22.01.2009

The Unborn :: Doğmamış.. keşke filme de çekilmeyeymiş!.



Yazının sonuna doğru değil de şimdi söyleyecek olursam- filmin tek ve en güzel şeyi olan Casey (Odette Yustman), annesini çocukken kaybettiğinden babasıyla birlikte yaşayan, bir yandan üniversitede okurken geceleri de bebek bakıcılığı yapan mazbut bir kızdır..

Boş zamanlarında, en samimi kız arkadaşı olan, çikolata renkli Romy ile dedikodu yapıp kahve falı bakmakta; her gece yatmadan önce -yine onunla- ‘emesende vidyo çet’ yaptıktan sonra da dişlerini fırçalayıp kendini, uykunun o sıcak ve güvenli kollarına bırakmaktadır..

Bir de, bazı günler buluşup birlikte alemlere aktığı bir oğlan vardır ki; babası iş gezisine gittiği zamanlarda da onu eve almakta, birlikte, televizyon karşısında çekirdek çitledikten sonra -anlamadığım bir sebeple- erkenden yatağa girmektedirler..

Ancak kızımızın boş zamanı bitecek gibi değildir; kalan kısmı da aypodunu bi güzel takınarak, sahil yolundaki ağaçlık parkta coging yaparaktan değerlendirmekte, o dillere destan vücudunun fit'liği (aramızda kalsın) işte böyle sağlanmaktadır..

Film, Casey'nin işte bu mutat, sağlık ve güzellik koşularından biriyle başlar; ama bu koşu boyunca etrafta görecekleri, her zamanki olağan şeyler değildir: Bir görünüp, bir kaybolan acayip köpek ve çocuk görüntüleri kızımızı pek korkutursa da az sonra anlar ki bu sadece bir rüyadır..

Ancak bu kâbusların bildiklerine pek benzemediğini -yine az sonra- anlayacaktır; zira, bütün bu kötü hayaller, gerçek hayatta da ona -gerçek gibi- görünecek, en mutlu günlerini yaşadığı hayatının bundan sonrasını zindana çevirecektir..




Casey, ilk ‘gerçek kâbus’ görüntü ile, ebeveyni düğüne gitmiş bir ailenin evinde, biri bebek iki çocuğa mukayyet olduğu gece karşılaşır..
Çocukları yatırmış, kız arkadaşı Romy ile yine telefonda konuşmaktadır..
Benzer branşlara girdiğinden olsa gerek, kahve falı yanında rüya tabirciliğinde de mütehassıs olan arkadaşına son gördüğü kâbusu anlatırken duyduğu bir ses üzerine, bebek odasına yönelir; odaya girmiş dört-beş yaşlarındaki oğlan çocuğu, karyolasındaki kardeşine saçma sapan bir şeyler söylemektedir..

Bu ‘yerden bitme’, arkasından doğru merakla kendine yaklaşmış dalyan gibi kızımıza, aniden dönmek suretiyle, okkalı bir Osmanlı tokatı aşketmez mi..
"Aaa!. bizim kapıcının oğlu Rahmi değil mi lan bu?"
(Bu nidalı soru filmden değil, benden.. Çocuğun 'tanıdık' yüzünü görür görmez, şaşkınlıkla kendi kendime sorduğum bu soruyla filmin akışına getirdiğim inkıta nedeniyle özür dilerim efenim.)

Bizim Rahmi de saçmalar ama bu Amerikalı oğlan, tokatın hemen akabinde gözlerini belerterek: "Kendisiyle demin konuştum, benim öte tarafta kankam olan çocuk da doğmak istiyor" gibisinden bir şeyler söyler ki bu iyice saçmadır artık..




O geceyi sadece bir tokatla atlatan güzel kızımız, yine hayatının rutinine dönse de artık ona bu dünyada rahat yoktur; kapı aralanmış, şeytan ve şürekası içeriye dalmış, eylemlerine başlamıştır: Yolda yürürken görünen yaratıklar, banyodan gelen sesler ve aynada beliren hayaller Casey'i -psikolojik olarak- yavaş yavaş kafayı sıyırma noktasına getirirken; fizyolojik olarak da ilk belirti, gözünde oluşan renk değişikliğiyle ortaya çıkar..
Doktorunun, bu belirtilerin ancak ikizlerde görülebileceğini belirtmesi üzerine kız -kendisine söylenmemiş olan- aslında ikiz olduğu gerçeğini, babasından öğrenmekte gecikmeyecektir..

Yalnız, bu baba biraz tuhaftır, değinmeden geçmek olmaz: Adamı sadece, filmin başında evdeyken şöyle bi görürüz, bir de işyerine gelen kızına 'ikiz' itirafında bulunurken..
Bundan sonra zavallı kızın başına geleceklerden bir kaç filmlik malzeme çıkar ama bu iskele babasından hiç haber çıkmaz..
Hatta, bir sürü ipe sapa gelmez adam, harap, izbe bir yere çekip yatırmak suretiyle kızın şeytanını çıkartmaya bile çalışırlar ki bu adam yine ortalıkta yoktur..
Kimse kusura bakmasın, ben suçu babada değil, onu önce bir-iki yerde gösterip, sonra da hepten unutan senarist-yönetmende buluyorum..
Bir filmin, ilerleyen süreçte -yan da olsa- bir kahramanını basbayağı unuttuğunu da gördüm ya ne diyeyim artık..



Gerçi içinizden birileri: “Keşke filmin tek problemi bu olaydı dostum” da diyebilir; ki o, bu tespitinde yerden göğe kadar haklıdır..
Kızın bu 'lanet çağıran' ikizlik durumuna dönecek olursak, mevzu, biraz açıklamaya muhtaçtır tabii: "Şu fani dünyada yaşamak benim de hakkım" deyu, şimdilerde heyheylenen ‘unborn’ oğlan, aslında Casey'nin, ana rahminde doğamadan ölmüş ikizidir..
Meğersem kızcağız doğarak, bu ikiz kardeşinin yaşamasına engel olmuşmuş da, bu nedenle suçlu oluyormuş ve artık kendine şeytanlardan şeytan, belalardan bela beğense iyi olurmuş da.. falan filan..

Tam doğacakken ölmüş bu enciklerin ruhu –en son değiştirilen parolayı bilemediklerinden olsa gerek- çıktıkları cennete tekrar giremeyip arada kalmakta, bir çıkış yolu bulamadıkları sürece de sonsuza kadar orada kalacak olmanın telaşıyla, içine girebilecekleri bir beden aramaktadırlar..

Hem de hiçbir suçu olmayan- yeni doğmuş bir bebeğin, doğamamış bir ruhun lanetine uğraması size ne kadar inandırıcı geliyor bilemem ama yönetmen, bu uğurda öyle bir çaba gösteriyor ki bi ara Nazi Almanyası'na bile gidip günümüzde geçen bu olayın tarihi köklerini yaratmaya, seyirciyi de buna inandırmaya çalışıyor..




Naziler demişken Yahudiliğe gelmemek olur mu?.
Film oraya da, elbette soykırıma da gelecek; oradan da, bu lanetli ruhların Yahudi halk efsanelerindeki şubesi olan 'Dybbuk' efendiye bile uğrayacaktır..

Milliyet tespiti başarıyla tamamlanmış kötü ruh Dibbuk, iyice gemi azıya alınca, biçare Casey'nin başvuracağı son çare -acil olarak- bu işlerden iyi anlayan bir uzman bulmaktır; haliyle bu bir ‘cinci hoca’ olamayacağına göre, şöyle iyisinden bir haham ayarlaması gayet yerinde bir davranış olacaktır..

Bu arada, hahamı bulmadan önce kütüphanelerde derdine derman olabilecek bir kaynağın arayışına girmiş kızın -pek güldüğüm- hallerini yazmazsam rahat edemeyeceğim: Kütüphaneci kadının bilmem kaç yüz yıllık İbranice 'el yazması' kitabı çıkarıp rahatlıkla kıza vermesi; kızın –her halde değer biçilemez- bu eseri oradan hiçbir engele takılmadan çıkarıp eve götürmesi; sonracığıma, ytong kalınlığındaki kitabı yüklenerek, arayıp bulduğu Rabbi Sendak (Gary Oldman)’ın mekanına dalması ve adamın masasına koyup: "Amcacığım bi zahmet şunu Amerikanca'ya tercüme ediverecen mi?" demesi; neye uğradığına şaşıran hahamın: "Lan bu karı manyak herhal, ömür biter de bu kitabın tercümesi bitmez" bakışıyla önce duraksaması, kızın hafiften bir cilve hareketi göstermesiyle de akabinde gevşeyip, çeviriye girişmesi..




Şeytana niyet Dybbuk’a kısmet

Artık nasıl başardıysa, haham efendi kısa sürede tercümeyi bitirmiş; bir nevi şeytan çıkarma işleminin kızın üzerinde uygulanmasının şart olduğuna karar vermiştir..
Yapılacak işlem kolay değildir ama bayağı bi eğlencelidir..

Haham'ın bu işlerde kullandığı kadrosu zaten hazırdır; Dybbuk'un –az da olsa- Hıristiyanlığa meyilli olabileceği ihtimali düşünülerek bir papaz efendi de ekibe katılmış, amma nedense bir hoca efendiye hiç gerek duyulmamıştır..

Lüzumlu ambiyansı sağlamak için, terk edilmiş izbe bir mekana gidilerek ses ve ışık sistemleri -imkan dahilinde- kurulup ‘atmosferik’ dekor oluşturulmuş; kızımız güzel bir şekilde sedyeye uzanmış, az sonra başına gelecekleri metanetle beklemeye koyulmuştur..
Bunca hazırlığa karşın Dybbuk denen o mahluk, eğer bu çağrıya icabet etmezse, kötü olmanın ötesinde -bana kalırsa- terbiyesiz bir ruh olarak da nitelendirilmeyi hak etmektedir..

Yaşayanların dünyasına giriş yapmış olan bu kendini bilmez bedensiz ruh, acaba girdiği yerden çıkarılabilecek ve kulağından tutulduğu gibi geldiği yere gönderilebilecek mi?.


Bunda başarılı olunabilirse eğer, ekibin en son yapılacaklar listesinde: Ruhların illegal giriş yaptığı, yolgeçen hanınınkine dönen kapının sağlamlaştırılması, çelik kapı masraflı olacağından kelli -hiç değilse- kilit göbeğinin ve anahtar değişiminin yapılması gibi işler bulunmaktadır..




Ezelden beri bu türde, öyle palavra mevzulara haiz filmler gördük ki aslında bu en kötüsü değil elbette; amma bu kısacık özette de görüldüğü gibi senarist-yönetmen, şimdiye kadar çekilmiş korku filmlerinin bin bir klişesini adeta 'kopyalayapıştır' yöntemiyle, öyle umursamadan harmanlayarak ve öyle baştan savma bir çekimle önümüze koymuş ki; Batman Begins ve The Dark Knight gibi şaheserlerin hikayesine katkı koyan David Goyer'in, bu filmi yapan adamla aynı kişi olduğuna, insanın inanası gelmiyor..


Yok devenin toynağı

Bilemiyorum ama sinema üzerine de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayarında uluslararası bir kurum varsa eğer; işte oraya yapacağım müracaatın dilekçesine, büyük ihtimal şunları yazacağımdır: “The Unborn adlı bu filmden şikayetçiyim sayın hakim bey.. En sevdiğim sinema türlerinden biri olan korku sinemasını ve bu türün özümü en etkileyici çeşitlemesi olan parapsikolojik, metafizik (Türkçesi hayaletli, şeytanlı) alttürünün tam anlamıyla içine eden bu filmin senarist-yönetmeninin, yapımcısının, -biri hariç- oyuncularının en ağır şekilde cezalandırılmalarını istiyorum..
(Hakkaten be Gary Oldman; ne işin var bu filmde deyu soracağım ama belki ödenecek taksitlerin vardır der susarım.)

Yukarıda diğerlerinden hariç tuttuğum o oyuncu kişi Gary değil elbet, Odette Hanım'dır sayın hakim bey; mümkünse eğer onun cezasını bizzat kendim vermek isterim.. saygılarımla.”

"Hıristiyan’ını yapmışlardı, Yahudi egzorsizmini de biz yapalım" anlayışlı, kopyacı ve tutarsız senaryosuyla; hepsi de basmakalıp ve tek boyutlu kahramanlarıyla ve de onların kötü yazılmış diyaloglarıyla, kesinlikle korkutucu olamayan hatta her haliyle komikleşen bu filme gitmenin akla yatabilecek tek sebebi -ilgi alanınıza giriyorsa elbette- Odette kızın, biri afişte de yer bulan ve farklı açılardan çekilmiş ‘enteresan’ pozlarını yakından görme arzusu olabilir.. o da belki..

4  /10




3 yorum:

hale dedi ki...

tek yıldız verdiğiniz bir filme bu kadar uzun yazı nasıl yazabiliyorsunuz inanamıyorum?
tek yıldız verilmişse gitmeye gerek yok dedim.ayrıca okumaya gerek var mı bir süre düşündüm. halen karar veremedim. üşendim. şu "itinayla ceza verilir" durumu nedir?

numan dedi ki...

sorunuzun yanıtı maalesf yazının içinde.. hadi bi zahmet (:

hale dedi ki...

okurken nefes nefese kalır mı insan?hatta yazının sonunda nerdeyse nefesim kesiliyordu...ha sonunu getireyim...haydi biraz gayret derken neyse ki bitti... ben de bittim... sinemaya gitmeme hiç gerek yok... filmi seyretmiş kadar oldum.elinize sağlık ne diyeyim... hatırınız için bir yıldızlı yazınızı okudum... değdi ama... sevdim yazıyı...sorumun yanıtını da buldum! filme de gitmem...tamam...