29.01.2009

Yes Man :: Hayır Bey’in ‘her şeye evet’ günleri



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, yani ben henüz çocuk iken sinemalara bol bol Louis de Funès, arada bir de Jerry Lewis filmleri gelir idi..
Hafta sonları sinemaya gitmek üzre mutat olarak Beyoğlu'na çıktığımda bu ikisinden birinin filmi oynuyorsa eğer, seyredeceğim film kafadan bellidir artık: Ya -hep dazlak kafasıyla hatırladığım- 'amca' tipli komik Fransız, Louis de Funès'nin ya da 'ağzı açık ayran budalası' deyiminin simgesi olarak aklımda yer etmiş, Amerikalı Jerry Lewis'in filmine..

Hazır mevzu açılmışken, elbette ucuzluğundan dolayı tercih ettiğim 12 matinesine girmeden önceki karın doyurma ritüel’imden bahsetmemek olmaz: Tabii o zamanlar bu olayı, ritüel mitüel gibi alengirli laflarla değil, 'kayıntı yapmak' ya da 'zilliyi susturmak' gibi mahalli ve güncel deyimlerle açıklardık..

İstiklal Caddesi'nde Emek Sineması'nın bulunduğu sokağın, yani Yeşilçam Sokağı'nın hemen sağ köşesinde konuşlanmış, büfe ile kafeterya arası bir yer olan ‘Pampam’ vardı o zamanlar..
Fiyatı makul, çeşidi bol olduğundan favorim olan bu mekanın bana göre en nefis mamulu, yanında bol köpüklü 'meşhur' ayranıyla birlikte götürülmesi farz olan, içinde uzun bir sosisin gizlendiği silindir şeklindeki, çıtır çıtır sosisli börek idi ki, inanın şu an kokusu burnumda, tadı damağımda belirmediyse ne olayım!.




Neyse efendim.. bahsedeceğim film olan Yes Man'in baş starı olan Jim Carrey’den söz edeyim derken biraz fazla gerilere, sanatçının henüz Kanada’da uzun eşek oynadığı çocukluk zamanlarına kadar gidivermişim -yaşlılık işte!.

Bu göz yaşartıcı çabayı, sadece Jim Carrey'nin 'günümüzün Jerry Lewis'i' olduğu gerçeğini bir de benden duymanız için göstermedim; gelmek istediğim başka bir 'kişisel sonuç' var ki onu açıklamanın peşindeyim: Oyuncumuz, doksanlardan itibaren dünyada iyice tanınmaya başladığında; ne Beyoğlu'nda Pampam, ne o ucuz 12 matineleri, ne de o şekilden şekle giren suratlarla güldürme iddiasındaki 'cıvık' filmlere olan düşkünlüğümden eser kalmıştı..
Hatta arada nasıl bir metamorfozdan geçtimse artık, eski-yeni bu tip filmlerin cümlesinden nefret eder olmuştum..

Doksanların sonunda ve iki binli yıllarda izlediğim The Truman Show, Man on The Moon ve Eternal Sunshine of The Spotless Mind gibi filmlerinde mükemmel oyunculuğuna şahit olmamın neticesinde bu ekipten -en azından- Jim Carrey ile barıştığımı söyleyebilirim gerçi..
Yani Yes Man, cıvık Jim Carrey filmlerinin yeni bir örneği olarak nitelendirilebilirse de artık o kadar da katı yaklaşamıyorum kendisine..




Hayır Bey'den Evet Bey'e oradan da Belki Bey'e

Carl Allen (Jim Carrey), bir finansal kuruluşun alt düzey bir memur statüsünde çalışan, karısından ayrıldığı halde hayattan umudunu kesmiş (Salak işte!) 'evden işe işten eve' yöntemiyle ömrünü geçiren, 'hayır' demekten basbayağı zevk alan -gündemdekinden farklı türde de olsa- bir ıssız adamdır.. (Keh keh.. ‘Anlamazdın anlamazdın’dan kurtulsanız bile benden kaçamazsınız.)

Bir sevgilisi olmadığı gibi, her türden ve cinsten arkadaşlıklara da kapalı; hali hazırda dostluğunu inatla sürdürmekte ısrar etse de sabrının sonuna gelmiş kankasına yaptığı gibi, iş hayatında kredi isteyen müşterilere dahi son derece ters ve uyumsuz davranan 'No Man’in, sonunda ulaştığı -artık patolojik özellik gösteren- fiili durum, bizzat kendisini bile rahatsız edecek seviyededir..

Rüyalarına dahi, yalnız ve terk edilmiş bir ölü olarak yansıyan bu halinden bir an önce kurtulmanın umarsız çırpınışı içindeyken, eski bir arkadaşının adeta Hızır gibi yetişerek, 'Yes' başlıklı bir kişisel gelişim seminerinden bahsetmesi Carl için yeniden bir doğuşun başlangıcı olacaktır..
Her şartta, her şeye ama her şeye 'evet' deme ilkesine dayanan, bir tarikat ayini havasındaki bu seminerin, neredeyse bir peygamber hürmeti gösterilen liderinin nutkundan Carl, başlangıçta pek etkilenmez..
Bizimkinin bu gevşek tavrından hoşnut görünmeyen lider, önce, nazik bi şekilde uyarıda bulunur; bunu da üstüne alınmayan eleman, sinirlenen liderin elindeki kocaman mikrofonu kafasına yediği an imana gelip her şeye evet demeye başlar..
Liderlerinin bu yeni zaferiyle çalkalanan toplantı salonu ise "evet evet evet" nidalarıyla coşmuştur artık..




Toplantıdan sonra arabasına binen Carl, henüz o anda kullandığı ilk evetlerle birlikte, hayatına hareket ve renk geldiğine tanık olacaktır: Seminer öncesi olsa dönüp de yüzüne bile bakmayacağı, otostop yaparak arabasına binmek isteyen bir sokak serserisini -yeni bakış açısı sebebiyle- yanına oturttuğu gibi, ona cep telefonunu bile verir..
Şarjını bitirene kadar telefonuyla konuşmasına da ses çıkarmayan Bay Evet; adamı üstelik istediği yere kadar götürüp, cüzdanındaki bütün parayı da ona takdim eder..

Bütün bu sadece 'evet' demek suretiyle verdiği şeylerin karşılığını almakta gecikmeyecek olan Carl, ilk olarak, 'evsiz' herife yaptığı iyiliğin neticesinde -ilerde sevgilisi olacak- güzel ama biraz tuhaf bir kız olan Renee Allison (Zooey Deschanel) ile tanışır..
En fazla üç-beş kişilik hayran kitlesinin dinlerken kendinden geçtiği, "On birde arama beni sevgilim, on elli dokuzda ara" gibi gayet manalı sözlere haiz şarkılar söyleyen; bir grup insanla sabahın köründe 'koşarken fotograf çekme' gibi yaratıcı etkinlikler de düzenleyen Renee, sempatik güzelliği dışında oldukça farklı yaşantı tarzı ve davranışlarıyla Carl'ın aklını başından alır..
O, tam da kahramanımızın film boyunca arayıp durduğu ‘evet-hayır’ sentezinin canlı ve başarılı bir örneği olarak karşımızdadır aslında..




Bu henüz başlangıçtır.. evvelden hep 'hayır' damgasını bastığı kredi isteklerine tereddüt etmeden evet dedikçe şirket kazanır, şirket kazanınca da o terfi eder..
'Evet'in Carl'ın hayatına olan etkisi ve değiştirme gücü inanılmazdır, bu olumlu etkiyle coşan adamımız; pilotluk eğitiminden, Korece öğrenmeye; bungee jumping yapmaktan, İranlı gelin bulmaya kadar, kendisine teklif edilen edilmeyen her öneriye 'evet' diyerek atlar.. atlamasına ama gittikçe olayın ebadı büyümüş, o meşhur Jim Carrey enerjisinin bile altından kalkamayacağı bir hale gelmiştir..

Bir de, Carl'ın gösterdiği bu yoğun faaliyetten huylananlar çıkacak; İranlı kadınla olan arkadaşlığı, terörizmi; bir çiftçinin gübre projesine ‘mikrokredi’ onayı vermesi, gübre-bomba yapımını; pilotluk eğitimi alması ve son anda alınan uçak bileti ise, doğrudan 11 Eylül 2001'i akıllara getirecek ve nasıl bir Amerika'da yaşadığı ona kibarca hatırlatılacaktır..

Ayrıca her şeye, her durumda evet demenin başka dezavantajları olabileceğini Carl gözden kaçırmıştır; örneğin, sevgilisinin ona yaptığı ‘birlikte yaşama teklifini’ kabul etmesi üzerine, özel durumunu bilen kız hemen işkillenecek ve -haklı olarak- bu 'evet'li yanıtın hiç de içten olmadığını, bunun mecburen verilmiş bir cevap olduğunu düşünecektir..
'Yes Man' Carl, 'evet'in, hesapta olmayan bu gibi yan etkilerinden kurtulmanın çarelerini arayacaktır aramasına ama ondan önce ben kendi fikrimi söyleyecek olursam: "Her şeye, her teklife evet ya da hayır demek yerine; bazılarına anında evet, bazılarına anında hayır, büyük bir kısmına da belki demenin faidesi büyüktür zannımca.."





İngiliz Danny Wallace'ın, -aynen filmde olduğu gibi- her türlü teklife 'evet' diyerek geçirdiği bir yıllık süreçte başına gelenlerin yer aldığı biyografik kitabından uyarlanmış senaryoyu, yönetmen Peyton Reed filme almış..

Kitabı okumamış dahi olsam, Danny Wallace'ın her şeye 'evet' demeye başlamadan önce Carl misali 'kökten hayırcı' olumsuz biri olduğunu hiç sanmıyorum..
Çünkü böyle bir insanın dünya üzerinde var olabilme ihtimali oldukça düşük olmalı; çok belli ki bu durum, Jim Carrey'li bir komedi filmi yapmanın alabildiğine abartıdan geçtiğine iman etmiş filmcilerin bir başka halt yemesi..

Benim gibi doğuştan terbiyeli bir adam, 'halt yemek' tabirini kullanıyorsa bir bildiği vardır her halde (Bkz: Self pohpohlama)..
Belli ki Wallace, bir nevi sosyal deney yapmış ve sonra da sonuçlarını yayınlamış; oysa bizim Carl efendi, öncesinde de, sonrasında da bütün hallerini resmen ve samimi olarak yaşıyor.. Ki tam bir şablona oturtulan bu karakterin inanırlığı, her durumda da sıfır düzeyinde sürünüyor..

Tamam.. bu tür bir komedi filminden inanırlık beklemek abesle iştigal olarak değerlendirilebilir; ancak Yes Man, bir komedi olmanın ötesinde, söylemek istediği 'ciddi' dertleri olduğunu da hissettiren, bunu nasıl sunabileceği hususunda ise kararsız görünen bir film..
Jim Carrey’nin varlığı, bu kararsızlığı arttıran bir etken olduğu gibi; bir komedi filminin olmazsa olmazı 'abartı'nın oluşmasında rol oynayan tesadüflerin gerçeği zorlayan yönü de -bana göre- sorunu büyütüyor..




Jim Carrey’nin, tüm sempatikliğine rağmen bazı hassas bünyeleri rahatsız edici düzeydeki, malum sulu ve yılışık hallerinden bir ‘potpuri’ sunduğu Bay Evet, -bugüne kadar 'gizli' yapıldığı iddia edilen- her türlü içecekten, nakliye şirketine; telefondan, motosiklete kadar bir sürü malın reklamının, adıyla, sanıyla ve senaryodaki esprilere esas teşkil ederek film içinde alenen yapılması bir ilk olmalı.. (Başka örnekleri de vardır belki ama ben böylesine umursamaz olanına ilk kez şahit oldum; hayırlısı olsun.)

Neyse efendim, benim kırk yıllık ‘Jerry Lewis cıvıklığı’ kompleksimi ve 'öküz altında buzağı bulma' becerimi, isterseniz bugünlük fazla ciddiye almayınız ve şöyle bir, 'gülerek iyi vakit geçirmek' isterseniz eğer, tereddüt buyurmadan bu filmi izleyiniz..

Özellikle Harry Potter, 300 ve Testere filmlerine yapılan göndermeler; benim zamanımdan kalma Journey'nin o görkemli Separate Ways'inin çaldığı sahneler; bir binanın tepesine intihar etmek üzere çıkmış adama Jim Carrey’nin, zamane rakçılarından Third Eye Blind'ın meşhur Jumper'ını gitarla çalıp söyleyerek filmi bir anda müzikale çevirmesi; ‘end faynıli’ ağzında diş kalmamış ‘yaşlı ama ateşli’ komşu kadının, hiçbir karşılık beklemeden gençlere verdiği hizmet, bu filmin beni neşelendiren bazı bölümleriydi ki size de iyi gelebilir..



(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




1 yorum:

hale dedi ki...

keşke bu yazıyı stairway to heaven eşliğinde okumasaydım da, fonda, zamane rakçılarından Third Eye Blind'ın meşhur Jumper'ını gitarla çalıp söylemesini dinleyerek okuyabilseydim:)