7.01.2009

Yolcular : Mistik Aromalı İşkillendirici Drama


*****


Bazı filmler, süresi boyunca, seyircisinin kafasında soru işaretleri oluştura oluştura gelişir (Biz pratikte buna ‘işkillendirme’ diyoruz..) ve finalde de soruların tümü yanıtlanmış olur ki bu durum, insan dimağında hoş bir rahatlama husule getirir.. Ayrıca bunun sonucu olarak, işkillenmenin dingildettiği bölgelerde bir gevşeme görüldüğü de -öteden beri- uzmanlar tarafından tespit edilmiş başka bir gerçektir..

Şu sıralar bayağı bir popüler olan böylesi bir türün, idare eder örneklerinden biri olarak Yolcular; hakkında hiçbir bilgi edinmeden, hatta -hiçbir ipucu vermemeye gayret gösteren- bu yazıyı dahi okumadan izlenmesi gereken bir film..
Yok siz de, bencileyin: "Ağbiciğim, istersen sen filmin tamamını anlat ben yine de zevkle izlerim, spoiler neyin bana işlemez; yeter ki film iyi olsun.." diyenlerdenseniz eğer, okumaya devam!.

Film, seyrüsefer halindeki bir uçağın içindeki yolcuların görüntüleriyle başlar; hemen akabinde de, oluşan şiddetli bir sarsıntı sonrası, bu uçağı, deniz kıyısında bir yere düşmek suretiyle paramparça olmuş ve yanan bir enkaz halinde görürüz..
Enkazın arasında bazı yolcular dolaştığına göre, bu korkunç kazadan kurtulanlar mı vardır ne!?

Genç ve güzel.. (Şu yapımcılarda aynen bizim karpuz satıcıları misali, "Güzel çıkmazsa para yok ağbi" söylemiyle pazarlıyorlar filmlerini: Bu yeni bir durum değil elbette, ilk kez kendim tespit etmişçesine, bundan, salakça bir övünme çıkaracak da değilim; ayrıca, hemen her filmin kadın başrolünün, 'pek güzel' olma zorunluluğundan şikayetçi olacak kadar yaşlanmadım da.. Ancak yine de, bir günde izlediğim iki yeni film sonrası, bu fiili duruma, biraz gıcık olduğumdandır bu parantez.. Salt, 'içleri güzel' olan, tüm kadınlar adına!)
Evet ne diyordum?. Genç ve güzel psikoterapist Claire Summers (Anne Hathaway), bu kazadan kurtulan, az sayıdaki yolcuların, belirmesi muhtemel psikolojik travmalarıyla falan ilgilenmek üzre, hocası Perry Jackson tarafından görevlendirilir..


Perry, Claire’e, yolculardan/hastalardan biri üzerinde, özellikle biraz daha fazla çalışması gerektiğini söyler.. Gerçekten de, kızımız, tanışır tanışmaz, o adamın, üzerinde uzun uzun ve zevkle çalışılası biri olduğu konusunda, Perry ile hemfikir olacaktır..
Pek yakışıklı (Şimdi de, filmlerdeki güzel kızın karşısında yer alması zorunlu olan parlak oğlanlardan falan bahsedecek değilim; korkmayın..) ve karizmatik, ayrıca, oldukça da öforik -yani- uçak düşerken hasıl olan kinetik enerjiyi o arada -adeta- içmişçesine kafası kıyak ve de enerjik görünen bu gencin adı Eric (Patrick Wilson)dir..

Kız, oğlanı -kaza sonrası- ilk kez hastanede, çırılçıplak yatağa oturmuş vaziyette görecek; -o güzel gözlerini her ne kadar kaçırmaya çalışsa da- oğlanın, bizim göremediğimiz ama tahmin yürütebileceğimiz ilginç ayrıntılarına bakıp çarpılacak ve bir daha da düzelemeyecektir..

Dr. Claire Summers, bir yandan, kazazedelerle toplu terapiler gerçekleştirmeye; bir yandan, dedektif misali uçağın düşme nedenlerini araştırmaya; öte yandan da, sıradan insanların işi olan şu toplu terapiye katılırsa eğer, mevcut karizmasını çizdirmekten korktuğu anlaşılan Eric'e, -hem de evinde- özel terapi uygulamaya başlayacaktır..


Bu arada kaza sonrası, kendisinde resim istidadı olduğuna da karar veren Eric, karışık teknikli ve malzemeli, -oldukça- dışavurumcu soyut bir resmi boyamaya başlamıştır bile; hem de fırçasını -ilk fırsatta- Claire'in eline verdikten sonra, arkasına geçmek suretiyle, resim dersi vermeyi dahi ihmal etmeden..
Kız da yetenekli çıkmış, -allahı var- hemencecik işi kavrayıvermiştir.. Eric'in, ilk sanatsal dersin sonuna doğru, adeta kendinden geçercesine tuvale uyguladığı sert fırça darbeleri, hanım kızımızın –haklı olarak- gözünü korkutur.. Oğlanın gösterdiği bu 'haşin adam' belirtilerinin altında, maalesef, 'aşkın' değil de, sapkın bir ruh halinin yattığını tespit etmek, hiç de zor değildir..

Bu ikilinin arasındaki -olması gereken- resmi ilişki; erkek tarafının ısrarları sonucu, terapi sınırlarını aşmakta, kızın, -can havliyle- giriştiği tüm kural koyma çabalarına ve etkisiz kalan itirazlarına karşın, hissi bir yakınlaşmanın kaçınılmazlığı kapıyı çalmaktadır..
Eric, artık iyice gemi azıya almış, damlarda dolaşmakta, hatta Claire'i de oraya çıkartarak, ilişkiler hususunda ağzını aramakta, bir nevi 'mart kedisi' davranışı sergilemektedir.. Hatta bu Utanmaz, bir gün, kızın evinin kapısına bile dayanacaktır..
Neyse efendim, sonuçta oğlan, denizde başlayan oldukça soğuk; sonra da yatakta devam eden sıcak bir süreçte, etik çizgiyi bi güzel aşar ve kötü emellerine ulaşır da, o da rahatlar, kız da, biz de..


Doktor Hanım'ın, Eric dışındaki kazazedelerle olan terapi çalışması ise, hiç yolunda gitmemekte; toplantılar boyunca birer birer eksilen hastalardan geriye kimse kalmayınca da, kızcağız -doğal olarak- işsiz güçsüz ortalıkta dolaşmaktadır..

Bir süredir dargın olduğunu bildiğimiz ablasına -defalarca- telefonla ulaşmak istese de bir cevap alması mümkün olamayan Claire, en fazla, onun telesekreterine mesaj bırakabilecek; hatta sonunda, ablasının evine gitse dahi orada kimseyi bulamayacaktır..
Film, neredeyse sonuna yaklaştığımız şu dakikalarında bile müşerref olamadığımız ‘gizemli’ ablanın, nerede olduğuna dair merakımızı neden böylesine gıdıklamaktadır?.
İnsanı işkillendiren bu vaziyet ve zaten film boyunca karşılaşılan buna benzer tuhaf durumlar ve şahıslarla, film bize ne anlatmak istemektedir?.
Filmin -en geç- son yarım saatinde iyice işkillenmiş olarak sorduğumuz bu sorulara kafamızda cevaplar türetirken; zaten on dakika kadar geçtikten sonra da, vaziyete cebren uyandırılıyoruz ki meğer.. yaa!?


Benzer filmler nedeniyle, bu tür numaralara hassasiyeti iyice artmış seyirciye artık heyecan vermeyen; -hafiften- aşk, macera ve gizem dolu olsa da, -üstüne üstlük- 'uçak fobisi' ile meşhur 'sinema delisi' Landlord'u bile, yavaşlığıyla oflatıp puflatan, ikide bir beni dürtüp, saat soracak kadar da sıkan bu filmin, belki de en güzel tarafı oyunculuklarıydı: İri gözleriyle can yakıcı, iri ağzıyla da ham yapıcı güzel Anne Hathaway ve şahane film Little Children'dan tanıdık Patrick Wilson; bu ağır tempolu filmin hızını değilse de sanatsal değerini arttıran en mühim unsurlar gibi geldi bana..

Finale gelene kadar- rahatsız edecek derecede göze batan bir takım mantık hataları ve aksaklıkların, hatta tempo yavaşlığının, filmin o esrarlı özünden kaynaklandığı ileri sürülse dahi; bir sinemaseverden, -aslında- özgünlüğü de şüpheli bir filmin, tamamından soyutlanmış kısacık finaliyle yetinmesini beklemek, pek doğru bir şey olmasa gerek..

Ünlü yazar G. Garcia Marquez'in oğlu olduğunu öğrendiğimiz (Sinema adama öğretir!) Rodrigo Garcia'nın yönettiği Yolcular (Passengers), -iddia ettiği üzre- özüme hiç de inandırıcı gelmeyen; mistik aromalı fantastik hikayesiyle gizemli olmaya çalışan, yer yer bunu başarıyor gibi olsa da bütününe yansıtamayan, vasat bir film..

1 yorum:

hale dedi ki...

bu yazıyı okuduktan sonra filme gitmem mümkün görünmüyor...vaktime yazık diyor teşekkür ediyorum...
ama film dağıtımcısı ne der bu filmi anlatana bilmiyorum...kolay gelsin!