28.03.2008

Free Eleştirmen Görev Başında


"Free" -yani özgür, serbest, parasız, bedava,samimi ve dahi boş- sinema eleştirmeniniz, "Peri Tozu" adlı filmi izleyerek, hayatının ikinci basın gösterimini de kendine yakışan olgunlukta idrak etmiş bulunmaktadır..

İlkinden edindiğim tecrübeyle, mekâna erkenden vâsıl olarak -tam anlamı ve yoğunluğuyla- eleştirel gözlere yeniden mâruz kalmamak üzere bu kez tedbirimi almıştım..

Yolda muhtelif oyalanma taktikleri uygulayarak -daha önceden evde münasip olduğuna karar verdiğim- "gösterime 15 dakika kala G- Mall'in kapısına dayanma" planımı gerçekleştirdim..

Bu arada boynuma -hiç adetim olmadığı halde- "inceden" bir atkı dolayarak etrafa mesaj vermeyi ve kendimce havaya girmeyi denediysem de maalesef buna muvaffak olamadım..
Zira, menzile yaklaştığım sırada, evden çıktığımda kapalı ve serin olan havanın açtığını, ısının oldukça yükseldiğini tüm varlığımla hissetmeye başlamıştım..
Bu durumumun, yani "boynuna sarılı atkısıyla ter içinde bir eleştirmen” imajımın hiç hoş olmadığını düşünerek, kendisinden kurtulmaya karar verdim.. 

Özüme "işinde gücünde" bir adam imajı versin, boşta gezerliğim anlaşılmasın deyu taşıdığım askılı 
çantama kendisini tıkıştırdım..

Rahatlamıştım.. Ancak atkısız bir yazar olarak, az önceki havamın artık kalmadığı endişesini de iç burukluğuyla karışık hissetmeye başlamıştım..
Atkıyı tekrar çantadan çıkarıp boynuma dolamayı düşündüysem de hem üşengeçlikten, hem de evde ayna karşısında pek çok denemeyle şekil verdiğim bağlayışı şimdi yolun ortasında becermenin imkansızlığını göz önüne alarak yola devam ettim..
Bu arada, içinde gereksiz bi sürü şey bulunan çantamın, atkımın katılımıyla biraz daha şişerek hiç değilse genel görünüşümü zenginleştirip kurtardığını da düşünmüyor değildim..

Kimselerin olmadığı Dolmabahçe yollarında bir-iki allahın kulunun da olsa "eleştiri lütfetmek üzere görevine giden" şu adamı fark etmelerini umarak ve bu nedenle sağa sola bakınarak G-Mall’e vasıl oldum..





Yağma Hasan’ın Poğaçası

Yıllardır bu kapıdan girercesine umursamaz bir tavırla ve ciddi olduğu kadar sevecen bir ifadeyi de yüzümde taşıyarak, güvenlikçi kıza selam vermek suretiyle kapıdan girişim, eskisine nazaran daha profesyonelce olmuştu doğrusu..

Girişten, sinemanın olduğu üst kata çıktığımda ülkenin tüm sinema yazarlarının orada hâzır ve nâzır olduklarını gördüm.. 

Ben de ortama dahil olarak önemli bir eksiği böylece tamamladım desem elbette yalan olur..

Gelişim kimsenin umurunda olmadığı gibi, organizasyon sorumlusu -dost bildiğim- Ebru Hanım'dan bile yeterince ilgi göremedim..

Hatta tanıdığından bile şüphelenerek üçüncü ve son kez kendimi tanıttım..

Evet son kez!. Çünkü bir daha beni tanımazsa özümün, bizzat "tebdili kıyafet eylemiş bir adet Hıncal Uluç" olduğuna, zorla da olsa kendisini inandırmaya o anda karar verdim..

Ebru Hanım, pek kızdığımı gözlerimden anlamış olacak ki elime tutuşturduğu bir şişe peri tozuyla gönlümü almaya çalıştıysa da kararlılığımdan ve onurumdan asla taviz vermedim..

Gösteriye 15 dakika kala orada bulunmamın sebebi, sabahın köründe yollara düşmüş olmam hasebiyle kazınan mideme bu kısa süre zarfında da olsa gereken ilgiyi göstermek ve hemen akabinde de -kimseyle göz göze gelmeden- sinema salonunun karanlığına karışmaktı..


İlk bakışta, geçen gösterimdeki nefis sandviçlerden eser kalmadığını, büyük yağmadan geriye son bir kaç poğaça kaldığını, onların da son anlarını yaşadıklarını fark ettim.. 

Hayatta her şeyin bir bedeli vardı ve ben şimdi -taktik olarak- geç kalmanın bedelini böylece ödüyordum..

Fuayenin ana bölümündeki bütün koltuklar, kanepeler ve mevziler tutulduğundan, çayımı, poğaçamı alıp kalabalıktan uzak bir köşede bulabildiğim bir kanepenin kenarına iliştim..


Bu ücra köşede nefsimi körletirken kulak misafiri olduğum, bir sinema dergisi sahibi ağbinin, -her şeylerini borçlu oldukları halde- kendisine saygısızlık eden gençlere yönelik "söylevsel" fırçalarını anlatacak değilim.. 
Zaten bu ne beni, ne de sizi ilgilendirir..
Ancak, -yemek yerken televizyon izlemekten hoşlanan biri olarak- hem onları heyecanla dinleyip izlemenin, hem de peynirli poğaçadan bir ısırık alıp sonra da üstüne çayı yudumlamanın keyfine diyecek yoktu doğrusu..



Pire Tozundan Peri Tozuna

Filme gelince..

 Çocukluğunda pire tozuyla daha samimi olmuş, peri tozundan falan ise uzak kalmış ya da kaldırılmış bir garip neslin çocukları olarak değişik duygular içinde filmi izledim..

Çocukluğumdan da, büyüklüğümden de bir hayli uzak bu dünyaya tam anlamıyla giremediysem de anlamaya çalıştım..

Gerçi, hâlâ çalışıyorum.. Çalışmalar -bi şekilde- bittiğinde hakkında yazmak niyetindeyim elbette..

O değil de, iki gösterimde de bir şey dikkatimi çekti: Bu bir taktik midir yoksa ben mi bi tarafımdan uyduruyorum?. Anlayamadım gitti.. 
Kimseyi de zan altında bırakmak istemem, ama gösterim bitip de salondan çıkarken hemen kapı önünde toplaşmış, daha çok oyuncular ve yönetmenden falan oluşan bir grubun, "valla şahane olmuş" "harika" "muhteşem" mealindeki sözlerinin beni işkillendirdiğini söylemek istiyorum..
Tam da oradan geçmekte olan yazarların duyacağı tondaki bu seslenmelerin bir anlamı var mıdır?. Yoksa ben bir paranoyak mıyım?.



Hiç yorum yok: