21.08.2008

Adem'in Trenleri :: Aslında Hepimizin Trenleri


(İşbu yazı, bu filmi geçen yıl sinemada izleyip de pek beğenmiş ve sonra da hakkında bir şeyler çiziktirmiş yazarın, onunla -mübarek bir kandil gecesi, ‘komik ötesi’ sigara sansürlemesine ve sonu gelmez reklamlara bulanmış vaziyette- televizyonda tekrar karşılaşmasıyla gündeme gelmiştir.. Herkes için hayırlara vesile olsun.. Amin.)

Hacer, çok sevdiği köylüsü Bekir tarafından yıllar önce, hamile bırakılmış; üstelik bu toy oğlanın -korkakça- terk etmesiyle de kızı Fatmacık ile ortada kalakalmış gencecik bir kadıncağızdır..

'Seyyar imam' Hasan Hoca, bu -kirlendiği için ailesi tarafından da dışlanmış- genç ve güzel kadınla nikahlanarak, onu ve de küçük kızını, şu acımasız hayattan korumak üzere sahiplenir..

Kendi karnını doyuracak kadar dahi imkanı olmayan bu adam, Hacer'e elini bile sürmemiştir..
Bekir'in, onları bir gün kendisinden koparacağını düşünürcesine, sadece 'allah rızası' için, yıllarca onları korur..

Bu tuhaf ‘birlikte’ yaşam, Hasan Hoca'nın, Ramazan ayı başlarken, Karaağaçlı tren istasyonu ve çevresine konuşlanmış bir köycüğe -emrivaki ile- imam olmasıyla, değişmeye başlayacaktır..

Daha çok 'demiryolcu' istasyon çalışanlarından ibaret, yokluk içinde ama -kendi içinde- mutlu insanların yaşadığı bu yerde, Hoca, Hacer ve Fatmacık'ı sürprizlerle dolu bir Ramazan ayı, hatta -belki de- koca bir gelecek beklemektedir..






"Anneciğim N'olur Benden Önce Ölme."


Daha çok senaryolarıyla tanıdığımız Barış Pirhasan'ın yönettiği Adem'in Trenleri'nin hikayesi ilk bakışta çok yerli, çok Anadolulu gibi görünse de, filmi izlerken -bi ara- konunun ne kadar 'evrensel' olduğunu fark ettim.. 
Hatta Hoca Efendi’yi, aynı senaryo içinde fakat yabancı bir filmde –rahatlıkla- bir papaz efendi olarak bile düşünebildim..

Sakın bu benzetme yanlış değerlendirilmesin.. Cem Özer, -biraz abartılı bulduğum, aksan ve mimikleri dışında- ‘takva sahibi’ bir imamı, kusursuz bir şekilde canlandırıyor..
Cem Özer'den bahsetmişken, -her iki dünyada da- karısı Nurgül Yeşilçay'ın, filmdeki rolüne yakışan duru güzelliğinin yanında, gayet başarılı oyunculuğunu da -unutmadan- ekleyeyim..

Yıllar sonra -nihayet- bir filmde karşılaştığımız Derya Alabora ise, her göründüğü sahnede içimizi ısıtan bir güzel oyunculuk abidesi gibiydi..


Küçük Adem'i canlandıran Fırat Can Aydın'la birlikte olduğu sahnelerde ya da diyaloglarında, -büyük ihtimal- siz de kendi çocukluğunuza özlemle döneceksiniz.. 

Hele Adem'in, annesine sımsıkı sarılıp: "Anneciğim n'olur benden önce ölme." mealindeki repliğini duyduğunuzda, aynı sözleri uzun yıllar önce sarf etmiş olduğunuz aklınıza gelir ise -bencileyin- bir koca bebek misali, gözyaşlarınızı da tutamayacaksınız..





Adem'in Değil Hepimizin Trenleri

Çocukların, büyüklerin yani herkesin trenleri var, yani, hepimizin özlemleri..
Herkesin melekleri, şeytanları, sevapları, günahları var, bir de -istisnasız- hepimizin sırları.. 


O sırlar ki pek azı öyle iki-üç kişi arasında kalır.. 
Çoğu bir gün, adeta büyük bir güvenle ya da hevesle, sır olmaktan çıkarlar bir bir..

Tanrı Adem'i yaratmış, onun kemiğinden da Havva'yı.. 

Ve ademler, havvalar da aşkı yaratmış..

Kimisi defalarca fırsat verilse de hiç hak etmemiş onu, kaçmış ödlekçe.. 

Kimisi ise -beklenmedik bir şekilde- değişerek/başkalaşarak, uzun yıllar uyuyan bir yanardağın patlaması misali, aşk ateşiyle yanmış ve yakmış sevdiceğini..

 /5



Not: Büyük ihtimal evlenmemiş ya da dul olan yaşlı Hala’nın, "n’assın Hala?." mealindeki soruya -hem de iftar sofrasında- verdiği: "Nası olayım.. mememi sıkan yok, a***ı *iken yok!." şeklindeki kulak ve zihin açıcı cevap, -bence- bir kadının hatır sormaya, şimdiye kadar verdiği en samimi ve de en net yanıttır.. Bu örnek olası açık yürekliliği sebebiyle -sayın senaristin şahsında- saygıdeğer Hala’yı kutluyorum..





Hiç yorum yok: