16.07.2009

SMV'nin İstanbul Konseri : Açıkhava'da Görülen Bir Yaz Gecesi Rüyası


Bildiğiniz üzre, grup müziğinde bateri ile birlikte müziğin alt yapısını oluşturur bas gitar..
Yanlış bir algılama olarak, Rock'da o kadar önemli bir yeri yokmuş gibi görülse de özellikle Caz musikisi açısından, neredeyse vazgeçilemez bir işlevi ve ağırlığı vardır..

En etkilendiğim, dolayısıyla da en sevdiğim enstrüman olur kendileri.. Tabii ki dinleyici olarak.. Yoksa, nerede bende o kabiliyet!.

Geçmişi çocukluğuma kadar uzanan bas gitara olan düşkünlüğümün sebebini -doğal olarak- açıklayamıyorum elbette; ancak, yine çocukluğumdan aklımda takılı kalmış konuyla ilgili enstantaneler, bu hassasiyetimin tarihçesini belirler gibidir de..

Evimizin baş köşesindeki yerini henüz korumaya devam ettiği yıllarda, 'kıymetlimiss' lambalı AGA radyomuzun, yan tarafında yer alan tiz-bas tekerini, bas tarafının sonuna kadar çevirip kulağımı da biricik hoparlörüne dayadığımı; önce kulak zarımı zorlayan bas gitar vuruşlarının, oradan da gönül telimi titrettiği günleri nasıl unuturum..

Nadiren de olsa, TRT radyosundan yol bulup da sesini yükseltebilen Rock türünde bir parça, kulağıma bayram ettirirken; tuhaf bi şekilde, o günlerden aklımda yer etmiş tek şarkı ise, İlhan İrem'in -o sıralar sık çalınan- Yazık Oldu Yarınlara parçasıdır..




Özellikle, şarkının nakarat kısmındaki basit ama kendini hissettiren bas partisyonu, beni bi hayli etkilemiş olmalı.. Zaten mevcut koşullarda önemli olan husus, bas gitarın, elbette mono şartlar dahilinde, kendini diğer enstrümanlardan ayrı olarak hissettirmesinden ibarettir..

Ayrıca, konumuzla ilgili olan ve 'canlı performans' kontenjanından sayabileceğimiz, yaz mevsiminde daha bi coşan 'düğünler ve düğün orkestraları' unsuru da önemliydi tabii..

Ne yani, yoksa siz zamane gençleri, bir zamanlar taze çıkmış Deep Purple'ın, Japonya'ya konser vermeye giderken, bu arada Türkiye'ye de uğradığını mı sanıyordunuz?.

Maalesef canım.. Türkiye onları tam otuz yıl sonra, hem de gayet 'kadayıf' halleriyle ancak görebilmiştir..

Neyse, hadi gelin biz düğünümüze geri dönelim..

O düğünlerin resmi yiyeceği pasta, içeceği limonataysa; değişmez manzarası da ortalıkta koşuşturan çocuklardır..


Gerçi ben de çocuktum -durgun zekalı olduğum da söylenemezdi- ama onlardan epey farklı olarak, sahneye en hakim yerde uslu uslu oturur, çalmakta olan orkestraya da hayran hayran bakardım..
En çok da, sahnenin en gerisinde debelenen bateristin hemen yanında yer alan, gayet sakin hareketlerle aletini çalan bas gitarcılar dikkatimi çekerdi..

Diğer grup elemanlarının hareketli ve fazlasıyla neşeli halleri beni kendilerinden uzaklaştırmış olmalı diye düşünüyorum..
Oysa basçılar, benim tam da çekingen ve sessiz karakterime uyan bi davranış içerisinde, ciddiyetle yaparlardı işlerini..
Bu arada, çalgılarından çıkardıkları, şarkının sınırlarını belirleyen ve kalp atışını anımsatan güçlü, tok sesleriyle; görünmeyen, görünür olmaktan da hoşlanmayan, güçlü bir kahraman gibi gelirlerdi özüme..

Vay anasını sayın seyirciler!.

Bu kadar tarih yeter, gelelim günümüze: Cazda 'basçı' denilince aklıma gelen ilk ve biricik kişinin Jaco Pastorius olduğunu, daha önceleri bir yerlerde yazmışımdır..
Bu kanıya varmamda, Jaco'nun inkar edilemez enstrümanist yeteneği ve yaratıcı dehasının yanı sıra, genç yaştaki trajik ölümünün de etkisi büyük olmalı..

Bu cümleden olarak, özel sıralamamda, Stanley Clarke'a Jaco Pastorius'tan sonra ikinci sırada yer verme sebebinin, Clarke'ın daha ölmemesi olabileceğini, bu nedenle ona haksızlık yapıp yapmadığımı da hep düşünürdüm doğrusu..

Evet sevgili müzikseverler!. Stanley Clarke'a haksızlık yapmışım, özür diliyorum..

Onun yanı hemen Jaco'nun yanıymış ve orada pek de yalnız değillermiş; Marcus Miller ve Victor Wooten'da hemen arkalarında sıralanıyormuş..

(Gelecek konserlerden biri sonrasında, benim listem ne hale gelir bilemiyorum ama şimdilik kesin durum budur.)

Evet.. 8 Temmuz Çarşamba gecesi bana basçı sıralamamı yeniden yaptırtan, olağanüstü bir konser izledim ki vay anasını sayın seyirciler!.




16. İstanbul Uluslararası Caz Festivali kapsamında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu sahnesine çıkan SMV (Stanley Clarke, Marcus Miller ve Victor Wooten), iki saat sonra kadar sahneyi boşalttığında, uyandıktan sonra dahi etkisini kolay kolay kaybetmeyen, tadı damağımda kalmış güzel bir rüyanın içinden çıkar gibiydim..

Bu rüyaya girmeden önce, uzun bi süredir yolumun pek düşmediği bu mekanın yer aldığı Harbiye bölgesinin, Kongre Vadisi yapılacağı vaadiyle nasıl alt-üst edildiğine şahit olduk; Açıkhava'ya kırk yıldır bildiğimiz yoldan ve kapıdan artık giremeyeceğimizi de öğrendik..

Aşağıya doğru uzanan çayırdan bayırın içine yapılmış tahta yoldan geçerek, mekanın aşağıdaki kapısına ve oradan da içeriye duhul ettik..
Merdivenleri dahil, tümü tamamen dolu Açıkhava Tiyatrosu, bas'ın ilahlarını bir an önce görmek için sabırsızlanıyordu..




Grup SMV'nin harf diziminin soldan sağa doğru, sanatçıların sahnede konuşlanma durumu, yaş ve boy sırasına uygun olduğuna da tanık olduğumuz konserin ilk ilahı olan Stanley Clarke'ı ben, ilk kez, bir TRT-3 radyosu klasiği olan Stüdyo FM ile tanımış olmalıyım..
(Bu vesileyle, Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı'ya olan minnet duygularımı, saygılarımla birlikte bir kere daha sunmayı vazife bilirim.)

Onu, yetmişli yıllardan başlayarak, en mühim 'jazz fusion' gruplarından biri olan, piyanist Chick Corea liderliğindeki Return to Forever topluluğuyla yaptığı albümlerle ve yine o yıllarda başlayan solo kariyeri ile takip eyledim..
Yani, Stanley Clarke'ın benim hayatımdaki yeri -diğerlerine nispetle- çok eski, çok önemli ve bir ömre bedel olup, tüm bunların etkisiyle de bir büyüyle sarmalanmış gibidir..

Objektif bakış açısıyla yaş ve boy olarak; sübjektif açıdan sanatsal olarak SMV'nin ortancalığını hak eden Marcus Miller'ı, yetmişli yılların sonuyla, seksenli ve doksanlı yıllarda Miles Davis ve David Sanborn ile yaptığı çalışmalardan tanıyoruz..

Solo çalışmalarını da günümüze kadar devam ettiren sanatçı, bas dışında bir çok çalgıda daha, üstat seviyesindedir..
Bu konserde de öttürdüğü saksafon ve bas klarnetiyle yine harikalar yarattığını gözlerimizle gördük..

Grubun en kısa boylu, en genç elemanı olup en sempatiği de sayılabilecek olan Victor Wooten'ın ilk çıkışı, seksenli yılların sonunda, Béla Fleck and the Flecktones grubuyla olmuş; 1996 yılında çıkardığı ilk solo albümüyle de kariyerini sağlamlaştırmaya başlamıştır..

Bir başka bas gitar virtüözü olarak Victor, iki büyük ustanın arasında yer almasının asla tesadüf
olmadığını, yine bu gece sunduğu şahane performansla bize kanıtlamıştır..

Yok!. benziyor ama bu Landlord değil, Wooten..
Burada da mı Landlord?

SMV'nin İstanbul konserini ya da "Dolunay'ın da eşlik ettiği, üç bas ilahının İstanbul buluşması rüyasını" görmeye gitmeden önce, bazı kuşkularımın mevcut olduğunu söylemeliyim..

“Her ne kadar virtüöz de olsalar üç adet bas'tan ibaret bir grup, ne kadar doyurucu olabilir ki?” deyu düşündüğümü; ayrıca, patronumuz Landlord'un, konsere gidemeyecek olmanın kıskançlığıyla da karışık: "Ne bekliyorsun ki oğlum, dımbır dımbır çalacaklar işte" mealindeki sözlerinden etkilendiğimi de itiraf ediyorum..

Oysa gördüm ki, bir davul ve bir klavyecinin de başarıyla eşlik ettiği mükemmel Üçlü, benim 'manasız' tereddütümü giderirken, Landlord'un 'cüretkar' sözlerini de gıyabında tekzip ediverdiler..

Uzman olmaktan uzak, dışardan bir gözlemci olarak tespit ettiğim, 'tokatlama', 'parmaklama' ve 'çekip koparmaya çalışma' başta olmak üzre bilumum bas çalma tekniklerini kullanan bu adamların ortaya koyduğu muazzam eseri tarif etmeye ne benim naçizane kalemim, ne de dilim yeterli olamaz ki; “gönüllüsü varsa bu işin buyursun, layıkıyla anlatsın” diyeceğim ama, bunu boş yere bekleyeceğime de öylesine eminim ki..

Üç virtüöz de, bu ortak enstrümandan çıkabilecek bütün sesleri mükemmelen çıkaran, renkli ve hareketli icralarıyla; orkestranın arkasında minimum hareketle ve sessizce işini yapan (Elbette çocukluğumun düğün orkestrası basçıları da dahil.) eski zaman basçılarının kadim öcünü alır gibiydiler..



Program boyunca bir kaç kez giriştikleri solo performanslarında, birer birer sahnenin önüne çıkarlarken, diğer ikisi, ya bizim gibi seyirci takılıp, arkadaşını hayranlıkla izledi ya da davulcuya yaklaşarak, seyirciye arkasını dönmüş malum basçı pozuyla, eşlikte bulundular..

Marcus ve Victor'un kendilerine ayrılan sürede gösterdikleri müthiş solo performansları sonrası, eski dost Stanley Clark'ın pabucunun dama atıldığını üzüntüyle kabul etmiştim ki, solo sırası son olarak ona geldi; kontrbasını eline almasıyla -kimse kusura bakmasın ama- ne Marcus kaldı ortada, ne Victor, ne de pabuç atılacak bir dam..
Her şey onun müziğinin gücüyle yerle bir olmuştu sanki..
Görünürde, sadece Stanley Clark ve onun elinde küçülerek, kah klasik gitara, kah elektro basa dönüşen koskoca bir kontrbas vardı..

Yine de, Marcus Miller'ın, daha önce bir kaç kez geldiği bu sahnedeki saha avantajını kullandığı açıkca belli olan rahat hareketleriyle, bas gitarını ve bas klarnetini resmen konuşturmasını; Victor Wooten'ın, pedalla yaptığını sandığım bir efektle 'çoksesli' hale getirdiği inanılmaz solosunun varlığını; klavyeci ve davulcunun mükemmel eşlikleriyle birlikte enteresan ataklarını görmezden gelmek nasıl mümkün olacaktı ki?.

Izgara köfteden klavye solo

Her yönüyle olağanüstü güzellikteki bu konserin bir-iki olumsuz tarafının, mekan büfesinden ve bir takım seyircilerden kaynaklandığını söyleyeyim de rahatlayayım bari..

Müziğin ağırlaşıp da volümün düştüğü sıralarda, büfedeki kızgın tavaya atılan köftelerin cızırdaması, adeta müziğe eşlik etmeye çalışan kötü bir klavye sesi gibi geliyordu kulağıma..

Ya, iki saatliğine, açlığa, susuzluğa ya da işememeye dayanamayıp, hemen önümüzden sürekli gelip geçerek, konsantrasyonumuzu bozan denyolara ne demeli..
Evladım, bizim canımız can değil mi?. Şu ihtiyaçlarını konser başlamadan gidersen ya!. Olmadı, iki saatçik sabredip, bi tarafını kırıp da yerinde otursan ya!.

Konserin sona ermesiyle birlikte, aslında tam bir tatmin duygusu içindeki seyircilerin yine de yerlerinden kıpırdamayacakları kesin gibiydi..
Tüm konser boyunca en az seyirci kadar eğlenmiş muhteşem üçlünün, onların ısrarlı alkışlarını karşılıksız bırakması da beklenemezdi..
Beklenmeyen diğer şey ise, bis için yeniden sahneye çıkan grubun, rahmetli Michael Jackson’ın Beat İt şarkısını yorumlamasıydı..

Seyirciyi, ayağa kalkıp parçaya eşlik etmeye ve dans etmeye davet eden mütevazı devlerin unutulmayacak gösterisi, alkışlı ve de haykırışlı eşliklerle devam ederken; Stanley Clark, yine yapacağını yaptı, bir başka efsane Eddie Van Halen'in Beat İt'deki orijinal solosunu, bas gitarıyla neredeyse aynen çaldı ki bence insaftır, ayıptır yahu!.

Müzikleriyle bir rüya yaratabildiğine tanık olduğumuz sanatçıların, sahnede imzaladığı -anladığım kadarıyla- bir davul derisini Marcus'un seyirciye fırlatmasıyla sona eren bu 'muhteşem olay', beni gülmekle ağlamak arasında, ama illaki göz yaşartıcı bir sanatsal haz içerisinde bırakıp gitti; ki gönül arşivimdeki müstesna yerini de 'tek başına' almış oldu..


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)



Hiç yorum yok: