22.07.2009

O gün aslında neler oldu - 3 : Tahtakale Fatihi Landlord yahut Numan’ın Dilemması


(Çıkan kısmın özeti: Tam o esnada Landlord..)


Benim Mısır Çarşısı'na birlikte gitme teklifimin, bugüne kadarki benzeri önerilerimin layık görüldüğü olumsuz akıbetle aynen karşılaşması, yine kaçınılmaz olmuştu sayın seyirciler; zira, o bugün sadece Tahtakale'yi görmek istiyordu..

Landlord'un herhangi bir şeyi istemesi, ne olursa olsun, o şeyin gerçekleşmesi anlamına geliyordu ki buna istek yerine emir dense daha doğru olurdu..
Yine de bu manzaranın pek demokratik olmama gerçeği 'ele-güne karşı' kendisini ister istemez rahatsız hissetmesine bir neden de teşkil edebiliyordu.. Doğrusu hiç kimse, onun tamamiyle hassasiyetten yoksun, kaskatı biri olduğunu söyleyemezdi..

Bu cümleden olarak, can sıkıcı bir formaliteyi yerine getirircesine bıkkın bir ifadenin yapışık olduğu o mübarek suratıyla, Mısır Çarşısı’nı şöylesine bi dolaştık; daha doğrusu, Eminönü kapısından girip Tahtakale kapısından çıktık..

Bu çarşının yanındaki, benim her zaman ilgimi çekmiş olan, binbir çeşit bitki ve hayvan türleriyle dolup taşan pazarı gezme teklifime de olumlu-olumsuz bir cevabı gereksiz gören Landlord; adeta, esrarengiz bir gücün çekim alanına girmişçesine, Tahtakale'nin içlerine doğru ilerliyordu..
Yalnız başına ilerlese bence hiçbir mahzuru yoktu ama peşinden beni de sürüklüyordu.. düşüncesiz şey!.

Neresi olduğunu söyleme zahmetinde bile bulunmadığı bir hedefe kilitlenmiş giderken; onun, eskiden beri, kaçağın, kanunsuzluğun ve uğursuzluğun odağı olmuş, adına Tahtakale denen bu yeri avucunun içi gibi bildiğini anladım..


Ben, çok uzun yıllar önce -asla yasa dışı’na bulaşmak ya da ıvır-zıvır satın almak için değil de- sırf meraktan gezdiğim bu sokakları tanır gibi oluyorsam da; o, sanki bu yerlerde daha dün dolaşmışçasına bir rahatlığın içinde hedefine yürüyor, hatta, yolun sağında solunda niçin dineldiklerini öteden beri anlamadığım, bir takım gölgeli suratlı adamların çoğuyla da selamlaşıyordu..

Kim bilebilir ki.. Belki de onun, buraların hangi izbe mekanlarında, 'ne biçim' işlere bulaşmış olabileceği ihtimali, aklıma geliyor; çaktırmadan bakmaya çalıştığım -özüme şu anda daha da
karanlık gelen- suratında, bu tüyler ürpertici gerçeklerin izlerini bulmaya çalışıyordum..

Benim, korkuyla karışık meraklı bakışımı ani bir refleksle yakalayan Landlord'un yüzünde beliren o kendine has çocukça gülümseme, az önceki önyargılarımdan birdenbire sıyrılmamı sağlamıştı..
Evet evet.. Böylesine içten gülebilen bir adam -kendisi dışında- bir başkasına zararı dokunabilecek herhangi bir yanlış işin içinde olamazdı..

İtiraf etmeliyim ki, onunla tanıştığımdan beri (Kuşkusuz ki kendi açımdan) aramızda vuku bulan, tam da tarif edemeyeceğim bir çelişkiyi, o an yine yaşamıştım..

Belki de hayal gücümün bir oyunundan ibaret bu olay, daha çok, onunla yüz yüze görüşmediğim süre zarfında gelişen ya da tam tersine her an vuku bulabilen; belirgin olmayan bir etkiyle ve negatif anlamda çalışan bir makinenin ürünü gibiydi..

Bu süreçte iyice karanlık hatta resmen kötülük timsali haline gelen Landlord imajı, tam beni karamsarlığa sürüklediği noktadan yaptığı keskin bir geri dönüşle değişiveriyordu..

Şimdi düşünüyorum da, Landlord'la üç gün üst üste birlikte olduğum (Sağda solda gezmekten, dolaşmaktan bahsediyorum evladım.. Akıllı ol!) bir periyodun sonundaki bitkinliğimin, daha doğrusu pili bitmişliğimin nedeni elbette bu olmalı.. Bu fırıl fırıl ruhsal dönüşlere hangi can dayanabilir ki a dostlar!?


(Gelecek Program : Ne Fıstıklı Kadayıfmış be kardeşim!.)

4 yorum:

Tuğba dedi ki...

Numan Ağbi,
daha az önce Fatih'in "meşhur" çarşamba pazarından 'yaşasın made in china' uzantılı, üzerinde japon anime kahramanı olan plastik bir yelpaze almış, hemen ardından da sağ kolumun küçük parmağı arkadaşıma dönerek "kısa zaman içerisinde bir de Tahtakale piyasasını gezelim" derken, bu yazıyı okumak bir nebze ilaç gibi geldi.

Üstelik daha birkaç hafta evvel uykuyla uyanıklık arasında, konu ettiğin Çarşının yanındaki bitki-hayvan 'pazarı'ndan "kaplumbağaları kurtarmam gerek" bazlı ultra kahraman egom dolayısıyla, iki adet kaplumbağayı da aileme katmıştım. Şu an pişmanım biraz ama bu başka bir yazının konusu olur. Onun için abartmadan ilgiyle devamını bekliyorum diyeyim, burada sonlandırayım :)

Adsız dedi ki...

Sayın yazar,

Yazınız banan Borges öykülerini anımsattı. Gizemli ama karanlık yönleri olduğu belirgin bir kahraman, uğursuz bir coğrafya, dolambaçlı bir dil... Borges'i pek seviyor olmalısınız.

Diğer yandan... Kendinizi fazlaca açık etmediğiniz gibi bir hisse kapıldım yazıyı okurken... Landlord'a sormak lazım, hep Mısır Çarşısı gibi masum mekanları mı gezmeyi öneriyorsunuz? Ne dersiniz soralım mı?

numan dedi ki...

tuğbağcım

made in china ıvır zıvırlarıyla ilgiliysen eğer, pehlivan tefrikasına dönen şu yazının finali sana daha da tanıdık gelecek sanırım..

o tosbağaları, kestirmeden öteki tarafa gönderdiğini tahmin ediyorum, bilmem yanılıyor muyum?
bu konuda kendim bayağı bi sabıkalıyımdır da..


sayın adsız

henüz tanışmadığım sayın borges'in kim olduğunu landlord'a sorayım da size öyle cevap vereyim diyorum.. zira her şeyi bana o öğretiyor..

heybetli yaşım dışında -çok afedersiniz- her şeyimi mümkün mertebe açık ettiğimi düşünüyordum oysa..
elbette landlord'a sorabilrsiniz.. ancak ondan gerçekleri öğrenebileceğinize ben hiç ihtimal vermiyorum.. ya siz?

Tuğba dedi ki...

Bilakis, hâlâ nefes alıyorlar. Ayıptır söylemesi sorun da bu ya zaten! Kendi elimle özgürlüğümü uzaya fırlattım, bedbahtım…

Meydinçayna ‘ya gelirsek, tu kaka olarak nitelenen (ki hak vermiyor da değilim hani) meydinçayna olmasa onca Japon ıvır-zıvırımı nerden toplayacağdım? Neyse... Meraklandım şimdi…