmaz vaatleriyle ülkelerine olan sadakatleri arasındaki ikilemle karşılaşmaları fikri Knight’ın ilgisini çekmiş ve kısa süre içinde çok fazla ilgi çeken bir senaryo için başlangıç noktası olmuş. 





Knight hikayeyi, merkezinde özellikle çıkarcı, uzman suikastçı, flörtleşmenin düşünmesine engel olmasına izin verecek bir tip olmayan Max Vatan olacak şekilde yeniden hayal etmiş. 
Max’i, Winston Churchill’in “Avrupa’yı çok ateşe verin” diye emir verdiği ve Fransız istihbaratıyla işbirliği yaparak Nazi hatlarının ötesinde bir dizi pervasız sabotaj görevi ve suikast denemeleri gerçekleştiren çok gizli istihbarat ajansı olan efsanevi, iyi eğitimli İngiliz Özel Operasyonlar'da uzman yapmış. 

Knight daha sonra Max’in karşı koyamayacağı denli çekici, gizemli Fransız direniş savaşçısı Marianne’i yaratmış. 
Tıpkı Max gibi zeki, yetenekli ve sert ama, göründüğü gibi olmamayı da bilen bir kadın. “İnsanların böyle durumlarda yaptığı hata duygulardır der Marianne. Ama ikisi de birbirlerine olan özlemlerini gideremez. Max ve Marianne başından beri sürekli birbirlerini oyuncu yollarla test eder ve sataşırlar. Ama o oyun Max’in en akla gelmeyen soruyu yanıtlamak için sevgili karısını izlemeye zorlandığında son derece ciddi bir hal alır; Marianne gerçekten bir hain olabilir mi?

İkili arasında hızla büyüyen yoğunluk, değişen güven ve tehlike, savaştan yıpranmış ülkeler arasında çözülmesi duygusal olduğu kadar bitmek bilmeyen bir şüphe de barındıran bir senaryo olmuş. 

Knight’la senaryo konsepti hakkında bir araya gelir gelmez filmi yapmak istediğini anlayan yapımcı Graham King şunları söylüyor, “Epik bir savaş dönemi gerilimi, büyük, trajik bir aşk hikayesi izlemeyeli uzun zaman oldu. Artık çok nadir yaşadığımız hırslı bir boyuttaki zengin hikaye anlatımında ve aynı zamanda günümüz dünyasına da çok uyuyor. Savaşın ve bölünmelerin, sevginin güzelliğine yapabildikleri hakkında."

Yapımcı Steve Starkey filmin izleyicilere, çoğu filmin büyük hayali gişe rekortmenleri ya da küçük ölçekli dramlar olduğu bir dönemde, kendileri bir kenara sürüklenirken deneyimledikleri sürükleyici hikayeleri deneyimleme fırsatı vereceklerini umuyor. Sinemanın altın çağındaki büyük, dramatik malzemelere dönen Zemeckis’in yayılan epik gerilime modern bir ivedilik getirdiğini görüyor.
“1940’ların tarzındaki filmlerle yetişmeyenler için böyle büyük bir görsel şölen ve heyecanla aynı zamanda, derin insani duyguları sunan bir filmi izlemiş olma ihtimalleri çok düşüktür. Film, yoğun aksiyonlar yaratan en modern ve teknolojik yollarla yapıldı. Ama Brad ve Marion da uzun süredir görmediğimiz türden büyük bir sinema romantizmi sergiliyorlar.”

Sorumlu yapımcı Patrick McCormick, Zemeckis’in 2. Dünya savaşı alanına ilk girişi olarak filmin uzun zamandır sinemada yer alan savaşlar yerine farklı, daha psikolojik bir gerilim yönünde gittiğini belirtiyor. 
Ne de olsa Max ile Marianne’nin tehlikesi, görevlerindeki silahların ve Londra’ya yağan bombaların çok ötesindedir. Aynı zamanda sinsi bir tehlikeyle de yüzleşmektedirler; gizli gerçek.

McCormick şunları söylüyor; “Film, 2. Dünya savaşının baş döndürücü atmosferinde geçse de Müttefik, çifte hayatları konu alan, insani düzeyde son derece zorlayıcı olan bir hikayedir. Bu hikayenin her sahnesinde bu kadar heyecan verici olan da iki ana karakter olan Max ile Marianne’in iki farklı düzeyde çalışıyor olması. Gördüğünüz ve görmediğiniz düzeylerde ve her hareketleri konuşulmayan sırlarla yankılanır. Bu da hem gerilim öğelerine, hem de aşk hikayesine benzersiz ve güçlü bir alt metin oluşturur. Çünkü savaş kızışırken üstlerine doğru gelen kaynamakta olan bir şüphe kazanı bulunmaktadır.”






GÖRSEL BİR YENİLİKÇİNİN 2. DÜNYA SAVAŞI ‘NA BAKIŞI: BOB ZEMECKIS YÖNETİMİ ÜSTLENİR



Yapımcı Graham King, casusluktan suikastlara, baştan çıkarmadan ihanete, korkuya, cesarete ve kırılmaz aşka kadar hikaye anlatımını, Hollywood’un altın çağına taşıyabilecek bir dinamizm ve modern bir anlayış getirebilecek bir yönetmene ihtiyacı olduğunu biliyormuş. 
O yönetmen ironik bir şekilde kendisine gelmiş. 
“Bob Zemeckis, bir gün ofisime girdi ve ‘Steve Knight’ın bu senaryosunu çok sevdim ve yönetmek istiyorum’ dedi. Daha sonra Bob’un eskiden beri bir 2. Dünya Savaşı filmi yapma arzusu olduğunu öğrendim.”

King şöyle devam ediyor: “Bob’un ekibe gelmesi filmin bugünkü halini alması için kesinlikle gerekliydi. Ayrıca Brad ile Marion’u kadroya getirebilmemizin en büyük nedeniydi. Bob, teknik bir dahi olarak biliniyor olabilir, ama aynı zamanda çok karakter odaklıdır. İkisini aynı kişide bulmak çok zordur ve hikayenin ihtiyacı olan tam da buydu.” 

Animasyon-canlı-aksiyon-hibriti Who Framed Roger Rabbit’ten beri Zemeckis’le birlikte çalışan Steve Starkey, Müttefik’e şu andaki hiçbir yapımcının daha uygun olmayacağını söylüyor. 
“Büyük ölçekli anlatmak istediğiniz bir hikayeniz varsa Bob’ı düşünmeniz gerekir. O büyük hikayeler anlatmayı seven bir yapımcıdır. Her zaman kafasına göre takılıp büyük yaratıcı riskler alır.” 

Zemeckis’in uzun ve çok yönlü kariyerinde hem görsel yenilikler hem de kültürel etkiler yer alıyor. 
Yeni ufuklar açan Back To The Future serisinden, komik özel efektli fanstastik film Death Becomes Her’e, tarihi macera Forrest Gump’tan New York’un eski Dünya Ticaret Merkezi kuleleri arasındaki olağanüstü ip yolculuğunu yeniden yaratan son dönemdeki The Walk’a kadar çeşitli filmleri bulunuyor. 
Ama Zemeckis, hikaye anlatımının ham gücüyle ilgili filmlerle de eşit derecede çalışmış. Gemi kazazedesi bir adamın hayatını değerlendirmesini anlatan Cast Away veya kahraman bir pilotun alkolizmle iç savaşını inceleyen Flight filmi de bu çalışmaları arasındadır.

Yine de Zemeckis, çalıştığı geniş çaplı hikayelerde dönem romantizmi türüyle henüz çalışmamış. 
Görsel tarzını da 2. Dünya Savaşının çağrışımlar yapan manzaralarına taşıyamamış. Bir yapımcı olarak bu ikisi kendisini çağırıyormuş. 
Müttefik’e önce ilgi çekici bir gizem, bir aldatma ağı, 2. Dünya Savaşı’ndan kurtulanlara yeni bir bakış ve kalıcı onuru konu alan sıra dışı bir derinliği ve gücü olan bir aşk hikayesi olarak çekilmiş. 
Hepsinden ötesi filmi hikayenin temalarına uyum sağlayabilecek görsel potansiyelle dolu görmüş.
Zemeckis şunları söylüyor: “Senaryoda sürükleyici, epik, romantik bir duygu vardı. Yönetmen olarak en sevdiğim şey izleyicileri etkilemektir. Böyle güçlü ve birçok duygusal dönüşleri olan bir hikayeniz olduğunda bunu yapmak için çok fırsatınız oluyor. Bu tür bir hikaye, benim gibi bir yapımcı için mükemmeldir. Çünkü ben izleyicilerin gerçekten hissetmesini isterim ve bunun için de elimdeki tüm araçları kullanırım.”





Zemeckis hikayeyi, sevdiklerimiz için sorduğumuz soruları soran bir hikaye olarak görmüş; “Seni gerçekten tanıyor muyum? Sana tamamen güvenebilir miyim? Bana ihanet edecek misin? Sahip olduklarımızı korumak için ne kadar ileri giderdin?”. 

Ama aynı sorular, 2. Dünya Savaşı casuslarının dünyasının karmaşıklığında ölümcüllüğü büyüyen bir gaddarlığa dönüşür. 

Zemeckis şunları söylüyor, “Müttefik, kesinlikle bir ihanet hikayesi ve bu filmin evrensel teması budur. Sevdiğimiz birinin söylediği kişi olmadığını düşünmeye başladığımızda nasıl tepki veririz? Bu hayatta olan ama Max ile Marianne’in dünyasında zaten başından beri başka biri gibi davranan iki kişi var ve gerçek onlar için anlaşılmaz. Öyleyse güveni nasıl sağlarsın? Ve düşmanın sizi dinlediğini düşünürken sevdiğinle nasıl konuşabilirsin?"

Zemeckis, senaryoyu okur okumaz filmin tarzı için şiddetli bir vizyona sahip olmuş. Sadece 2. Dünya Savaşı’nın yıkımını değil, aynı zamanda hayatta kalmak mucizesiyle sarhoş olmuş insanların coşku dolu ve ateşli hayatları. 
21. Yüzyıl tarzının enerjisini, gergin ama parıltılı işgal altındaki Kazablanka’yla; çetin, rüzgara açık Fas çölüyle, Özel Operasyonlar Uzmanı’nın Baker Caddesi ofislerinin gölgeli koridorlarıyla; başarısız bir Müttefik baskınının ardında Nazi işgali ile Fransız direnişini bıraktığı Dieppe, Fransa’nın barut fıçısıyla ve parçalanmış ama cesur bir şekilde meydan okuyan Londra saldırısıyla yeniden yaratmış. 

Zemeckis şunları söylüyor; "Senaryonun savaştan yıpranmış Londra’nın duygusunu gerçekten uyandırmasını özellikle sevdim. Londra gece bombalanıyordu ama buna rağmen insanlar şehrin hayatına devam ediyordu. Hatta sloganları da buydu; devam et. Bu yüzden yakalamak istediğim bir şeydi bu; savaş mekanizmasının her zaman arka planda olduğu ve bazen de ön plana geçtiği; ama insanların, hayatın her an sona erebileceğini fark ettikleri ve tam bir vazgeçişle yaşadığı bir dünya. Hem insanların davranışlarında, hem de Londra’nın  dönemdeki görüntüsünde kaderci bir özellik vardı. Bu ilgimi çok çekti ve filmin atmosferinde ve tasarımında yaratmak istediğim bu oldu. İnsanların, sevgileri tehlike içinde gelişen ve evlendiklerinde bile bundan kaçamayan Max ve Marianne de dahil olmak üzere her köşede ölüme meydan okumaya çalıştıkları bir dünya.” 






Max Vatan:  Soğukta Bırakılan Bir Koca



Max Vatan, İngiliz Özel Operasyonlar Birimi tarafından cesur, soğukkanlılıkla odaklanan ve sessiz bir şekilde ölümcül olmak üzere eğitilmiş. 
Kanadalı köklerini bir anda bırakabilir ve herhangi bir kimliğe bürünebilir. Ama yine de eğitimindeki hiçbir şey kendisini Kazablanka’da Marianne Beauséjour olarak bilinen kadınla tanıştığında yaşadıklarına hazırlayamamış. 
Geçici bir rol çifti olmaları gerekiyordu, ama Max’in dikkatli yapısı ona bulaşmamasını söylese de kalbi, neşeli zekası ve araştıran soruları olan Marianne’e kapılmaktan kurtulamamış. 
Tüm zorluklara rağmen sahte bir çift olmaktan gerçek bir çifte dönüştüklerinde, sahte kimliklerle asıl gerçek arasındaki çizgi, ikisini de bugüne kadar hayatta kalmayı başardıkları her görevden daha çok tehdit etmiş.

Brad Pitt, karısına karşı hareket etmesi beklenen aksiyon adamı, ölümsüz aşkıyla, daha özgür bir dünya için savaşan ülkesine olan görevi arasında kapana kısılan adam rolünü oynaması, yapımcılar için heyecan verici bir seçim olmuş. 
Kendisini süperstar yapan kariyerinde Pitt, çok farklı rollerde yer almış; bazı en beklenmedik rolleriyle Oscar adaylıkları almıştır. 
Bunlar arasında Terry Gilliam’ın Twelve Monkeys filminde aklını kaçıran bir aktivist, David Fincher’ın The Curious Case of Benjamin Button filminde tersine yaşlanan bir adam ve Moneyball’da renkli Oakland Athletics’in genel müdürü Billy Beane rolleri yer almaktadır. 
(Ayrıca Steve McQueen’in 12 Years a Slave filminde yapımcı olarak En İyi Film Oscar’ı almış ve yapımcı olduğu The Big Short’ta aday olmuştur.)

Robert Zemeckis, Pitt’in rolün talep ettiği tüm özelliklere sahip olduğunu, ama aynı zamanda beklenmeyen farklar getirdiğini söylüyor; “Brad her zaman dikkat çeken ekran görüntüsü nedeniyle izlemesi son derece zorlayıcı bir oyuncudur. Ama burada çok zor bir şey yapıyor. Gizli bir casusken, kendisi için her şey demek olan şeye karşı ilk gerçek tehdidiyle karşılaştığında derin bir karışıklık ve duygusal acı yaşamaktadır.”

Pitt’le Academy ödüllü Departed ve yakın dönemin gişe rekortmeni World War Z de dahil birçok filmde birlikte çalışmış olan Graham King de Pitt’in performansının, bugüne dek çok sayıda unutulmaz karakter canlandırmış bir oyuncudan görülmemiş bir performans olduğunu söylüyor. 
Pitt, Max’i Medicine Hat, Allberta’nın düzlüklerinde aşk ve barış hayatının hayalleri ve savaş çabası için yaptıklarına rağmen, son derece verimli bir savaşçı, olarak canlandırıyor.





King şöyle anlatıyor; “Brad bana Max’i çok sessiz, genelde etrafında olanları sadece gözlemleyen ama söz konusu tehlike olduğunda hemen tepki verebilen biri olarak canlandırmak istediğini söyledi. Max’i hayatta tutanın kalite olduğunu, ama aynı zamanda bunun kendisine Marianne’in bir hain olabileceği zaman engel olamadığı şey olduğunu söyledi. Kimse duygularınız üzerinde Brad gibi oynayamaz. Karakteri fark ettikleri tarafından kırıldığında izleyici gerçekten geri gelip doğru olan şey için savaşmasını istiyor. Brad’in bu karakter için hazırlanırken tüm kalbini ve ruhunu ortaya koyduğunu gördüm"

Pitt, kendisini Max’e bürünmeye adamış ve hatta Max’in sahip olduğu ve Kazablanka’ya geldiğinde Marianne’i şaşırtan çok özel Quebec Fransızcası aksanını öğrenmek için bir diyalekt koçuyla bile çalışmış. 
Pitt, ayrıca Zemeckis’ten yönetmenin filmi mümkün olduğunca kronolojik sırayla çekebilmesini de istemiş. 
Pitt karakterinin, filmin açılış sahnelerinde sergilediği soğukkanlılıkla, Marianne’le yaşadığı tutkuya ve paranoya tohumlarına ve sonunda gerçeği öğrenmek için yaşadığı kararlılığa kadar özgün biçimde gelişmesini istemiş. 
Aslında Pitt’in performansı, Max’in karısıyla ilgili algıları değiştikçe değişiyor.
King şunları söylüyor; “Çok zekice bir fikirdi, çünkü izleyici Max’in Kazablanka’daki gece kulübünde Marianne ile ilk karşılaşmasını gördüğünde iki oyuncu gerçekten de ekranda ilk kez karşılaşıyorlar. Sonra ilişkilerinin gerçek zamanlı geliştiğini görüyorsunuz ve bu şüpheye daha büyük bir gerçekçilik katıyor.”

Pitt ile Cotillard’ın kamera önüne geçtikleri anda aralarındaki havai kimyadan herkes memnun kalmış ve Max ile Marianne arasındaki gizemin temelini oluşturmuş. 
Zemeckis şöyle anlatıyor; “Bir aşk hikayesi yapıyorsanız başrol oyuncularınız arasında ekrandan yansıyan inanılmaz bir elektrik olması için dua edersiniz. Bu filmde de öyle oldu. Brad ve Marion, o film yıldızı parıltısına sahiplerdi. İkisi de duygusal olarak çok katkıda bulundular ve aynı karede bir araya her geldiklerinde aralarındaki elektrik daha da büyüdü.”






Marianne:  Hain Bir Aşk



Müttefik’in giderek artan gerilimi ve sürükleyiciliği, Marianne’in gizlenen kimliği etrafında gelişir.
Çarpıcı ve uzman Fransız, suikastçı kocası Max’le bir görev için uydurulmuş bir karakteri canlandırırken tanışır. 
Sinsi aldatıcılık ve heyecan dolu araştırma ilk ilişkilerini etkilese de, Marianne yalanları ve olmadığı biri gibi davranmanın hilesini arkasında bırakmaktan mutlu görünür ya da mutlu mudur? 
Marianne, bir eş ve anne olduğunda bile hala tehdit edici sırların ardında mı yaşamaktadır?

Yapımcılar böylesi zorlu ve sürekli değişen bir performansı canlandırması için günümüzün en iyi Fransız oyuncularından biri olan Marion Cotillard’a yönelmişler. 
Cotillard, daha önce efsanevi şarkıcı Edith Piaf’ı canlandırdığı La Vie En Rose filmiyle En İyi Oyuncu dalında Oscar ödülü almıştır. 
Nine müzikalinde Altın Küre adaylığı alan rolü, gişe rekortmeni The Dark Knight Rises ve Rust and Bone ve The Immigrant filmleri gelmiş ve son dönemde Dardennes kardeşlerin Two Days and One Night filminde, işini kurtarmak için bir hafta sonu olan, çalışan bir anneyi canlandırdığı rolüyle Oscar adaylığı almıştır. 

Steve Sparkey şunları söylüyor; “Marianne’i canlandırması için Marion’dan başkasını düşünemezdik. Kendisi belki de kendi kuşağının en iyi Fransız kadın oyuncusudur ve ekranda en az Brad kadar zorlayıcıdır. Bu yüzden ikisi birbirini test ederken gözünüz ikisine de eşit oranda çekilir.”

Graham King şunu söylüyor; “Marion ne zaman ekrana çıksa gözünüzü üzerinde alamazsınız. Tepkileri çok etkili ve Brad ile çok uyumlu. Oyuncu, hassas, aldatıcı veya üzgün, ne oynarsa oynasın tamamen hissettiğiniz bir şekildedir.”

Robert Zemeckis’e göre Cotillard hem farklı duygulara, hem de milliyetine mükemmel bir özgünlük katıyor. 
Şöyle devam ediyor; “Marion kesinlikle muhteşem bir oyuncu. Bu rolde canlandıracağı çok farklı duygusal, psikolojik ve fiziksel boyutu vardı. Elbette Fransız ve bu yüzden de bir gerçeklik dokunuşu getiriyor, ama aynı zamanda izleyiciyi tamamen tahminlerle bırakan türden bir oyuncu.”

Senaryoyu ilk okuduğunda Cotillard’ı kendisine bağlamış. 
“Çok eğlenceli bir gerilim ve aynı zamanda çok derin bir aşk hikayesi duygusu vermesini çok sevdim. Sonra Bob Zemeckis’in projede olduğunu, Brad Pitt’in Max’i canlandıracağını duyunca daha heyecan verici oldu. Bob çok vizyoner bir yönetmen. Ancak onun yapabileceği, çok sayıda özel film yapmıştır. Bu yüzden onun için yeni bir tür olacak bir projede yer almanın çok güzel olacağını düşündüm.”




Onu çeken bir şey daha olmuş; “Marianne bir anlamda bu filme kendisi gibi bir oyuncu olarak, ölümcül de olsa bir rolü canlandırmak üzere tutulmuş biri olarak başlıyor. Ama gerçek hayatta Max’e aşık olunca rol çok karmaşıklaşıyor."

Marianne, inanılmaz bir zorlukla karşı karşıya kalmış; Kendi gerçeğini göremediği çok katmanlı bir performansa kapılmış bir kadını nasıl oynaması gerekir? 
Cotillard, ulusal sadakatlerinin yattığı karmaşıklığın ortasında Marianne’in sadece Max’e olan su götürmez aşkından emin olduğunu bilmektedir. Hatta bu aşk, kendilerini ölümcül tehlikeye atsa bile.

Cotillard şunları söylüyor; “Max ve Marianne’in karşılaştıklarında birbirlerini tanımak için gerçekten az zamanları var. İkisi de hayatta kalamayabilecekleri gerçeğiyle yüzleşirken başka insanları canlandırmaktadırlar. Bu da aralarında hemen belli türden bir ilişki aratır. İlginç olan aralarındaki bu değişebilir olma duygusunun, evlilik hayatlarına nasıl yansıdığıydı.” 

Epik aksiyon artarken iyi gizlenmiş karakter katmanlarını görmek, filmi eşsiz kılmış. Cotillard şöyle diyor; “Bence Müttefik, hem bir şüphe hikayesi hem de trajik bir aşk hikayesi. Bob, filmlerdeki klasik bir tarifle başlıyor sonra kendi modern tarzında yönetiyor.”






SADAKATLİLER; Jared Harris, Albay Heslop rolünde ve Lizzy Kaplan, Bridget rolünde



Max’in Özel Operasyonlar birimindeki patronu ve Max’in dünyası altüst olduğunda en güvenilir sırdaşı Jared Haris’in canlandırdığı Albay Frank Heslop’tur. 
Daha önceki rolleri arasında, televizyonun simgesi Mad Men’deki komik-trajik iş ortağı Lane Pryce ile Stephen Spielberg’in Lincoln filmindeki Ulysses S. Grant bulunur.

Graham King: “Jared Harris, rol için en çok istediğimiz oyuncuydu. Çünkü tümüyle yüzeyin altındaki duygularını görmenize izin verir. Katı İngiliz askeri tavrıyla bunu bir araya getirip izleyicinin sessiz bir şekilde Max ve Marianne’in ilişkilerinin gerçek olmasını istediklerini fark etmelerine olanak verir.”

Harris, Zemeckis’le çalışma fırsatına karşı koyamayacağını söylüyor. 
“Filmlerinin büyük hayranıyım. Ama aynı zamanda bu senaryoya da özel bir ilgim vardı; çünkü şu anda piyasadaki diğer filmlere hiç benzemiyor. İlişkiler ve hepimizin sorduğu bir soru üzerine karmaşık bir meditasyon olduğunu gördüm. O soru da “Kalbimi ve güvenimi verdiğim insan kim ve onun hakkında gerçekten ne biliyorum? Çok zekice ve heyecanlı bir kimlik incelemesi.”

