22.05.2009

Bir Dünya Mirası: Cennetin Kapıları


Madem bu ara, sinema dışındaki sanatlara bir dönüş yapar gibi oldum; bundan bir süre önce, Taksim Taşkışla'daki İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde gördüğüm bir sergiden de bahsedeyim..
'Cennetin Kapıları' başlığına sahip, ülkemizin ve dünyanın en önemli mimari yapıtları arasında kabul edilen Divriği Külliyesi'nin özellikle taş işçiliğiyle göz kamaştıran kapılarının konu edildiği büyük ebatta fotograflardan ve ayrıntılı bilgilerden oluşan bu sergiye nasıl gittiğimin önemi, bence daha da büyük..
Bu müthiş gerçek belki sizi de ilgilendirir deyu açıklıyorum: İster inanın, ister inanmayın, bu mühim sergiyi, Landlord'un yönlendirmesi sonucunda görmüş oldum..

Maçka'dan Taksim'e -büyük ihtimal yemek için- giderken, yolumuzun üstünde bulunan ve eskiden beri de gerçekten hayranı olduğum bu şahane binanın önünde asılı afişler, bize sergiyi haber veriyordu..

Tam o sırada gözlerime ve kulaklarıma inanamayacağım bir olay gerçekleşti ve Landlord: "Hadi gel içeriye girelim, sergiye bakalım" dedi..
Bu ani şok, beni bir müddet hareketsiz kılmıştı: "Aman Allahım! yoksa dünyanın son günü bugün mü?" sorusu zihnimde bir süre çınladıktan sonra kendime geldim ve bu tarihi anı doyasıya yaşamak üzre taş binanın, geniş taş merdivenlerine doğru yöneldim..




İntikam yenmeyen bir yemektir

İçeriye girdikten sonra, özüme öteden beri hep bir nevi labirent gibi gelen bu binadaki sergiyi bulabilmek, o kadar da kolay değildi..
İçerisi cıvıl cıvıl öğrenci kaynıyor; binanın ortasındaki o güzelim avlu/bahçe de bizi yanına çağırıyordu..
Bu çağrıya icabet ettiğimizde, yemeli-içmeli-eğlenmeli bir şenlik havasının, orada yavaş yavaş yükselir gibi olduğunu hissettik..

Yemek ve içmek unsurlarının kısa zamanda başını döndürmesini beklediğim yanımdaki kişiden ilk tepkiyi almakta gecikmedim: "Hadi gel yemeği burada yiyelim; hem çimenlere de yayılırız.. ne gözel!"



Bu isteğe hemen burun kıvırdım, mırın kırın ettim, hatta "boş ver" dedim..
Yemek yemek gibi, onun için her şeyden önemli bir zevki tatmaktan kendisini alıkoymuş, intikamımı almıştım..
Evet intikam!.
Çünkü az önce koridorlarda yürürken, içimden gelen saf bir duyguyla, ona: "Kızlar falan, bizi de öğrenci sanmışlar mıdır acep?" diye sormuş; ondan da: "Beni kesin öyle sanmışlardır ama istersen sen hiç heveslenme morukçuğum.. Kızları bırak, benim yanımda bile babam gibi duruyorsun." acımasız cevabını almıştım..

Benim için intikam (Soğuk ya da sıcak fark etmez) yenmeyen bir yemekti..
Bunu bir kez daha ibretle anlayan bizimki, fazla itiraz edemedi; yeniden sergiyi aramaya devam ettik..

Ahlatlı Hürremşah'tan Bir Nakş-ı Bukalemun

Ünlü Prof. Dr. Doğan Kuban'ın danışmanlığında, Mimarlık Fakültesi Dekanlığı tarafından düzenlenen 'Cennetin Kapıları' sergisindeki gayet başarılı fotografları, Mimar Cemal Emden çekmiş..

Sergiden edindiğim kitapçıktan, UNESCO'nun 'Dünya Mirası' listesinde yer alan bu eserin, son yıllarda gördüğü (Görmez olaymış!) 'sorumsuzca' restorasyon çalışmaları neticesinde bazı özelliklerini yitirip, adeta tanınmaz hale getirildiğini öğrendim ki üzülmemek ne mümkün..




Mengücük Beyi Ahmed Şah'ın Sivas'ın bir ilçesi olan Divriği'de, 1228'de yaptırdığı bilinen Ulu Camii ve Şifahanesi'ni -bizim gibi çok şeyi bildiğini sananlar da dahil- ilgilenenlere geniş bi şekilde tanıtmayı amaçlayan bu mütevazı ama pek mühim sergi için -başta Landlord olmak üzre- bütün ilgililere teşekkürü bir borç bilirim..
Tamam Landlord'un buradaki payı tamamen tesadüften ibaret ama olsun; bu vesileyle, her ikimizde en azından böylesine bir eserden haberdar olmuş olduk..

Kendisini sadece fotograflardan değil, bir de dünya gözüyle görmek üzre, bugüne kadar adını bile pek işitmediğim Divriği'ye gitmek güzel olurdu kuşkusuz; ama nedense, bu hususta Miniatürk'le idare edeceğime, neredeyse adım gibi emindim..




Özellikle muhteşem taş işçiliğinin yanısıra ağaç işçiliklerinde de nice ustaların emeği olan bu yapının mimarı, Ahlatlı Hürremşah imiş..
Cami, yanında şifahane ve şifahanenin bir odasında da Ahmet Şah ile karısının türbesi gibi üç ayrı işlevli yapıyı tek bir yapı içinde bütünleştiren bu mimari şah eserden, Evliya Çelebi şöyle bahsetmiş: "Üstad mimar, bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakş-ı bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır."

Ben de ne anlatıyorsam!.



1 yorum:

vildan dedi ki...

Yapmayın bunu bana! Daha yeni geldim İstanbul Modern’den…Ayağımın tozuyla, tam ballandıra ballandıra anlatacaktım ki, bir baktım Numan ve Landlord yeni bir müze gezmişler!
Hımm! Peki.. Pes! Ben gezelim görelim yazılarınızı okumakla idare edecem… Okudum ve gittim kadar oldum diye kendimi teselli edecem:)