17.04.2008

Cennet



Beş ay kadar önceydi sanıyorum, 'çakma' olduğu kadar 'free' de olabilen bir basın mensubu olarak ilk kez bir filmin basın tanıtımına katılmıştım..

"Görmemişin oğlu olmuş.." misali bu olayı bir yazıyla öyle ballandıra ballandıra anlatmıştım ki okuyanlar: "Vay be!. Biz göremiyoruz ama elin adamı neler neler yaşamış.. Breh.." mealinde kıskançlık belirtileri dahi göstermişlerdi..
Ya da bana öyle geliyordu..

Aslında o toplantıdan yanıma kâr kalan, sadece Fahriye Evcen'in o güzelim yüzü ve -ömrümü yiyen- keşkelerimin üstüne içtiğim bir şişe maden suyuydu..

Hiç heveslenmeyin, keşkelerimi anlatacak değilim..
Çok merak eden varsa, kendi keşkelerine baksın bi zahmet..

İşte, diğer filmlere nazaran "şu benim sıradan dünyam" için önemi biraz daha farklı olan Cennet adlı film, bir dizi erteleme sonunda -kendisini neredeyse unutmuşken- artık gösterimde..

Tabii ki onu izlemem şarttı ve bunu gerçekleştirdim..

Hemen söylemeliyim ki, bu filmi görmeseydim eğer, kendimi şu an daha iyi hissedeceğimden, kesinlikle eminim.. 

Zira, ne hususta ya da ne alaka olursa olsun kendini bi şekilde bağlı hissettiğin bir şeyin (Biliyorum ki bu benim hüsnü kuruntum.) seni hayal kırıklığına uğratması hiç de güzel bir duygu değil..
Ayrıca gösterim öncesi yönetmenle de tanışmış olunca, onun samimi, adeta çocukça heyecanını hissedince, filmi hakkında iyi şeyler yazamıyor olmak, daha da kötü..





Benim Adım A

Filmin konusunu kısaca özetleyecek olursam: Sevgili annesinin ölümüne küçücük yaşta maruz kalarak önemli bir travma yaşayan ve bu nedenle akli dengesini yitiren Can, artık 29 yaşına gelmiştir..

İçinde bizim de bulunduğumuz âlemde babasıyla sorunları olan; kendi hayal âleminde kurduğu cennette ise annesiyle gayet mutlu olan; genel olarak bakınca da halinden oldukça memnun yaşayan genç bir adamdır Can.. Ya da kendine yakıştırdığı adıyla A..

Ancak o bir hastadır ve onun bu memnuniyeti biz akıllılarca hiçbir anlam ifade etmemektedir.. İyileştirilmeli ve -hepimiz gibi- sağlıklı bir birey olarak toplumdaki saygın yerini almalıdır..


Yönetmen Biray Dalkıran, o aylar önceki basın toplantısında bir soru üzerine, Türkiye'de film çevirmenin zorluğundan falan bahsetmişti.. Lakin, bu filmi izledikten sonra bir kez daha farkına vardım ki, iyi bir film yapmak sadece Türkler için değil herkes için gerçekten zor bir işmiş.. 

Bunu başarabilmek için -sayın yönetmen gibi- iyi bir insan olmak, sinema üstüne ilginç fikirlerini gerçekleştirmek için samimi bir heyecan içinde çalışıp çabalamak falan pek para etmiyormuş.. 
Her anlamda- gerekli yeterlilik olmayınca, bunca uğraşa rağmen ortaya çıkan ürün -ne yazık ki- izleyiciyi tatmin etmekten uzak bir hayal kırıklığı olabiliyormuş..





Bu Başlık Fahriye Hanım İçin

Baş roldeki Engin Altan Düzyatan, isminin kafiyeli güzelliği yanında, hikayenin bütün ağırlığını rahatlıkla taşıyan güzel oyunculuğuyla da Cennet' in en başarılı yanını oluşturuyor.. 

Sürekli yakın çekimlerle -rol icabı kapanmayan- ağzına giren kamera sayesinde 32 dişini görmekten midemiz kalktıysa da; yüzlerce kez tekrarladığı: "A nın adı A, Can diil" tarzı Geronimo Türkçesi'yle sabrımızı test etse de..

Evet.. Yönetmenin bu filmindeki tek başarısı, bu oyuncuya kadroda yer vermesi.. Ancak çok başarılı da olsa tek bir oyuncunun koca bir filmi kurtarması mümkün mü?.

Bu arada, Fahriye Evcen hanımefendi elinden geleni yapmış ki o ne yapsa iyidir, hoştur demek istiyorum..

Diğer bütün oyuncular ise (Mehmet Birkiye de dahil.) -ellerindeki metni o anda okuyormuşçasına- vurgusuz, tekdüze konuşarak, müsameremsi yapay diyaloglar içinde rol kestiler..





Cennet Cennet Dedikleri

Filmi -açıkça- zayıflatan kısım, hikayenin en önemli, en çarpıcı yanı olan ilaç geliştirilmesi ile ilgili bilimsel çalışma idi.. 

Bunun için, uzmanlardan pek yardım alınmadığı izlenimini edinmek mümkün..
Bir hastanede, bayağı önemli hatta Nobellik bir bilimsel deney yapılmakta ve mucizevi denebilecek bir ilaç geliştirilmektedir.. Yapılması gereken -en azından- dünya standartları düzeyinde bir çalışma olmalı değil mi?.
Oysa bu çalışmaların yapıldığı yer, konuyla orantısız bir ilkellik, adeta bir parodi komikliği arz ediyor: Deney farelerinin konuldukları ve gelişmelerinin izlendiği uyduruk bir labirent.. Duvarda asılı, beyin kesiti ve bazı kan tahlili değerlerinden oluşan bir görüntü sunan, orta boy bir LCD monitör.. Bir zamanların uzayla ilgili dizi filmlerini hatırlatan, üzerinde bir sürü düğmelerin bulunduğu -ne işe yaradığı tahmin bile edilemeyen- bir alet.. Bu düğmeleri adeta bir maymun rahatlığında ve tesadüfiliğinde açıp kapayan ‘sinsi’ bir asistan doktorla, ‘güzeller güzeli’ uzman bir doktor hanımdan oluşan, iki kişilik araştırma ekibi..






Bu arada izninizle, yurt dışında kotarılan ve bir türlü yetiştirilemediği için de filmin bunca aydır gösterime girmesine engel teşkil eden 'göz kamaştırıcı' görsel efektleri eleştirmekten ise itinayla kaçınıyorum..

Son olarak, -beni doğrudan ilgilendirmeyen- bir "keşke" ile yazıyı bitireyim: Keşke Biray Dalkıran, geçenlerde gösterime giren Peri Tozu'nu yönetseydi ya da -hiç olmazsa- senaryosunu o yazsaydı.. 

Bu durumda büyük ihtimal, hem o film hem de kendisi çok daha başarılı olurdu.. Çünkü sayın yönetmenin hem konuşmalarından, hem de bu filminden edindiğim izlenim kuşkusuz şu ki; o, çocukça heyecanını asla gizleyemeyen -bunun için çaba da göstermeyen- bir Peter Pan masumiyeti taşımaktadır ve bu hâl ona pek yakışmaktadır..

1  /5



Hiç yorum yok: