6.01.2009

Herkesin elindeki fener kendine



Yakın zamanda yeniden şahit olduğumdan, sinirimi tepeme çıkartan bu konuyu da artık yazmalıyım..
'Zaten yazmış olabileceğim' gibisinden bir şüphe de taşıyorum aslında içimde ama, tam emin olamıyorum.. Belki de hep yazmak isteyip de, sürekli ertelediğim içindir bu duygu..

Neyse efendim, olmadı, tekrarlamış olurum maruzatımı.. O değil de, beni geren, elimi tutan asıl mevzu, bu mesele sandığım şeyi sizin hiç 'iplemeyecek olmanız', acı gerçeği..
Başladık bi kere, devam edeyim bari..

Fenerdir bu dert ettiğim zımbırtı.. Tamam.. o da zımbırtı ama Fenerbahçe değil bahsetmek istediğim, bildiğiniz, filmlerde de kullanılan el feneri canım..

Filmlerde kullanılması değil elbet, kullanma şekline itirazım..
Yerli-yabancı, her iki filmde bir görünür bize bunlar; hem de o kahrolası ışığını gözümüze gözümüze sıkarak..
Zaten başka da bir işlevi yoktur bu zamazingoların filmlerde.. Zira, ne elinde tutanın önünü aydınlatır, ne de seyirciye bir şey gösterir.. Tuhaf olan, o sahnelerde ihtiyaç bile yoktur ki bu dalgametrelere..

Nasıl yani neden?.

Neden olacak, ortalık basbayağı aydınlık da ondan yahu!.

Kabul.. ışıkları -tamamen olmasa da- kapatmışsın, kameranın diyaframını da kısıp, ortamı hafiften karartmışsın; ama o kadar.. Yoksa, evin pencerelerinden giren -sözde ay ışığı havası verdiğin- gün ışığı kabak gibi ortada..

O pırıl pırıl ışıkta göremediğini, elindeki şuncağızla nasıl göreceksin; sana, merakla ve hayretler içersinde bakıyorum valla, benim sinemacı kardeşim..


Fotograf (ya da film, aynı şey..) çekebilmek için olması gereken ilk unsurun ışık olduğunu, bundan yüz yıl önceki ilk dersimde öğrenmiştim.. Yani, sakın bana bunu hatırlatmaya kalkışmayın!. kötü olur..

Tek bir mum ışığıyla bile ne fotograflar, tek bir yanan kibrit çöpüyle, ne film sahneleri çekilmiştir elbette; ancak bunlar pek nadirdir be annem!.
Film ya da görüntü yönetmenlerinin kolayına geliyor, oluşturulan 'sahte karanlık'ta, bir sahneyi çekip bitirmek; az ve zayıf ışık kaynağıyla uğraşmak -belli ki- zorlarına gidiyor..

Bak o, koca spotlarla aydınlatılan ev içlerinde, sanki avizelerin, abajurların ışığıyla çekilmiş gibi yapılan gece sahnelerini anlarım..
Hani film kahramanlarının, tam yatarlarken, yatak odasını ‘sözde’ aydınlatan abajuru kapattıkları anda kararan o profesyonel ışıkları diyorum; ki bazen bu iki ayrı ışık kaynağı senkronize olamaz da, biraz gecikmeli olarak kararırlar falan..

Bir de, tüm ışıklar karartıldığında hemen devreye giren ‘kaynağı belirsiz’ zayıf ışıklar vardır.. İnsanların yataktaki hallerini ya da uyku öncesi sohbetini bize göstermeye çalışan ışıklar..

Bana kalsa, ne gerek var yahu; çek karanlığı kardeşim, ne, ne kadar görünüyorsa artık; her yaptığın işle pek değer verdiğini bildiğimiz o seyircin de, en fazla iki dakika, karanlıkta gözlerini dinlendirsin, ne çıkar sanki?.

Tabii ki benim -en azından bugünkü- meselem, başta da değindiğim gibi, bu aydınlatma şekilleri değil; hem bunlar, hoş görülebilecek ayrıntılar..
Yalnız, tekrar söyleyeyim, ben, eline alanın, pipi gibi sağa-sola -efendime söyleyeyim- aşağı-yukarı sallayıp durduğu, şu fenerlere, kötü halde takığım.. (Yukarıda adı geçen organın, çok daha ele ve kulağa hoş gelen ismini kullanmak isterdim ama, biz eski İstanbul beyefendilerinin, artık örneğine pek rastlanmayan şu terbiyesi yok mu!. Aah.. ahh.. işte odur müsaade etmeyen efendim..)


Yeni vizyona girecek olan -doğmaz olasıca- Doğmamış filminde, aynı durumla yine karşılaşınca nüksetti bu takıntım işte: Yaşlı bir kadın, elinde bizim fener, yine, sağa-sola sallaya sallaya dolaşıyordu.. Hem de, basbayağı aydınlık bir binada ve hem de, arada bir aleti gözümüze gözümüze tutmayı da ihmal etmeden.. Yani tam bir klasik!.

Şu, fenerin kameraya, yani göze tutulma hadisesi mühim bir husustur; daha doğrusu, aynen Tersninja Kanunu gibi bir film kanunudur kendisi ve ilgili maddesi de şudur: Eğer bir filmde el feneri kullanılacaksa -ki korku veya gerilimin şiddetini arttırmak için bu önemli bir şarttır- o sahnenin bitimine kadar, en azından üç kez, mutlaka ama mutlaka seyircinin gözbebeğine ışıkla girmek elzemdir..

Benim asıl anlamadığım husus, hadi filmi çekerken -nasıl olacaksa artık- görmedin, anlayamadın; peki bilader, sonradan hiç mi seyretmiyorsun şu çektiğin haltı?.

Benim aklıma gelen, bu durumda, şöyle düşünüyor olmalılar: "Ulan, her yer ışık içinde, biz karının eline vermişiz dalgayı sallayıp duruyor.. Olsun ama, benim seyircim akıllıdır, feneri görür görmez oranın aslında zifiri karanlık olduğunu şıp diye anlar, gerisine de kafa yormaz zaten.."

Salak işte, bilmiyor ki şu alemde Numan Serteli adında biri var; ki sana ve kendisini aptal yerine koyan herkese, öteden beri gıcık oluyor..

Ben, bu kendini bilmezlere, Semih Kaplanoğlu'nun Süt'ünü tavsiye ediyorum; amma bu 'besin maddesi', büyük ihtimal hassas bünyelerine ağır gelip, oldukça rahatsızlık verecektir..

Bir görseler keşke, fener ışığının orada nasıl kullanıldığını, final sahnesinde, baret üzerindeki fenerin, bizzat ortaya koyduğu o derin oyunculuğu..
Bak bakalım efendi!. Elinde salladığın fenerin, -en fazla- gözümü kamaştıran ışığı yanında, düşünen beyinlerde adeta kazı yapan o fener ışığını, sen de hissedebilecek misin?.
Ve de pek umudum yok ama eğer hissedersen, tekrar çektiğin böyle boktan sahnelerle yine önüme gelebilecek misin?

3 yorum:

Tugba dedi ki...

Fiyufüt( çalınamayan ıslık efekti)Yaşa! Nur ol!

esin dedi ki...

Ben bu yazıya nedir bu şiddet,bu celal diyorum,başka da bir şey demiyorum!

hale dedi ki...

mümkünmertebe'ye bir tavsiye üzerine baktım. bir fener konusunda 10 paragraf yazı yazılmış. daha diğer yazılara bakmadım. destan felan lafları var?öyleyse tavsiye edene şükranlarımı sunacağım...