2.01.2009

Avustralya: Tam bir görsel seyirlik


**
***


Avustralyalı Baz Luhrmann'ın yönettiği, Nicole Kidman ve Hugh Jackman gibi dünyaca ünlü olsalar da, aslen, Avustralya'nın bağrından çıkmış oyuncuların başrollerini paylaştığı bir filmin adına da Australia yakışırdı herhalde..

Luhrmann, 2001 tarihli dillere destan bir müzikal film olan Moulin Rouge!'dan yedi yıl sonra yaptığı bu son filmle, ülkesinin, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesi ve başlarındaki halini fona; tıpkı bir 'vahşi batı' macerasıyla karışık, iç titreten bir aşk hikayesini de öne alarak, epik özellikli bir romantik maceraya soyunmuş.. Da, bunu yapmadan önce bana sorsaydı eğer: "Hemen giyin kör olasıca, üşüteceksin öyle!." derdim ama artık geçmiş ola..

Mevzuya döneceğim; önce sizinle, o dibine kadar yoksulluğun ve alabildiğine varsıllığın hüküm sürdüğü yıllara gidelim..(Aslında her şey tıpkı günümüzde olduğu gibidir; farklılık sadece değişen bölgelerdedir..)
Aristokrat bir İngiliz olan Lady Sarah Ashley (Nicole Kidman), Avustralya'da çiftlik sahibi olan, 'hayırsız' kocasını görmek, neler olup bittiğini öğrenmek üzre, dünyanın öbür ucundaki bu kıtaya gelir..

Sarah, Kuzey Avustralya topraklarında bir liman şehri olan Darwin’e, bir sürü valizle ayak basar basmaz, tıpkı ülkemizde Kılıç-Kalkan ekibiyle karşılanan turistler misali, kovboy filmlerine yakışır 'bir bar kavgası' sahnesiyle karşılanır..
Kavganın ortasına düşen, şık elbiseler içindeki Leydi'nin şaşkın halleri ve kavgada dövüş malzemesi olarak kullanılan valizlerinden dışarıya dökülen çamaşırlar, sutyenler falan yerli ahaliyi pek eğlendirmiştir..
'İşbilir' yönetmenin, tam da yerine yerleştirdiği bu tam anlamıyla 'keyifli' dövüş sahnesi, işkilli ruhumu hafiften gevşetmiş, mabadımı da koltuğa iyice yaymamı sağlamıştır; saatler sürecek upuzun filmi izlemeye artık hazırımdır..


Filmin olduğu kadar, her türlü kavganın da baş rolündeki, bir nevi kovboy olan Drover (Hugh Jackman)'ı ilk kez bu kavgayla tanıyacak olan Lady Sarah; belli ki biraz da çevresel nedenlerle sert ve maço bir karaktere sahip olan, ancak fazlasıyla da yakışıklı bu oğlana bir mim koymuştur elbet..
Lady Sarah Ashley, Drover ‘enişte’, çiftliğin emektarı içkici amca ve –arada- filmin anlatıcılığını da yapan, ‘Aborijin-Beyaz’ melezi, 'ufaklık' Nullah; hep birlikte, adeta, orta boy bir ülke arazisine sahip çiftliğe geldiklerinde, -goncalığını çoktan yitirmiş- gül gibi karısını memlekette bırakarak, bu allahın çölüne macera yaşamaya gelmiş kocayı (Kim bilir neden? Tabii bir de ona sormak lazım..), -maalesef- ölmüş olarak bulurlar..


Umduğundan oldukça farklı bu vahşi ortam, gözünü biraz korkutsa da, 'burnunun dikine gitmekten geri durmaz' bir karakterde olduğu anlaşılan bu güzel ve -artık- dul kadın; Avustralya içlerindeki, yağmursuz mevsimlerde çölden farksız bir bölgede sığır yetiştirilen, koca yadigarı bu çiftliği sahiplenecek; eğer bir gün, hayvanlarıyla birlikte orayı iyi bir paraya okutabilirse de evine/medeniyete dönecektir..


Eh.. dul da olsa güzeller güzeli, zarif ve zengin esas kızımız ile yakışıklı mı yakışıklı, cesareti ve maçoluğu dillere destan, bileğinin gücüyle ekmeğini de kazanan esas oğlan, artık hazırdır..
O halde, bu elemanlar açısından aşklı, meşkli, kovboylu; zaman durumundan savaşlı, Japon’lu, Amerika’lı; mekan zaviyesinden Aborijin’li, sihirli, sığırlı bir ‘Oscarlık’ film yapmadan, -Lady Sarah Ashley'de dahil- hiç kimse, Avustralya'dan başka bir yere ayrılamaz.. bu böyle biline!.

Bu toprakların ve her türlü alemin kralı King Carney'den başka bu çiftliği alabilecek bir babayiğidi çevrede bulamayan; onun da, üç kuruşa falan buraya konmak niyetinde bir akbaba olduğunu anlayan 'demir' Lady'nin buralardan ayrılması zaten iyice güçleşmiştir..
Gerçi satılmasa da, bu çiftlikte –gizlice- 'King'in adamı' görevini de hakkıyla yapan, çoban Neil Fletcher, çiftliğin binlerce sığırlık koca sürüsünü, ufak ufak King Carney’nin arazisine kaçırıp, bitirmeye kararlıdır..
Bu duruma uyanan Lady, çiftliğin Aborijin kökenli elemanlarına olan kötü davranışlarını da bahane ederek, sinsi Fletcher'ı işten kovar ve onun yerine, önceden 'mimlenmiş' yakışıklı kovboya, görevi teklif eder..

Zaten, filmin başından sonuna kadar bütün olacakların eksiksiz olarak tahmin edilebildiği hikayenin tam da burasında- beklendiği üzre, önce kızla oğlan biraz cebelleşecekler, biraz da nazlanacaklar, daha sonra da bi güzel anlaşacaklardır.. Hem de bu nasıl bir anlaşmaysa artık, koca film boyunca öpüşmeden durmamacasına.. (Bkz. Kıskanç Sinema Yazarı Sendromu)

Çok uzun bir yol ve kurak bir çölü geçmek suretiyle, binlerce sığırlık sürüyü, limanda bekleyen askeri gemiye taşıyıp elden çıkarmaya karar veren ikili; çiftlikteki eleman sıkıntısına rağmen, çoluk, çocuk, Çinli aşçı, alkolik yaşlı ve köpekten ibaret bir kadroyla yola çıkarlar.. Ha tabii.. bir de, onları çevre tepelerde dolaşarak takip eden ve her zor duruma düştüklerinde imdatlarına yetişen, ‘poposu havadar’ kıyafetiyle göz kamaştıran, büyücü dede Kral George'u unutmayalım..

Bu 'tuhaf' kafileyi haber alan King Carney ve yardakçı
sı Fletcher'ın elleri de -çok afedersiniz- armut toplamamaktadır yani..
Sizin, tam da burada –yazı icabı- : “Bizimkiler, sağ-salim denize varmalarına izin vermemeye yeminli ve bu yolda her türlü pisliği yapmaya kararlı bu leş kargalarının tuzaklarından kurtulabilecekler midir acaba?” deyu bir soru sorduğunuzu varsayarak, hemen cevaplayayım: Bu nasıl soru allah aşkına!?
Siz hiç bu şekil ‘epik’ filmler izlemediniz mi hiç? Ya da daha basit sorayım: Bir zamanlar, yani henüz çocukken, televizyonda, bir çizgi filmler resmi geçidi olan Sevimli Kahramanlar'ı seyretmediniz mi?. Eee.. öyleyse?.


Neyse.. hikaye uzun, film de öyle; şaka maka değil tam 166 dakika!. Yani anlatılacak daha çok mevzu var; Japonların bombardımanı, savaşlar, ayrılıklar, kavuşmalar, romantik şarkılar, danslar, balolar ve happy end’ler.. ama ben sıkıldım, daha fazla devam edemeyeceğimden dolayı izninizle burada kesiyorum..

"Avustralya.. Tam bir seyirlik.."

Her haliyle bir western-komedi filmiymiş gibi başlayıp, oyunculuklardan, genel reji özelliğine kadar bir süre yola o anlayışla devam eden film; ne oluyor, nasıl oluyorsa aniden dramatik bir özellik kazanıyor ki ondan sonra da zaten, 'klişelerden klişe beğen' bir hale geliyor.. Bize de umarsızca: "Keşke komedi özelliği tüm filme yayılaymış, yönetmen de o zaman, bambaşka bir başarının mümessili olarak anılaymış" demek düşüyor..

İyilerin pek iyi, kötülerin birer rezil olduğu kalıbını gözümüze sokarak, filmin -hemen hemen- tüm 'iyi' şahsiyetlerinin, bunca harpten, darptan sonra bile kılına zarar gelmesine izin vermeyen (Emektar amca hariç.. ama onun çok yaşlı ve alkolik olduğunu da unutmayalım); bir bardan içeri dahi sokulmayan kadınları, zencileri işaret ederek ve kıtayı sömüren beyaz adamın, Aborijinler’e uyguladığı -günümüze kadar süren- eziyetine vurgu yaparak, 'ayrımcılığa lanet' mesajı vermeye çalışan; fakat bunu yaparken, yerlilerin insani tarafını göstermeden, her birini birer acayip büyücüymüş gibi tasvir etme yanlışına/kolayına kaçan, klasik olduğu kadar da ‘tutucu’ ve demode bir film Avustralya..
Bu nedenle, bir başka açıdan bakarak, günümüzün değil de, hikayesinin geçtiği devrin bir yapımı olarak düşündüğümüzde; Avustralya'nın, gayet ilgiyle seyredilebilecek kalitede bir film olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim..

Evet.. 'Şöyle göz kamaştırıcı biçimde görkem ihtiva etmeyen filme, ben film demem arkadaş' gibisinden bir sinema anlayışına sahip olduğunu bellediğimiz Baz Luhrmann'dan; yüzyıllık kalıplara toslamaktan sıkıldığımda, "bitse de gitsek" dedirten; üstelik "oh tamam bitti.. hadi gideyim" derken yeniden başlayan; yine de, özellikle devasa perdeli bir salonda zevkle izlenebilecek; 'destansı' ünvanını uzunluğuyla da sonuna kadar hak eden ‘enteresan’ bir film Avustralya..
Ayrıca son olarak, pek değerli sinema yazarlarından, -şu her duruma uyar- sihirli 'seyirlik' sözcüğünü ödünç alarak: "Avustralya.. Tam bir görsel seyirlik.." demek istiyorum..

5 yorum:

vildan dedi ki...

Film hakkındaki bu yazı kafamı karıştırdı. Yazarın eleştirileri benim için bir ölçüdür de bu kez tam anlamadım. İki yıldız vermiş,sonuçta pek de güzel şeyler söylememiş.Avustralya seyirlik öyle mi? Na yapsam acaba,gitsem mi?

numan dedi ki...

hiç kafan karışmasın vildan..
başkaları tam olarak ne anlamda kullanıyor bilemiyorum ama.. benim bu hiç ısınamadığım (evet, kullanacağım kelimelere bir de ısınmam gerekmektedir.. bendeniz.. şu kendimden daha neler çekiyor bir bilseniz) seyirlik kelimesinden anladığım şudur: bu filme giderseniz, öylee.. nasıl diyeyim; güzel kızlar, güzel adamlar, güzel hayvanlar, güzel dağlar, bağlar, laflar, şarkılar, denizler, kuşlar hatta inanılmaz olaylar.. velhasılı pırıl pırıl oynayan resimler göreceksiniz ama "bir film" göremeyeceksiniz; oyalanın işte!

belki pek açık bir açıklama olmadı ama siz de idare edin işte :)

bu durumun kaynağı da, her şeyde olduğu gibi geçmişte saklıdır elbet.. şöyle bi şey olmalı: bir zamanlar ben de, sadece sinema yazarlarının görüşleri hükmünce filmlere gider, şansımı denerdim ki, haklarındaki yazılarda şu "seyirlik" lafını okuduğum hiç bir filmi beğendiğimi hatırlamıyorum.. bir değil, iki değil.. baktım olacak gibi değil, vebadan kaçar gibi kaçar oldum şu seyirlik'ten.. o zaman ne oldu? sinema da, hayat da benim için daha güzel oldu.. siz de işe yarar mı bilemem ama bu bir naçizane tavsiyedir benden..

ben, gidilmesini hararetle savunduğum bir film hakkında asla ve asla "seyirlik" kelimesini kullanmam, kullanamam.. maruzatım budur efenim.. saygılar.

vildan dedi ki...

Yoo...Anlarım aslında Numan Serteli'nin ne demek istediğini:)
Bu anlatımda oyuncular ve fotoğraf gibi görüntüler galiba biraz aklımı çeldi. Fotoğraf seyretmeyi severim de:)

Ama tamam daha iyi anladım şimdi bir film için "seyirlik" dediyseniz, vaktin çoksa git demek:)Şimdilik pek yok da ben bu yazınızla yetineyim.

Bilgilendirme için teşşekkür ederim efendim.. Benden de size saygılar.

numan dedi ki...

o değil de, içime doğduğu gibi şöyle bir oscarları toparlarsa eğer, geç başlayan şu sinema yazarlığı hikayemi, korkarım erkenden bitirecek bir filmdir de bu :)

vildan dedi ki...

Filmi seyrettim. Yazara katılıyorum film tam bir "seyirlik"
Oscar alır mı? Sanmıyorum. Bu da benim yorumum!