Max’i, sağlam bir aşkla sevilen bir casusa bir görevi tamamlamanın neşesi arasındaki fark hakkında uyaran Heslop’tur.
Harris şunları söylüyor; “Heslop, Max’e ve Marianne’le olan durumuna empati duyuyor. Belki bunun olabileceğini görmüştür. Ama bence ne olursa olsun sonunun iyi olmayabileceğini de seziyor.” 




Harris, özellikle Pitt’in Max’e tamamen bürünmesinden keyif almış. 
“Bence Brad’in en hissedilir, duygusal ve ham performanslarından biri. Brad’in Max’ini, bu inanılmaz durumdan kurtulmak için çabalarken, paranoya ve kafa karışıklığı içinde görüyorsunuz.”

Sivil hayatta Max’in güvendiği tek kişi, kız kardeşi Bridget’tir. 
Rolü çok yönlü Lizzy Kaplan canlandırıyor. 
Halen Showtime’daki ünlü seri Masters of Sex’de rol almaktadır. 
Starkey şunları söylüyor; “Lizzy, Bridget’e gençlik enerjisi ve ikonik bir görünüm katıyor. Max’in iç dünyasını paylaşması için tek çıkışı olan bu karaktere çok katkısı oluyor.”

Kaplan, savaşın pek görülmeyen bir yönünü gösteren bu karakterden hemen etkilenmiş. “Bridget, savaş Londra’sının özgür ruhlarından biri ve biraz Bohem. Yıldırım harekatı sırasında insanların evlerinde saklandıklarını düşünebilirsiniz. Ama araştırmamda bunun tam tersi olduğunu buldum. Birçok kişi hayatlarını dolu dolu yaşıyor ve çılgın zamanlar geçiriyormuş. Bence Bridget hayatta kalmayı başarmanın biraz heyecan verici olduğunu düşünüyor. Polonyalı, çello çalan bir kız arkadaşı ver ve etraflarında yıkım ve kargaşa varken bile eğlenmeye çalışıyorlar.”

Bridget’ın Max’in yeni karısına verdiği tepkiyi Kaplan, açık fikirli ama sonunda ağabeyinin başına gelebileceklerden korkan biri olarak görüyor. 
“Bridget’e göre Max, her zaman çok ciddi ve yalnız bir adam olmuş. Birini bulduğu için seviniyor. Bence Bridget, Marianne’in Max’e olan aşkının gerçek olmasını umuyor. Ama o ya da bir başkası bunu nasıl bilebilir? Özellikle de savaş zamanında.”

Pitt ile Cotillard’ı birlikte izlemek Kaplan için günlük bir zevk olmuş.
“İkisi en iyi, eski moda anlayışla uygun film yıldızları. Aksiyonda izlemek inanılmaz ve bundan dolayı her gün benim için büyük bir öğrenme deneyimi oldu.” 






2. Dünya Savaşı Şimdi: Mütefik’in Tasarımı ve Görsel Efektlerinin Aciliyeti



Max ile Marianne, casus olarak bitmeyen ihtimallerle karşılaştıkça ölümcül bir çift olarak daha da artan karmaşık hikayeleri Müttefik filminin her karesinde epik bir görsel anlayışla eşleştirilmiş. 
Brad Pitt’in Fas’ın çöllerine paraşütle indiği açılış sahnesinden, Marion Cotillard’ın bir Londra hastanesinde Alman bombalarından kaçarken doğum yapmasına ve filmin fırtınalı hava sahası zirvesine kadar film adrenalini yükseltirken duygulara da hitap etmeyi amaçlıyor. 

Müttefik’in en büyük sinematik zorluklarından biri da artık var olmayan ve yeniden yaratması da giderek zorlaşan bir dünyada geçmesi. 
Ama bu görsel açıdan güçlü Zemeckis’in yaratıcı güdülerini motive etmiş. 
Filmi kusursuz, benzersiz pratik mekanlarda, son derece ikna edici setlerle ve ekibin sanal olarak tüm dünyayı dolaşmasını sağlayan görsel efektlerle yapmış. Bu arada kamera da Zemeckis’in istediği her şekilde özgürce dolaşmış. 

Zemeckis, Müttefik’in görünüşünü kendi ekibiyle birlikte verimli ve farklı olmasını sağlamış.  
Görüntü yönetmeni Don Burgess, yapım tasarımcı Gary Freeman, görsel efektler süpervizörü Kevin Baillie ve kostüm tasarımcı Joanna Johnston ile yakın çalışarak izleyicileri Nazilerle savaşan bölünmüş Avrupa’nın merkezine götürüyor.
Başından itibaren filmin sübjektif bakış açısını kısmen Max’ten Marianne’e kaydırmak, anlatıcıyı ve görsel ambiyansı değiştirmek fikrindeymiş. 

Filmin ilk yarısı kum tepeleri, çatılar gibi açık alanlarda geçerken ikinci yarısı, dünya Max ile Marianne’in etrafını sararken daha dar alanlarda, odalarda, sorgu odalarında, Fransız hapishanelerinde, 2. Dünya Savaşı kokpitlerinde geçer.

Zemeckis: “Don Burgess ile kamerayla olabildiğince çok duyguyu nasıl uyandırabileceğimizi uzun uzun konuştuk. Yaptığımız en belirgin şey hikaye ilerledikçe klostrofobiyi artırmak oldu. Elbette çok zor ve bilinçaltında, ama izleyiciler hissedecektir. Hikaye derinleştikçe lenslerimiz de uzadı.”





Burgess, Zemeckis’le Back To The Future günlerinden bu yana çalışıyor, ama her seferinde yepyeni zorluklar sunduğunu söylüyor.
“Bob’la çalışmak her zaman heyecanlıdır, çünkü çok görsel odaklı bir yönetmendir. Bu filmin ilk gününden itibaren kameranın hikaye anlatımına nasıl yardım edebileceği konusunda çeşitli fikirlerle geldi. Çekimleri ve açıları konuşmaya başladık.” Diyor.

Zemeckis ve Burgess konuşmalarına izleyicileri, Max ve Marianne’in hayatına aciliyet duygusuyla nasıl getirebilecekleriyle başlamışlar. 
“İzleyicinin hikayeye bağlandığını hissetmesini istedik. Bu yüzdem kamerayı o amaçla, insanları bu karakterlere bağlanmak ve her anı hissetmeleri için kullandık. Bu da kamerayı karakterlerin gördüklerini görecek şekilde koymak demekti. Farklı görsel teknikler kullandık. Ayrıca arka planlarımızı da maksimum etkide kullanmak için mavi ekran da kullandık.” 

Burgess, son teknoloji, 8K dijital Red “Weapon” kamera ile Leica Summicron lensler kullanmış. 
“Filmin dinamik ve yeni görünmesini, ama aynı zamanda 40'ların fotografisini temsil etmesini istedik.” Diyor.

Aynı düşünce, Zemeckis’le ilk kez çalışan yapım tasarımcı Gary Freeman’i de etkilemiş. Freeman’ın başından itibaren bildiği bir şey de “2. Dünya Savaşı’nda geçen, modern bir film gibi hissedilmesini istedim. Çok fazla özgün dönem detayı var ama oranlarla ve renklerle oynayarak daha modern bir duygu verdik.”

Zemeckis, Freeman’le yaratıcı uyumunu keyifli bulmuş. İkisi de atmosferin de dönem kadar önemli olduğunu düşünmüş. 
“Bu filmin tasarımının izleyiciyi romantizm ve gerilimle sarmak olduğunu düşündüm. Gary çok güçlü bir yapım tasarımcı ve böyle bir şeyi başarabilir.”

Yapımcı Steve Starkey şunları söylüyor; “Gary, film için doğru olan bir sanatsal anlayış getirdi. Çok verimli ve zeki bir tasarımcı. Aynı zamanda çok yaratıcı ve Bob’la çok uyumlu.”

Freeman, için senaryonun gizemli mekanları hemen ilgi çekici olmuş. 
“Büyüleyici kontrastlarda çalıştık. Egzotik bir sınır şehri Kazablanka’dan yıldırım harekatı sırasındaki Londra’ya Fransa ve Kanada’ya kadar. Müthiş bir görsel fikir karması oluşturdu.”





Freeman şunları söylüyor; “Bob’un muhteşem yanı tasarım sanatını takdir ediyor ve çekimlerini setlerin ilginç açılarını göstererek yapıyor. Yarattığımız her şeyi çekmeyi seçtiğini görmek inanılmazdı.”

Çekimler sırasında Freeman ve ekibi 80 kadar set inşa etmiş. 
Filmin süreci, Kuzey Afrika’daki çok kültürlü liman şehri olan ve 2. Dünya Savaşı sırasında Vichy kontrolünde olan, her türlü savaş sığınmacısının ve Nazilerin bulunduğu Kazablanka’daki açılışıyla başlamış. 
Savaşın en seçkin ve zarif şehirlerinden birini yeniden yaratma fırsatı Freeman’ı ayrıca heyecanlandırmış.
“İlginç olan 40’larda Kazablanka, Fransız art deco etkilerinde ve gerçek bir görkem duygusu barındıran kozmopolit bir şehirmiş. Londra ise dağılmak üzereymiş. Bu yüzden Max ve Marianne’in geldiklerinde kendilerini içinde buldukları, yoğunluğu ve tehlikeyi yansıtan Kazablanka’nın sofistike yanını artırdık ve Fas pazarlarının renkleriyle ve yuvarlak mimarisiyle oynadık.” 

Zemeckis, o dönemin Hollywood efektlerini kullansa da Humphrey Bogart ile Ingmar Bergman’ın rol aldığı, sevilen Michael Curtiz filmine de saygılarını sunmak istemiş. “Filmimizin klasik Kazablanka’dan, bildiğimiz Kazablanka’yı geliştirmesini istedik. O dönemde gerçekten klasikmiş. Savaşın kesiştiği yollarla çok seçkin, şık, sofistike bir şehir.”

Fakat Kazablanka şimdi yüksek yapılarla dolu ve hiçbir şey eskisi gibi görünmüyor. Bu yüzden yapımcılar Kanarya Adalarından, Freeman’ın detaylı setlerinden ve dijital efektlerden hibrit bir yeniden yaratım oluşturmuşlar.
Max ile Marianne’in ilk karşılaştıkları Rivoli gece kulübü filmin Fas bölümünün merkezi. Freeman ışıklandırmak için 5 metrelik, 700 kiloluk bir Venedik avizesi kullanmış. “Avize, aynı zamanda 1940’ların uzay gemisi duygusunu veriyor. Daha önce hiç öyle bir şey görmemiştim” diyor Freeman.

Tasarımlar Cottilard’ı bir zaman makinesi gibi 40’lı yıllara götürmüş. 
“Kazablanka setlerine ilk geldiğimde çok etkilenmiştim. Tüm detaylar çok güçlü ve çok gerçekti. 2. Dünya Savaşı sırasında orada olduğumuza inanmak çok kolaydı. Bir oyuncu olarak bu duyguya sahip olmak önemlidir. Bob ve ekibi bu konuda müthiş bir iş başardılar.”

Pitt ile Cotillard’ın en ihtiraslı sahnelerinden biri de Sahra çölünün kumullarında geçiyor. Doğal olgu, Freeman tarafından görsel efektlerle güçlendirilmiş bir sette yine yeniden yaratılmış. 
Şöyle anlatıyor; “Kumullarımıza ayak izlerini bile yaptık. Böylece onları sürekli yapan bir set görevlisine gerek kalmadı. Bu tür bir iş Bob için önemliydi. Güçlü bir vizyonu var ve gördüğü şeyi hava durumu, ışık veya beklenmedik şartlardan bağımsız olarak başarabilmek istiyor.”





Kazablanka’daki aksiyonun Max ile Marianne’in arasındaki patlayıcı anı inşa etmesinin ardından hikaye Londra’daki yıldırım harekatı zamanına gidiyor. 
İlk çekim, atmosferi belirliyor. Bir bomba patladıktan sonra bir kadın, topuklu ayakkabılarıyla kırık camlar arasından parmak uçlarında yürüyor. Bu tek çekim birkaç saniye olsa bile robotik tekno-vinçler, Steadicamler ve devasa mat boyalar içeriyor.

“Harekat sırası Londrası araştırmamda çok dikkat çeken bir şey okudum. İnsanların kırık camlar arasında yürüme sesi. Bu yüzden Bob, çok güzel bir kadının Baker Caddesi’nde güvenle yürüdüğü olağanüstü sahneyi tasarladı.” Diyor Freeman.

Londra’nın görünümü çok fazla klostrofobik olacak şekilde tasarlanmış. 
“Fas’ın enginliğinden farklı olarak Londra’da karakterlerimiz teraslı evlerde ve çok küçük odalardalar. Binanın baskısını hissedebiliyorsunuz.” Diyor Freeman.

Max ve Marianne’in Londra evi Hampstead Heath’de. 
Genç entelektüellerin, avangard sanatçıların ve başka özgür düşünürlerin yer aldığı bir topluluk. 
Freeman şunları anlatıyor; “Londra’da Marianne hayatını inşa etme tarzında b-Bohem bir yaklaşıma kapılıyor. Hampstead Doğu Avrupalı mültecilerle dolu bir bölge. Çok fazla ressam ve fotoğrafçı var. Bu yüzden evleri 40’ların Londrasından beklemeyeceğiniz parlak, canlı sanat eserleriyle dolu. Bir amaç da evliliklerinin başında Marianne’i empati yaparken Max’i daha gizemli, daha sessiz göstermekti. Sonra her şey dramatik bir şekilde değişiyor.”

Ünlü Özel Operasyonlar Birimi ofislerinde 10 bin kişi gizli sabotaj üzerinde gizlice çalıştığı, Müttefik güçler tarafından dünyanın haberi olmadan casusluk seferlerinin planlandığı  Baker Caddesi, soğuk bir atmosfere sahip, eski, boş bir fabrikada yeniden yaratılmış.

“Gary ve ekibi fabrikayı yeniden doldurarak Churchill’in savaş odasını belli bir şekilde temsil eden, büyüleyici bir set yarattılar. Farklı yüksek alanlarla dolu. Bob ve Dylan bundan gerçekten çok faydalandılar.” Diyor sorumlu yapımcı Patrick McCormick.




Freeman’ın tasarımları aynı zamanda Joanna Johnston’ın detaylı çalışmalarıyla da senkronize olmuş. 
Kazablanka’daki çöl tonlu kıyafetlerden, Marianne’in Bohem etkili kıyafetlerine, Max’in Londra’daki resmi kıyafetlerine kadar Max ile Marianne’in karakterlerini maksimum görkemli etkiyle kullanmış. 

Steve Starkey şunları söylüyor; “Joanna, bizimle Roger Rabit’de, ayrıca Back To The Future ve Forrest Gump’da çalışmıştı. Bu yüzden Bob’un neredeyse ilk görüşmesi Joanna ile olmuş. İyi ki de öyle olmuş. İki başrol oyuncumuz her sahnede çok güzel ve romantik görünüyorlar. Her dönem detayını yapmak için yorulmadan çalıştı. Ama aynı zamanda çalışmalarında orijinal bir duygu da var. Sadece iyi bir tasarım anlayışına sahip olmakla kalmıyor aynı zamanda İngiliz tarihini önemli ölçüde biliyor ve bizim için o dönem hakkında büyük bir rehber oldu. Bu filmin tüm görünümünde kilit oydu."

Johston’ın Marianne için hazırladığı kostümler Cotillard’ın başını döndürmüş. 
“Joanna, Marianne’in hem abartılı hem de bu durumda yakalandığına inanılan gerçek bir kadın olarak klasik, görkemli bir görünümü nasıl yaratacağını çok iyi anlamış. Bob’un estetik anlayışını ve ne istediğini çok iyi biliyor ve aynı zamanda onu her zaman şaşırtıyor. Bob’la birlikte çalıştıklarını görmek gerçekten güzeldi.” 

Yapım boyunca Londra’nın Imperial War Müzesi, tüm ekip için paha biçilmez bir kaynak olmuş. 
O dönemdeki günlük hayatla ilgili dokümanter kaynaklar ve çeşitli tasarım ekiplerinin dolaşabileceği inanılmaz arşivler sağlamış. 
Filmdeki sıra dışı bir öğe de Max’in, Marianne’in Müttefiklerin tarafında olduğunu kanıtlamak için ani bir görevle Dieppe, Fransa’ya uçtuğu artık nadir bulunan Westland Lysander uçağıdır. 
2. Dünya Savaşı sırasında 30’larda ve 40’larda Royal Kanada Hava Gücü tarafından ve Özel Operasyon Birimi tarafından kullanılan düşük irtifa uçağı, düşman hattının ötesinde gizli inişler için mükemmel olmuş. 
Radardan kaçabilmek ve tecrit edilmiş pistlere iniş yapmak çok başarılı.
Ne yazık ki İngiltere’de geriye kalmış tek bir Lysander bulunmuş. 
Sahipleri, yapım ekibinin kullanmasına izin vermek isterken uçak, filmin son sahnelerinde uçağa eziyet eden yağmura dayanamayacak kadar kırılganmış. 
Bu yüzden Freeman’ın ekibi, tarihi uçak reprodüksiyonları yapan bir ekip görevlendirmiş ve birebir bir Lysander taklidi yaptırmış. Kullanılan uçak, orijinal uçağın aynısı olmuş. Sadece motoru yokmuş.

Bütün bu gerçek dünya detayları için Müttefik aynı zamanda tek başına mekanların sağlayacağından çok daha hissedilebilir bir gerçek yaratan setleri bir araya getiren, son derece yaratıcı görsel efektlere de dayanan bir film. 





Zemeckis, bütün bu teknolojinin bir yapımcıya sunduğu avantajları kullanmayı çok seviyor ve bu filmde dijital güç olmadan ilerlemenin mümkün olmadığını söylüyor.
“Görsel efektler olmadan filmdeki etkiyi yaratmamız mümkün olmazdı. Bu filmde resmettiklerimizi dijital araçlar olmadan hiç kimse gerçekleştiremezdi. Şu anda görsel efektlerle her şeyi yapabileceğimiz bir noktadayız. Avrupa’nın, Kuzey Afrika’nın 1940’lardaki şehirlerini inşa ettik ve bunu imkansız düzeylerde inşa etmeye gerek kalmadan yaptık.” Diyor.

Freeman, birlikte yakın çalıştığı görsel efektler süpervizörü Kevin Baillie’ye de övgülerini sunuyor.  
“Görsel efektlerin setin ötesindeki her çekimin ölçeğini büyüteceğini bilerek, hiç geri adım atmadan her şeyi inşa edebildim.” Diyor.
Baillie, Zemeckis’le yıllardır çalışıyor. Son dönemde The Walk filminde izleyicileri, artık olmayan New York’taki İkiz Kuleler arasındaki bir ip cambazını izlediklerine ikna etmişti. Müttefik için gerçekçiliğe daha çok odaklanmak istemiş. Karşılaştığı zorluklar Fas’ın kum tepelerinden, Kazablanka’nın çatılarını yapmaya ve 2. Dünya Savaşı uçuşlarına kadar uzanmış. 

Bailie yaklaşımını şöyle açıklıyor; “Görüntüleri dijital olarak bile hazırlarken bilgisayar efektinin o parıltısı olmadan pürüzlü, gerçek bir dünya aratmak istedik.”
Zemeckis’le çalışmanın ayrıcalıklı bir deneyim olduğunu söylüyor; “Bob, görsel efektleri kullanan yönetmenlerin öncüleri arasında olmakla ünlüdür. Farklı türlerde en etkili bazı kullanımları sergilediğini söyleyebilirim. Bu araçların kendisi ve hikaye için neler yapabileceği konusunda son derece güçlü bir anlayışa sahip. Bu yüzden harika bir ortaklık oldu. Çünkü sadece ne istediğini tam olarak bilmekle kalmıyor aynı zamanda ona istediğini verebilmek için benim neye ihtiyacım olduğunu da biliyor.”





“Bob’un en sevdiğim lafı, görsel efektlerle çok ilgili. Sinema doğaya karşı işlenen bir suçtur, der. En iyi çekimi yapabilmek için dünyayla biraz oynamanız gerekir. Biz de dünyayla oynuyoruz ama sadece daha dinamik ve gerçek bir deneyim sunmak için. Bir Zemeckis filminde oynamanın güzel yanı görsel efektlere hiçbir zaman bir destek olarak bakılmaz. “Bunu post-prodüksiyonda düzeltiriz” sözünü hiç duymazsınız. Onun yerine hikaye anlatım sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak görülür.”

Müttefik’teki görsel efektlerin karmaşık görsel tasarımla kusursuz bir uyum içinde olması gerekiyormuş. 
Bailie şöyle anlatıyor; “Örneğin Fas’taki çatı sahnesinde ekibimiz Gary Freeman’ın o ortamla ilgili muhteşem kılavuzlarıyla başladı. Sonra gerçekten Fas’a giderek Tanca’nın Medina bölgesinde hala 1940’ların duygusunu yansıtan dört farklı çatıyı lazerle taradık. Ardından o lazer taramalardan ve binlerce fotoğrafın üzerinde çalışabileceğimiz bir dijital görüntü kütüphanesi oluşturduk. Yani kavramsaldan gerçek ortamlara ve sonra yine kavramsala dönüyoruz.”

Bailie’nin ekibi, görüntüleri işlemek için bulut bilişimi kullanmış ve süreci hızlandırarak en yaratıcı çalışmalara daha çok zaman sağlamış.
Prodüksiyon bitmek üzereyken Zemeckis, editörler Mick Audsley ve Jeremiah O’Driscoll ile birlikte kurgu masasına geçmiş. 
Son rötuşlar, Grammy ödüllü, Oscar ve Altın Küre adayı besteci Alan Silvestri tarafından atılmış. 
Zemeckis’le uzun süredir birlikte çalışan sanatçı, hikayenin sürükleyici aksiyonuna ve duygularına uyan, zengin ve lirik bir müzik yapmış. 





Zemeckis şunları söylüyor; “Alain’ın seçimi hiç de zor değil. Çünkü Romancing the Stone’dan bu yana tüm filmlerimi o yaptı. Aramızda bir dil var. Bu noktada başka bir besteciyle birlikte çalıştığımı hayal edemiyorum. Onunla bir oyuncuya konuşur gibi konuşuyorum. Ona bir sahnede duygusal olacağını düşündüğüm şeyi anlatıyorum ve sonra o bunları müziksel olarak işliyor.”

Filmin her öğesi, Max ve Marianne, kızlarının ilk adımlarını izlerken, uluslararası bir korku politikasına ve karışıklığa doğru giderken, filmi bir şüphe, tehlike ve özverili bir heyecan kasırgasına doğru inşa etmede bütünün ayrılmaz bir parçası olmuş. 
Hepsi bir araya gelerek acı dolu bir seçime, ama yine de gelecek için özel bir umuda dönüşüyor.
Graham King şöyle özetliyor: “Bob’un Müttefik’te yaptığı iş, şiddetli bir aşk ve hassas duyguların hikayesiyle, olağanüstü görsel efektleri birleştirmek. İzleyici heyecan içinde izleyecek ve nabızları hızlanacak.”





Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...