5.03.2009

The Spirit :: Çapkın Ruh Şovmen Ahtapot’a Karşı


Rüzgarla dalgalanan kırmızı renkli kravatı, başından düşürmek zorunda kaldığı en zorlu geçen kavgalarının bitiminde bile köpeği gibi hemen yakınında bir yerde onu bekleyen fötr şapkası ve sadece gözlerinin etrafını kapatan küçük bir siyah maskeyle arz-ı endam eyleyen, çizgi roman kaynaklı bir kahramandır The Spirit..

Görüldüğü gibi, diğer 'hemcinslerine' göre oldukça özelliksiz ve sıradan aksesuarlara sahip olan ‘Ruh Efendi’, sanıldığı gibi 'ruhani' bir karakter özelliği göstermeyen -arada bir romantikleşmeye çalışsa da- bilakis fazlasıyla dışa dönük, kadınların tercih ettiği savına inancından olsa gerek ki komik olmaya çalışan, milli çapkınlığının yanısıra maçoluğun gereklerini de yerine getirme çabası içinde olan bir adamdır..

Hemen her Amerikalı çizgi roman kahramanının faaliyet gösterdiği bir kenti vardır: Batman Gotham City'de, Süpermen Metropolis'te icraatta bulunur, Amerika'nın saygıdeğer çizeri Will Eisner’ın 40’lı yıllarda yarattığı The Spirit'te, Central City de..
Yine diğerleri gibi- suç yoğunluğu gayet yüksek olan bu şehirde de, ufak tefek çerezlik hadiselerin yanında, bir adet 'baş suçlunun' başının altından çıkma büyük olaylarla uğraşan emniyet mensupları bulunmakta ve kahramanımız, genellikle bu polislerden önce olaya dahil olup işi bitirmekte, polisin yetersiz kaldığı bazı durumlarda da sonradan acil yardıma koşmaktadır..





Aslında The Spirit (Gabriel Macht), herkesin öldü bildiği bir polis memuru olan Denny Colt'un yeni bir kimliğe bürünerek, gizemli bir şekilde yeniden dirilmesiyle 'oluşmuş' bir kahraman olup, iyilerin yanında yerini alırken, çevresindeki her çeşitten şahane güzel kadınların da dostu olmayı becerebilmiştir..

Tek kadınla yetinmeyen ve etki alanına giren tüm dişiler için tehlike arz eden bu Ruh Efendi’nin, adı geçen diğer kahraman arkadaşlarından en bariz farkı, belki de bu olsa gerek..
Yine de, bu durumun (Bir de Amerikan muhafazakarlığını göz önüne alırsak.) ahlaki bir sapkınlık imajı vermesine engel olmak için tasarlanmış, adamımızın dönüp dolaşıp hep yanına geldiği, yani 'sadık kaldığı' bir de yâri bulunmaktadır..

Sürekli yanında yer aldığı, Central City'nin iyilerinin sorunlarını bu minvalde halleden The Spirit, elbette kötülerin de karşısında duracak; 'baş kötü' The Octopus'un ezeli ve ebedi düşmanı olarak birlikte maceralar yaşarken, bu yoğun faaliyetleri sırasında arada bir de güzelce dayağını yiyip, postunu deldirecek; yine de her şeye rağmen, polisin bir numaralı yardımcısı olarak adı dillerden dillere dolaşacaktır..

Örümcek Adam'ın en büyük düşmanı Doctor Octopus'u akla getirir bir şekilde, bu hikayenin kötüsü de The Octopus (Samuel Jackson)'tur..
Dazlak kafalı, haliyle zenci bir adam olan bu ahtapotun -diğeri gibi- orasından, burasından kollar çıkmasa da, on parmağında on marifetle ondan daha renkli olup tam anlamıyla ‘eksantrik’ biridir..
İlk bakışta, her türlü yasa dışı faaliyetlerin içinde bulunan, bir hokkabaz, hatta palyaço kılıklı bir mafya babası profili çizen; çok çeşitte ve güçte ateşli silahlarıyla, sık sık, etrafa dehşet saçarken gördüğümüz The Octopus, bazı doğa üstü güçlere sahip, yenilmesi zor biridir..





Bu arada kendisi, adeta ‘One Man Show’ yaparcasına kılıktan kılığa girip, samuray falan olmakta, hatta bir anda çılgın bir Nazi doktoru kılığına girerek, asistanı Silken Floss (Scarlett Johansson) ile birlikte klonlama deneyleri bile yapabilmektedir..
Aslında, The Spirit'le benzer özelliklere sahip olduklarını savunan Ahtapot, kahramanımızın bazı güçlerinin sebebinin -bir zamanlar ölüyken- bu deneylerde yaptığı, mecburi kobaylıktan kaynaklandığını falan da açıklar..

Bu iki kahramanın bitmek bilmeyen hatta sıkan mücadelesi sırasında seyircinin -ya da bendenizin- filme olan ilgisini asıl ayakta tutan unsurlar olarak, birbirinden güzel kadınları teker teker saymam gerekecek: Filmin birçok acayip isimli kahramanlarından biri olan Silken Floss rolünde Scarlett Johansson'dan bahsetmiştim; The Spirit’in çocukluk aşkı olan ve o yaşlarından itibaren de bilumum parlayan nesnelere, mücevherlere ve de lükse düşkünlüğüyle maruf Sand Saref’te Eva Mendes (Ki yüzünü görür görmez kendisi beni Gina Gershon hanımlı o eski günlere götürmüştür.); taze polis memuresi Morgenstern rolünde Stana Katiç; dansöz kıyafetiyle baş döndüren Plaster of Paris, yani Paz Vega; göz süzerek, "Come to me lover" diyen Lorelei Rox rolünde Jamie King; bunca güzel arasında mesai yapan bizim Spirit efendinin, yine de sadık olduğunu iddia ettiği, polislik zamanlarından beri onun hep yanında bulunan, her yaralandığında da merhemi olan doktor sevgilisi Ellen Dolan rolünde, Sarah Paulson..




Sin City’den kalkıp Central City’ye gitmekte olan..

Ünlü çizer-yönetmen Frank Miller, yönetmen Robert Rodriguez ile birlikte yaptıkları 2005 yılı yapımı Sin City (Günah Şehri)'den sonra bu kez kendine ait olmayan bir çizgi romanı, hem de tek başına yönetmeye girişmiş..
Böylesine bol 'güzelli' bir filmin pek de güzel olmadığını söylemek istemezdim ama, maalesef kızlar!. Bu konuda elimden fazla bir şey gelmiyor..

Bir fantastik aksiyon-komedi olan The Spirit ile -beklendiği gibi- Sin City'nin görsel ve teknik estetiğinin izini süren Miller, özellikle kırmızıyla yer yer renklenen siyah-beyaz görüntülerin abartılı ‘ışık-gölge’ kontrastlarıyla, perdede, çizgi-roman esprisine çok yakın, karakter çizimleri oluşturmayı -burada da- başarıyor.. Ancak hepsi bu kadar!.
Bunun ötesinde filmin ne “kayda değer” denebilecek derinlikte bir hikayesi, ne de buna rağmen filmi kurtarabilecek, özgün bir üslup çalışması var..
Üstelik, basit ve zayıf diyalogların varlığı; özellikle erkek karakterlerin, 'film noir' maskesi takınmış bir filmden beklenmeyecek dozdaki, komikliği abartılmış 'sulu' halleri, filmin mevcut değerini daha da düşürüyor..

Frank Miller, Sin City ile öyle müthiş bir iş başardı ki bundan sonra yapacağı her yeni film -hiç kuşkusuz- hep o ilk yapıtıyla karşılaştırılacaktır..
Bu kaderden, yönettiği ikinci film olan The Spirit’te de kaçamazdı elbet.. Yalnız şu da var ki, çok kahramanlı, çok ve kapsamlı hikayeli bir Sin City'nin yanında, tek ve cılız kahramanlı ve de derinliği olmayan öyküsüyle hayli basit kalan bu filmi karşılaştırmak da haksızlık olsa gerek..

Şimdi düşünüyorum da, Frank Miller bu filmi yapmakla, kendi yarattığı olağanüstü zengin Sin City hikayelerinin kıymetini, bize bir kez daha hatırlatmak istiyor olabilir mi acaba?. Tabii, bu arada Will Eisner’ı da harcama pahasına.. kim bilir..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




Hiç yorum yok: