11.06.2009

Palermo Shooting :: Çılgın Fotoğrafçı Emekli Azrail‘e Karşı


Paris Texas, Der Himmel über Berlin, Buena Vista Social Club gibi birbirinden güzel filmlerinden sonra 2000 yılında yaptığı
-bir başka güzel- The Million Dollar Hotel sonrası izini kaybettiğim Alman yönetmen Wim Wenders'la yeniden karşılaşacak olmanın heyecanı içersinde sinemanın yolunu tuttum..

Çayımı, kahvemi içtim; poğaçamı, böreğimi yedim ve sonra da kendisini gördüm; fakat pek tanıyamadım..
Aradan geçen zaman ya beni değiştirmişti -ki sanmıyorum- ya da onu tanınmayacak hale getirmişti -ki sanıyorum..

Azrail'in Vesikalığını Çeken Fotoğrafçı

Finn Gilbert (Campino), deli gibi fotograf çekip, çılgıncasına kızlara takılan, değme sinema yönetmeninin havasına asla ulaşamayacağı statü ve karizmada, dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olup; canavar gibi araba kullanırken ya da -nadiren de olsa- normal biri gibi davranırken, kulaklığından sürekli Rock musikisi dinleyen, bunu yaparken biz seyircileri de düşünerek sesi sinema salonunun hoparlörüne de 'bi şekilde' gönderen -tanıdığım kadarıyla- özünde, oldukça iyi bir insandır..

Dünya Moda fotoğrafçılığının zirvesinde uzun yıllardır keyif süren Finn, aynı zamanda, açacağı sergiler için müzelerin sıraya girdiği, çektiği 'işlerle' sanat fotoğrafçılığının prestiji çok yüksek bir artisti konumundadır da..
Ayrıca kendisinin, üniversitede kürsü sahibi bir profesör olduğunu, öğrencilerinin çektiği fotograflara bakıp bakıp burun kıvırdığını, onlardan da gereken cevabı aynen aldığını biliyor muydunuz?.




İşte, Almanya'nın Düsseldorf kentinde ikamet eden ve böylesine 'yoğun' bir hayatı yaşayan Herr Gilbert, günlerden bir gün, dinlediği müziğin insanı gaza getiren nağmelerinin adeta fışkırdığı kulaklığını yine takınmış, otoyolda gaza basmaktadır..
Kendisi, yine mutat olarak yaptığı gibi- bir eli direksiyonda, havaya kaldırdığı diğer elindeki 'acayip' makineyle panoramik fotograf çekerken, o sırada resmi şoförünün kullandığı arabayla her zamanki sıkıcı mesaisine giden Azrail ile çarpışmaya ramak kala, son anda teğet geçer..

Azrail Aleyhisselam (Dennis Hopper) için bu gibi durumlarda ne söylenir hiç bir fikrim yok ama bu kaza tehlikesini ucuz atlatan Finn için "geçmiş olsun" demek icap etmektedir..
Ancak, Finn için de, biz seyirciler için de herhangi bir 'geçmiş olma' durumundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi; film, asıl bundan sonra gelişmeye başladığı için, geride bırakılmış bir durum da yoktur maalesef..
Bunu tıpkı, Başbakan'ın 'teğet geçti' dediği krizin, vatandaşlarca 'delip geçti' olarak algılanıp -en kalbi duygularla- resmen ve derinden hissedilmesine benzetebiliriz..

Bulunduğum bu güncel ve 'ekonomi-politik' yaklaşım, 'bir vatandaş olarak seyircinin' uyarılması amacını gütmektedir; yoksa, “vur patlasın çal oynasın düsturuyla ömrünü geçirerek altmış yaşına gelmiş bir adamın, ölüm, daha doğrusu Cehennem aklına düştüğünde, mahalle camisine kaydını yaptırıp, beş vakit namaza başlamasını andıran” film kahramanının şahit olduğumuz halleriyle, bunun pek bir ilgisi yoktur..

Bu cümleden olarak, ölümün yani Azrail'in vesikalığını çekerek, başına ayrıca iş açmış olduğu anlaşılan Finn, 'teğetsel' kaza olayından çok etkilenerek, o güne kadar yaşadığı 'dolçe vita' hayatın anlamsızlığını fark edecek, yaşantısını sorgulayıp, ölümü düşünmeye başlayacak; yani –Azrail'in yardımı, Tanrı'nın da izniyle- Palermo'da yavaş yavaş hidayete erecektir ki lütfen etrafı boşaltınız!.




Dijital Fotograf Çıktı Mertlik Bozuldu

Filmin başından beri uyuyamamaktan şikayetçi Finn, özellikle bu olay sonrası, müsait ya da namüsait olup olmadığına bakmadan, her zaman ve her yerde sürekli uyumakta; üstelik her defasında da, yattığı yatağın kâh büyüdüğü, kâh cücük kadar kaldığı sahneler başta olmak üzere, saçma sapan rüyalar görmektedir..

Çocukluğundan kalma bir ağacın tepesinde uyurken gördüğü rüya bence en güzeli ve en pastoral olanıdır: Geniş bir çimenlikte yayılmış koca bir koyun sürüsünü güden, orta yaşın epey üzerindeki papyonlu bir borsacı, bu rüyanın başrol oyuncusudur..
Elinde değneğiyle ve büyük bir zevkle çobanlık yapmakta olan bu adam, bir yandan koyunları dürtüklemekte, bir yandan da ağacın tepesinden kendine bakan Finn'e, hayatın gerçeklerini 'ayaküstü' özetlemektedir..

Koskoca Almanya'da başka hiç bir şey, hatta gecenin bi yarısında uzaktan merakla süzdüğü, spesiyalitesi ‘döner kebap’ olan Yıldız Lokantası bile ilham kaynağı olmaz da; 'kapitalist-çoban' filozoftan ve Ren nehrinin üzerinde gördüğü Palermo adlı tekneden çok etkilenen Finn: "Oğlum, bak yaşın erdi kemale.. Allah gecinden versin ama unutma ki bu gidişin sonunda cehennem var, zebani falan var.. Oysa senin ne pazarları kiliseye gittiğin, ne de Efes'teki Meryem Ana Evi'nde Ave Maria Duası okuyup da hacı olmuşluğun var; iyisi mi, bu suni ve gavur Düsseldorf 'tan bir an evvel kaçıp, o sıcak mahalle kültürünün henüz bitmediği, mistik kokulu, bol kiliseli Palermo'ya git.. Dünyalığın zaten garanti, ahiret işini de orada ayarla; bu arada bakarsın iyi bir kısmetin de çıkar, daha n'olsun" mealinde düşünerek, Palermo'nun yolunu tutar..

En az Mustafa Denizli kadar şanslı olan Finn Gilbert, Palermo'ya gider gitmez İtalya'nın -belki de Dünya'nın- en güzel kadını olan Flavia (Giovanna Mezzogiorno) ile tanışır..

Ballı Gilbert'e 'gurbet elde' yardımcı da olabilecek Flavia, eski fresklerin restorasyonu işiyle iştigal eden; sadece göremediği şeylere inanan ve henüz tesettüre girmemişse de, dinini, diyanetini bilen, saf, temiz, nur yüzlü ve Vespa'lı bir hanımdır..

Palermo'da, hamile model Milla (Milla Jovovich)'nın fotograf çekimini de aradan çıkaran Fotoğrafçı, şehrin turistik yerlerini ve insanlarını ayrıntılı olarak inceleyip tanımak üzre makinesiyle küçük gezintilere çıkar..




Tüm yakınlaşma çabalarına karşın, bir kapı koluna iple bağlı olarak günlerini geçiren kurbanlık bir koyunun kendisinden sürekli kaçmasının haricinde, Finn, kent sakinlerinden hep sıcak ilgi görür..
Hatta Finn'in bi ara, pazarcı bir adamın kendisine seslenerek fırlattığı elmayı havada kaptığına, gözyaşları içinde ısırdığına tanık olur; sonra da, duygu seline kapılmış vaziyette, hızını alamayarak, sokakta 'minyatür kale' top oynayan çocuklardan birinin kafa pasını da akıllıca değerlendirdiğini görürüz..

Almanya'da fotografını çeken Finn'in peşinden, Palermo'ya intikal etmiş görünen Ölüm Meleği, o bildiğimiz tırpanını falan bi tarafa bırakarak, vakti dolan fanileri, şu sıralar okla avlamayı tercih etmektedir..
Artık iyice yaşlandığı gözlerden kaçmayan ve belli ki emeklilik için de gün sayan Azrail'in bu yolla işini sürdürebilmesi daha da zor görünmektedir..
Bir süredir gözüne kestirdiği Fotoğrafçı'yı hedef alsa da okunu ona bir türlü nişanlayamaz; fotograf makinesini dahi delik deşik etmesine rağmen, alnının çatısını bir türlü tutturamaz..

Günlerden bir gün, Azrail Amca, her zamanki gibi fotograf çekmekte olan elemana nihayet isabet kaydedip, 'caanım' makinesiyle birlikte onu limanın pis sularına düşürür..
Bu okların en önemli özelliği anında kayboluvermesi ve hedefte de bir yaralama husule getirmemesidir; ki işte biraz da bu yüzden suyun içinde işi iyice gırgıra vuran Finn, 'su altında, ağızdan en büyük baloncuk çıkartma oyunu' oynarken, Flavia Hanım tarafından, son anda boğulmaktan kurtarılır.. Hem de onun tarafından icra edilen suni teneffüsle.. (Ballı demiş miydim?)

Bu iş böyle olmayacaktır sayın seyirciler..
Azrail, alt tarafı tek bir adamın canını almak için bile böylesine kovalamaktan usanmış, yay çekmekten yorulmuş; Finn Gilbert ise, kaçmaktan ve habire oklanmaktan bıkmış haldedir..

Bunlar en sonunda anlaşıp, bir karar alırlar ve bundan böyle olayı bi güzel geyiğe sararlar: Koskoca Azrail işi gücü bırakır, bu zıpır fotoğrafçıyla fotoğrafçılığın esaslarını tartışır, bilgisayarın icadıyla bu işin tadının iyice kaçtığından; dijitalin içine ettiği bu güzel sanatın üzerine, Fotoşop’un da -çok afedersiniz- tüy diktiğinden dem vururlar..

Ey okuyucu, bu minvaldeki muhabbete daha fazla dayanacak takatim kalmadığından kelli, ikilimiz, daha sonra ne yaptılar, ne konuştular pek takip edemedim..
Yine de haberiniz olsun, eğer bu yazı sonrası film ilginizi çekti ise onlar sizi sinemalarda bekliyor olacaklar.. (Ki ne yalan söyleyeyim, ben böyle bir yazıyı okuyacak olsam, hemen sinemaya koşardım.)




Zaim'in Üçlemesini Dörtleyen Wenders

Palermo’da Yüzleşme'nin, teğet geçen o kazadan önceki: Şöhretin zirvesini görerek, 'dam üstünde ceviz kırmak' hariç tatmadığı dünya nimeti kalmamış bir adamın tanıtıldığı açılış kısmı fena değilse de; bundan sonraki bölümü, ilk filmini yapacak herhangi bir genç yönetmene: "Al canım şu parayı.. Senden, yaşam ve ölüm üstüne bir film çekmeni istiyorum" denildiğinde, ondan bile rahatlıkla alınabilecek amatörlükte bir sonuç gibi duruyor..

Komedi olsun diyerek yazıldığına emin olsam- beni kahkahadan yerlere yatıracak; fakat, yönetmenin gayet ciddi olarak sanat yapmaya çalıştığını fark edip de saygısızlık olmasın deyu kendimi zor tuttuğum, filmin -neredeyse ana fikrini oluşturan- diyalogları, kamyon arkası yazılarındaki felsefeyi dahi aşamayan bir düzeyde sürünüyor..

Avrupa'nın ortasından kaçıp da -ne bileyim- bir Hindistan'a ya da Mısır'a, olmadı Kapadokya'ya falan gidersin de anlarım; ancak -mafyatik de olsa- Avrupa'nın bir başka kenti olan Palermo'nun, nerden baksan acayiplik fışkıran bi anlayışla, ihtişamdan, materyalizmden, günahtan kaçan 'müreffeh' batılıların sığınacağı bir liman olarak gösterilmesi de ayrı bir tuhaflık..

Derviş Zaim'i tenzih ederim- ama yönetmen Wim Wenders, bu filmle adeta ona öykünmüş; Zaim'in son olarak Nokta filmiyle ve hat sanatıyla virgül koyduğu meşhur üçlemesini, Fresk ile dörtlemeye kalkışmış gibi geldi bana..
Üstelik, mezarlarında rahat uyuyası, rahmetli Antonioni ve Bergman ustaları rahatsız edercesine, onlara adanan bir filmle..
Ne yazık ki Wenders bu filmiyle, bırakın o ustaları, 'Zaim Sineması 'nın içerik ve kalitesinin bile yanından geçemiyor..


1.5  /5


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)




Hiç yorum yok: